KUR’ÂN

Kur’ân; insanoğlunun kıymet ve değeri ölçüsünde, onun kâlp-rûh-akıl ve cismanîyetini nazar-ı itibâra alarak Yüksekler Yükseğinden nüzûl ile insanlık ufkunda tülû’ etmiş, en mükemmel mesajlarıyla İlâhî Kanunlar mecmuasıdır.

 

Bugün takriben bir milyar insanın tâbi olduğu Kur’ân, ebedî ve değişmeyen İlâhî prensipleriyle, topyekün beşerin mutluluğunun ve o mutluluğa ulaştıran en kestirme, en aydınlık yolun göstericisi olarak eşi benzeri bulunmayan tek kitapdır.

 

Kur’ân; içinde milyonlarca âlim, binlerce filozof ve mütefekkirin de bulunduğu, Küre-i Arzın kaderine hükmetmiş en muhteşem, en nuranî cemaatlerin ışık kaynağı bir kitapdır. Ve bu ma’nâda O'nun saltanatına denk ikinci bir saltanat yokdur.

 

Kur’ân; nâzil olduğu günden bu yana, ne itirazlara ne tenkidlere uğramışdır ama; bu mevzuda kurulan bütün mahkemeler Kur’ân’ın beraatiyle neticelenmiş ve mücadeleler O'nun zaferiyle noktalanmıştır.

 

Kur’ân; gönüllerde billûrlaşan bir nur, rûhlara ışık tutan bir aydınlık kaynağı ve baştanbaşa bir hakîkatler meşheridir. O’nu, gerçek çehresiyle ancak, bir çiçekde kâinatdaki bütün güzellikler sezebilen ve bir damlada tûfanları seyredebilen inanmış rûhlar tanıyıp anlayabilir.

 

Kur’ân; öyle bir üslûba sahibdir ki, O'nun âyetlerini duyan arap ve acem belîğleri O'na secde etmiş, O'nun muhteva güzelliklerini sezip anlayan hakîkatşinas edibler, o Söz Sultanı’nın yanında edeble iki büklüm olmuşlardır.

 

Müslümanlar ancak Kur’ân’ı tasdîk ve O'na îmân etmekle aralarında bir birliğe ulaşabilirler. Kur’ân’ı tasdîk etmeyenler, müslüman olamayacakları gibi aralarında kalıcı bir birlik te’sîs edebilmeleri de asla mümkün değildir.

 

“Îmân bir vicdân mes’elesidir” demek “Allah (c.c.)’ı, Peygamber (s.a.v.)’i, Kur’ân’ı yalnız lisânla değil, vicdânımla da tasdîk ederim” demektir. Her çeşidiyle bu anlayışa bağlı ibâdet ise, bu sağlam tasdîkin zarûrî bir tezahürüdür.

 

İnsanlık, cehâlet ve küfrün vahşetleri içinde bocalayıp durduğu bir dönemde, O, vahşi muhitde bir aydınlık tûfanı hâlinde zuhûr edip, bir hamlede dünyaları nûra gark etme gibi, tarihin emsâlini gösteremediği en büyük inkılâb bir kere olmuş ve o da Kur’ân’la gerçekleştirilmiştir. Şâhid olarak tarih yeter..!

 

İnsana, insanın ma’nâ ve mahiyetini, hakkı, hikmeti, Allah’ın (c.c.) zât, sıfat ve isimlerini en hassas muvazenelerle öğreten kitap Kur’ân’dır ve bu sahada ona denk ikinci bir kitap göstermek de mümkün değildir. Asfiyâ’nın hikmetlerine, hakperest filozofların felsefelerine baksan sen de anlayacasın..!

 

Hakîkî adâleti, gerçek hürriyeti, dengeli müsâvaatı; hayrı, nâmûsu, fazîleti hatta hayvanâta varıncaya kadar her varlığa şefkati emredip; zulmü, şirki, haksızlığı, cehâleti, rüşveti, fâizi, yalanı, yalan şehâdeti açıkça meneden biricik kitap Kur’ân’dır.

 

Yetimi, fakîri, mazlûmu himaye edip, pâdişahla köleyi, kumandanla neferi, davalıyla davacıyı aynı sandalyeye oturtup muhâkeme eden kitap da yalnız Kur’ân’dır.

 

Kur’ân’ı üstûre ve hurâfelere kaynak göstermek, ondört asır evvelki câhiliye araplarından, bugünün dinsizlerinin tevârüs ettiği bir kısım çürük hezeyânlardan başka birşey değildir ve bu anlayışla hikmet ve hakîkî felsefe alay eder...

 

Kur’ân ve O’nun getirdikleri hakkında söz söyleyenler, muvakkaten olsun, beşerin nizam, âhenk, huzûr ve emniyeti adına bâri birşeyler söyleyebilselerdi... Doğrusu Kur’ân’a yabancı medeniyetlerin perişâniyet ve derbederliği, onun ışığından mahrûm gönüllerin sıkıntı ve buhranlarla inim inim inlemesi karşısında bu temerrüd ve bu inadı anlamak oldukça zor...

 

İnsanlık için en muntazam hayat Kur’ân’ın solukladığı hayatdır. Hatta denebilir ki, bugün dünyanın dört bir yanında takdirle yâd edilip alkışlanan medeniyetin bir kısım güzellikleri de tamamen Kur’ân’ın yüzlerce sene evvel teşvik ettiği şeylerden başka değildir. Kusur ve kabahat kimde..!

 

Bizde, öteden beri Kur’ân hakkında atıp-tutanlar ve O’nunla uğraşmayı meslek hâline getirenler, umumiyet itibâriyle, hep bilmediğini dahi bilmeyen bir kısım câhiller olmuştur. Ne a-cıdır ki, bu zavallılar, aleyhinde oldukları kitap hakkında ne bir araştırma yapmış ne de birşeyler okumuşlardır. Aslında bunların iddialarıyla, pozitif ilimlere karşı temerrüd gösteren bir câhilin iddiası arasında fark yokdur ama; halkın hakikatlara uyanması için daha bir süre beklemek îcab edecekdir.

 

Kur’ân’a imân eden Hz. Muham-med (s.a.v.)’e, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e imân eden de, Allah (c.c.)’a îman etmiş sayılır. Kur’ân’a inanmayan Hz. Muhammed (s.a.v)’e, Hz. Muhammed (s.a.v)’e inanmayan da Allah (c.c.)’a inanmış sayılmaz. İşte gerçek müslümanlığın buudları..!

 

Kur’ân sayesinde insan, Allah (c.c.)’a muhatap olma gibi mevkilerin en yükseğine yükselmişdir. Bu mevkide bulunduğunun şuurunda olan bir insan, kendi dilindeki Kur’ân’da Rabbini dinler, Rabbiyle konuşur ve Rabbiyle konuştuğuna yemin etse yemininde hânis* olmaz.

 

Kur’ân’ın aydınlık ikliminde insan, daha dünyada iken, kabirden, berzahdan geçer; Mahşer’i, Sırat’ı görür; cehennemlerin dehşetiyle ürperir ve cennetlerin âsûde yamaçlarında dolaşdığını duyar ve hisseder.

 

Müslümanları, Kur’ân’ı anlama ve O'nda derinleşmeden alıkoyanlar, dolayısıyla onları dinin rûhundan ve İslâm’ın özünden de uzaklaştırmış oldular.

 

Öyle zannediyorum ki, çok yakın bir gelecekte insanlığın takdîr ve hayranlık dolu bakışları altında, Kur’ân okyanusuna doğru akan çeşitli ilim, teknik ve san’at çağlayanları, esas kaynaklarına dökülüp onunla bütünleşince, âlimler, araştırmacılar ve san’-atkârlar da kendilerini o deryanın içinde bulacaklar...

 

Geleceğin Kur’ân devri olmasını, çok görmemek lâzım! Zirâ Kur’ân, geçmişi bugünle, bugünü de yarınla birarada görüp bilen bir Zât’ın kelâmıdır..!

 

*) Hânis: Ettiği yemini yerine getirmeyen

[Geri Dön] / [MFG Külliyatı]