| SİYASET
Siyâset, halkı ve Hakk’ı hoşnut etme çizgisinde bir sevk u idâre san’atıdır. Hükûmetler güç ve iktidarlarıyla, halkı şerlerden, adâletleriyle de onları zulümlerden korudukları ölçüde siyâsetde başarılı sayılır ve istikbâl vâdedici olurlar. Aksine, ikbâl mumları hemen söner; sonra da yıkılır gider ve arkalarında küfürlerle lânetlerle seslendirilen bir herc ü merc bırakırlar.
Öteden beri kitleleri, zekî, bilgili, büyük aksiyon adamı siyâsîler idâre etmişlerdir. Onları da - iyisi ve kötüsüyle - kendi içlerindeki akıllı ve görgülü insanlar. Bizim cihan hâkimiyyetimiz de bu kadroya sahib olduğumuz dönemlere rastlar...
İyi bir idâreci ve siyâsî için şu hususlar çok önemlidir: Hak düşüncesi, hukukun üstünlüğü, vazîfe şuuru, kaba ve ağır işlerde sorumluluk anlayışı, ince ve nâzik işlerde de mahâret ve ehliyet.
Hükûmet, adâlet ve asayiş demektir. Bunların bulunmadığı bir yerde hükûmetin varlığından sözedilemez. Hükûmet bir değirmene benzetilecek olursa, çıkardığı un, nizâm, huzur ve emniyetdir. Bunları çıkarmayan değirmen ise bir kuru gürültüdür ve hep hava öğütür.
Bir hükûmetin milletine “Benim milletim” demesinden ziyâde; bir milletin başındaki hükûmete “Benim hükûmetim” demesi daha önemlidir ve zannımca aranan da budur. Aksine millet, başındaki hükûmeti bünyesine musallat olmuş tırtır silsilesi görüyorsa, o bünye ile o baş, çoktan birbirinden kopmuş demektir.
Halkın kalbinde devlete saygı, hükûmete hürmet memurun şiddetiyle değil, devleti idâre edenlerin tavır ve davranışlarındaki ciddiyet, iş ve hizmetlerindeki samimiyetle kazanılmaya çalışılmalıdır. Şimdiye kadar ne zâlim memurların istibdâdıyla ne de kitlelerin iğfaliyle hiç kimse pâyidar olamamıştır.
İyi ve fazîletli bir devleti idâre eden memurlar, özlerindeki asâlet, fikirlerindeki asâlet ve hislerindeki asâlete göre seçilebiliyorlarsa, o devlet iyi ve güçlü bir devlettir. Bu yüksek seciyelerden mahrum kimseleri memur tayin ederek onlara iş gördürme bahtsızlığına uğramış bir hükûmet ise iyi bir hükûmet değildir ve katiyyen uzun ömürlü olamaz. Zirâ, bu seciyesiz memurların fena davranışları, er-geç birer siyah leke olarak onun çehresine de aksedecek ve halk vicdânında onu da karalayacaktır.
Memurlar, muamelelerinde, kanunlar çerçevesinde ve fakat vicdânlarının yumuşatıcılığına göre yumuşak olmalıdır. Böylece hem kendi itibârlarını, hem kanunların itibârını hem de devletin itibârını korumuş olurlar. Aşırı sertliklerin, beklenmedik patlamalara, aşırı yumuşaklıkların da toplumun, nesepsiz düşüncelerin meşcereliği haline gelmesine sebebiyet vereceği hatırdan çıkarılmamalıdır.
Kanunlar, her zaman, heryerde ve herkes için geçerli; onların tatbikçileri de hem cesur hem de âdil olmalıdırlar ki, kitleler bir yandan onlara karşı korkarken diğer yandan da bütün bütün güven ve emniyetlerini yitirmesinler.
Bir devlet; inançlı, zekî, kuvvetli ve dinamik fertlerle temsil edildiği ölçüde güçlü ve istikrarlı, dolayısıyla da talihli sayılır.
Bahçıvan, fidanlarını besler, büyütür; onları âfetlerden, zararlı şeylerden korur; sonra da bağbozumu mevsiminde meyvelerini toplar. Hükû-metle millet arasındaki münâsebet, bahçıvanla fidanlar arasındaki aynı münâsebettir.
Muhteşem hükûmetler muhteşem milletlerden doğar; muhteşem milletler de, ilmî iktidarları, mâlî imkânları ve geniş idrâklarıyla ruhçu nesillerden ve “kendi olma” kavgasını veren güzîde fertlerden.
Her ferdiyle henüz rüşdünü isbat edememiş bir milletde, o milletin idâresi için en bilgili, en görgülü ve en mahâretli kimseler aranıp bulunarak onlara tevdi’ edilmelidir. Bir millet için, devlet işlerinin, ilmi, irfânı, mahâreti olmayan kimselere teslimi kadar ikinci bir felâket tasavvur edilemez.
İrfân ve asâletten mahrum, devlet işlerinden de anlamayan nasibsizler, şayet yanlışlıkla birer vazîfe başına getirilmişlerse, hükûmetin gücünü kullanmakdan, onun iktidârını istismâr etmekten, heryerde kendi çıkarlarını aramaktan ve müstebid birer krâl gibi hüküm sürmekten geri kalmayacaklardır. Böylelerinin iktidârda olduğu bir ülkede ise, sadece zâlimlerin “hayhuy”u ve mazlumların iniltisi duyulacaktır ki, bu şaâmetli seslerin yükseldiği hemen her yerde Âd ve Semûd’un akibeti kaçınılmaz olmuştur.
Bir hükûmet; milletinin, yalnız iş, hareket ve davranışlarını değil; düşünce ve anlayışını da tanzîme çalışmalıdır. Böyle bir tanzimde en önemli esas ise, düşünce birliği, his birliği, tâlim ve terbiye birliğidir. Bir milleti meydana getiren fertler, ayrı kültür, ayrı düşüncelerle besleniyor, birbirine zıdlaşıyor ve birbirine karşı farklı anlayışların kavgasını veriyorsa, o milletin kendi kendini yiyip bitirmesi mukadderdir.
Bir milletin, güçlü olması için duygu, düşünce ve kültür birliği ne kadar önemli ise, parçalanıp dağılmasında da dinî ve ahlâkî vahdetin bozulması o kadar müessirdir.
Herşeyde bir siyâset vardır; milletin dirilişini hazırlayanların siyâseti de, hiçbir şeyi, hatta kendi hazlarını dahi düşünmeyerek, sadece ve sadece milletinin lezzetleriyle gerilip, onun acılarıyla iki büklüm olmalarındadır.
İyi idâre ve seviyeli siyâset, ne ak saç ve ak sakallarda, ne tabasbus ve riyâların kazandırdığı mansıb ve rütbelerde, ne de bir kısım lokal ve locaların kayırmalarıyla elde edilen sun’î şöhretlerde aranmamalıdır; o, yüksek ruh insanları, sancılı beyinler ve hakîkatın âzâd kabul etmez köleleri arasında aranmalıdır.
Her ev, o evin içindekilerinin ta’lîm ve terbiyesinde bir mektep, her mektep, askerlik rûhunu geliştiren küçük bir kışla, her kışla, milletin, varlık, beka ve huzurunun müzakere edildiği bir meclis, her meclis de vazîfe ve selâhiyetlerinin îcâbı kendisine intikal eden her mes’eleyi millî rûh ve millî düşünce menşûrundan geçirerek değerlendiren içtimaî bir laboratuvar olarak hizmet verebiliyorsa, o millet, en ideal idârî ve siyâsî kadroya sahip demektir.
Farklı düşünce ve farklı mütâlâalara sahip olmak olgun insanların işidir. Ne var ki, toplumu bölüp parçalayıp kamplara ayıran farklı anlayış ve mülâhazalara müsâmahalı olmaya da, kimsenin hakkı yoktur. Zirâ, iftiraka müsâmaha, milletin inkırazına göz yummak demektir.
Sizinle aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşmayan kimseler hakkında ne kadar iyimser ve hüsn-ü niyetli olsanız da, size zarar verecekleri ihtimalini gözden ırak tutmamalısınız. Ve hele millet ve toplumun can damarları mesâbesindeki noktaları ele geçirmelerine katiyyen fırsat vermemelisiniz! Zirâ, bir insan kendini tehlikelere atabilecek müsâmahalarda bulunabilir; ama, milleti ve devleti için böyle bir davranışa asla hakkı yoktur.
Sizin gibi düşünmeyip farklı bir dünya görüşüne sahib bulundukları halde çok samimi ve faydalı kimselerin de olabilecekleri mülâhazasıyla, size ters gelen her düşüncenin karşısına aceleyle çıkılmamalı ve düşünce sahibleri de kaçırılmamalıdır. Hatta onların mütâlâa ve fikirlerinden istifâde yolları araştırılarak mutlaka diyaloğa gidilmelidir. Yoksa, bizim gibi düşünmüyorlar diye bir bir uzaklaştırılan veya uzaklaşan bu gayr-i memnunlar, dev dev kitleler meydana getirerek karşınıza çıkıp sizi yerle bir edebilirler. Gayr-i memnunların beşer tarihi boyunca müsbet bir icraatları gösterilmese bile, yıktıkları devletler sayılmayacak kadar çoktur. Kimden gelirse gelsin insan, kendi sistemine, kendi düşüncesine, kendi dünyasına menfaati dokunacak bilgi ve mülâhazalardan faydalanmayı bilmeli ve hele tecrübe sahiblerinin tecrübelerinden yararlanmayı asla ihmâl etmemelidir.
Din; birleştirici, bütünleştirici hususiyeti nazar-ı itibâra alınarak, milletleri idâre edenlerin gözleri önünde bulunması ve daima onun yenilmez gücüne sığınılması lâzım gelen hayatî bir müessesedir.
Devlet ve milletler için emniyet ve âsâyişin temini hususunda, din gücü kadar ikinci bir güç göstermek mümkün değildir. Zirâ din, vicdanlarda en müessir bir kuvvet olduğu gibi, fertlerin hareket ve davranışlarını zabt u rabt altına almada da en hâkim bir unsurdur. Bu itibârladır ki, idâreciler, dinî hayatı milletin hayatı bilerek onu ma’şeri vicdanda hep diri tutmaya çalışmalıdırlar.
Milleti yükseltmek; gençleri kendi inanç ve düşüncelerimiz çerçevesinde yaşadıkları devri idrâk edecek hale getirmek, fakirlik ve zarûretlere karşı şuurlu mücadele vererek kitleler karşısında güvenilirliği korumak, sanayii ve ticareti de hep bilgi ve mahâretin terkisinde taşımaya bağlıdır.
Milletleri yaşatan üç önemli unsur vardır: Din, hikmet, silah. Hikmeti, hakîkat ilminin kavranıp, hayatla bütünleşmesi şeklinde te’vil edebiliriz.
Dünya bir tecrübe yeridir ve burada herşey, tecrübelerle aldığı ma’na ve kazandığı değerlere göre bir yere oturtulur. Bence, bir yandan tecrübeden geçirilmiş şeylere önem verilirken, diğer yandan da yeni yeni tecrübe ve değerlendirmelerde kusur edilmemelidir ki, bilginin hem neseb, hem de velûdiyeti korunmuş olsun.
Vâlilerde şefkat, duyarlılık ve mes’ûliyet; belediye reislerinde intizam, nezâfet ve çarşı-pazar emniyeti; hâkimlerde de Hak düşüncesi, bîtaraflık ve cesâret-i medeniyye esastır.
Devlet ve milletlerin birbirlerini çekememeleri tabiîdir. Bu itibarla da bunlar arasında siyâset, ya samîmî dostluk ya da menfaat etrafında cereyan eder. Zarar vermemek, zarara uğramamak kaydıyla her iki tarz idâre de mahzursuzdur. Ancak, bizler için düşünülmese bile, başkalarının iğfaline gelmemek için devamlı teyakkuzda bulunmak da siyâsetin bir diğer yanıdır.
Siyâseti sadece, parti, propaganda, seçim ve iktidar mücadelesi şeklinde anlayanlar hata ediyorlar. O bugünü yarınla, yarını da öbür günle birarada düşünmek ve halkın hoşnutluğunu Hakk’ın rızasıyla beraber mütâlâa etmek gibi geniş perspektifli bir idâre san’atıdır.
Mâzi, hayattan alınmış misâl ve ibret levhalarıyla dolu bir medresedir. Bu medreseyi vâridatıyla çok iyi tanıyıp değerlendirebilenler, geleceğe de başarıyla hükmedebileceklerdir. Zira bugün dünün aynı, dün de öbür günün.. değişen sadece renklerdir.
Kuvvetin hâkimiyeti gelip geçicidir; bâki olan Hak ve adâletin hâkimiyetidir. Bunlar bugün olmasa bile, çok yakın bir gelecekte mutlaka galebe çalacaklardır. Onun içindir ki, en büyük siyâset, Hak ve adâlet taraftarlığında aranmalıdır.
Kabul ettiğimiz ölçüler içinde “Siyâsete karışmam, siyâsete karışma!” demek “Vatan ve millet işine, milletin hayat ve bekâsına karışmamam ve karışma!” demektir.
Günümüzde insanların büyük bir bölümü, günlük politik oyunları, kitlelerin aldatılıp iğfal edilmesini, iktidar ve menfaat mücadelelerini ve bu uğurda bütün gayr-ı meşrûların meşrû gösterilmesini siyâset telâkki edenlere karşı, kalbî hayatları, düşünce istikâmetleri ve Hakk’la münâsebetleri adına her siyâsî hareketten uzak kalmayı zarûri görmektedirler. Heyhât; nerede adâlet ve Hak düşüncesiyle bütünleşen siyâset; nerede çoğu yalan ve tezvîrden ibâret olan sokak şarlatanlıkları..! |