EDEBİYAT

Edebiyat, bir milletin rûhî yapısı, düşünce dünyası ve irfan hayatının beliğ bir lisânıdır. Aynı rûhî yapı, aynı düşünce sistemi ve aynı irfan hayatını paylaşmayan fertler, aynı milletden olsalar dahi birbirlerini anlamaları mümkün olmayacaktır.

 

Söz, fikirlerin bir dimağdan diğer dimağa, bir rûhdan diğer rûha intikalin de en önemli vasıtalardandır. Bu vasıtayı başarı ile kullanabilenler, çok kısa zamanda rûhlara mayaladıkları düşüncelere yığın yığın temsilciler bulur ve fikirleriyle ölümsüzlüğe ererler. Bu imkâna sahib olamayanlar ise, bütün bir hayat boyu çektikleri fikir sancılarıyla beraber iz bırakmadan ölür giderler.

 

Her edebiyat türü, kullandığı malzemenin farklılığı ve maksadı edâ şeklindeki hususiyetleriyle, başlıbaşına bir anlatma yolu ve o nev’e mahsus bir dildir. Bu dilden herkes birşeyler anlasa bile, o dili hakîkî ma’nâsıy-la kullanan ve onunla konuşan sadece şâir ve ediblerdir.

 

Altın ve gümüşü sarraflar anladıkları gibi, söz cevherini de ancak söz sarrafları anlar. Yere düşmüş bir çiçeği, hayvan ağzına alır çiğner, kadirnâşinaslar ona basar geçer, insan olan insanlar da koklar ve göğüslerine takarlar.

 

Yüksek düşünce ve yüksek mefhumlar mutlaka, zihinlere nüfûz edecek, gönüllerde heyecan uyaracak ve ruhlarda kabul görecek âlî bir üslûpla anlatılmalıdır. Yoksa bir kısım lâfızperestler, ma’nânın sırtındaki yırtık ve perişan urbaya bakarak içindeki cevherlere talip olmayabilirler.

 

Edebiyat olmasaydı, ne hikmet o debdebeli yerini alabilir, ne felsefe gelip bu günlere ulaşabilir, ne de hitâbet kendinden bekleneni verebilirdi. Ne var ki, hikmet, felsefe, hitâbet de kendi sahalarıyla alâkalı zengin ma’-lûmatı, bitmeyen bir sermaye olarak edebiyatın önüne sermiş ve ona ölümsüzlük kazandırmışlardır.

 

Edibler ve şâirler, iç ve dış dünyalar “enfüs ve afâk” da görüp hissetikleri güzellikleri seslendiren birer neyzene benzerler. Duygular yoluyla gelip onların ruhlarını saran alevlerden habersiz kimselerin, ney’i de ney’den yükselen feryâdı da anlamalarına imkân yoktur.

 

Kaynağı duru ve sâfî olduktan sonra, her san’at dalı, her san’at eseri ayrı ayrı iklimlerin ayrı ayrı güzelliklerini ve o iklime ait çiçek ve meyveleri, onlardaki tad ve kokuları ifâde etmeleri bakımından hemen hepsi de güzel, sevimli ve yerindedirler.

 

Edebiyat vak’ası da tıpkı diğer san’at çeşitleri gibi, sezi-eşya ile bütünleşme, hedef-zaman üstü olma hâl, keyfiyet veya buudlarıyla ölümsüzlüğe ulaşır. Bunun için de, her san’atkârın, bütün görülüp sezilenleri aşarak gönlünü ötelerden gelen esintilere hazırlayıp açmasında zarûret vardır.

 

Maksatları ifâdede kullanılacak manzum ve mensûr her söz, düşünce pırlantasına mahfaza olmalı; onun yerine geçmemeli ve ona gölge etmemelidir. Bu mahfaza zebercedden de olsa, muhtevâ, maksat ve hedefi gölgelediği ölçüde söz, tesir ve ihsas gücünü kaybeder ve böyle bir sözün uzun ömürlü olmasına da imkân yoktur.

 

Lisân, bir düşünce ve bir anlayışı ifâde vasıtası olmanın yanında, san’-at, güzellik, edeb mevzûlarıyla da sımsıkı alâkalıdır ve herhalde edebiyat da onun bu yanının ifâdesidir.

 

Edebiyatda esas unsur ma’nâdır. Bu itibarla da söylenen sözlerin kısa, fakat zengin ve dolgun olmaları önemlidir. Bu hususu bazı kimseler, eskilerin beyân ve bedîi mevzûlarında ele aldıkları, teşbih, istiâre, kinâye, telmih, cinas, iade gibi söz ve ma’nâ san’atlarıyla anlatmak istemişseler de; bence, en derin söz, ilhâmla coşan heyecanlı ruhlarda, varlığı sarıp sarmalayıp gönlüne yerleştirmesini bilen engin hayâllerde, dünya ve ukbayı bir hakîkatın iki yüzü gibi birarada mütâlâa etmeye muvaffak olmuş, inançlı ve terkipci dimağlarda aranmalıdır.

 

Yeryüzünde ayrı ayrı medeniyet ve kültürlerin bulunması gibi, ayrı ayrı edebiyat türlerinin bulunması da tabiîdir. Ne var ki o, rûhundaki edeb, güzellik sevgisi, tabiat kitabına ait çizgi ve nağmelerle, çok yüzlülüğü içinde yine de bir vâhid ve âlemşumûldür.

 

Değişik bir kültür ve medeniyet meşcereliğinde gelişip olgunlaşan divan edebiyatı, bir kısım kimseler tarafından, ağır, ağdalı ve ma’nâsız görülüyorsa, böyle bir anlayışın sebeb-lerini başka yerlerde aramak gerektir. Rica ederim, Kitap ve Sünnet’in semâvî tayfları altında, ötelerden gelen bir nûru sonsuza kadar taşımaya azmetmiş kahramanların heyecanlı sînelerinde ve cihanları yeniden şekillendirme düşüncesiyle şahlanmış yük-sek ruhlarda mayalanan bir edebiyatı, ölü bir dönemin cansız cenazelerinin anlamasına imkân var mıdır..!

 

Her gerçek önce, insan rûhunda bir öz halinde belirir; sonra hissedilir; sonra da sözle, kalemle, çekiçle canlandırılır, kiristalleştirilir ve nokta nokta, çizgi çizgi san’at eserinin çehresinde ifâde edilmeye çalışılır. Böyle bir eserin, zaman ve mekân üstü buudlara ulaşması ise tamamen inanç ve aşkın dereceleriyle alâkalıdır.

 

Bazan aynı yöre ve aynı ülkenin insanları arasında dahi edebî boşalma ve edebî gerilim başka başka olabilir. Dış yüzle alâkalı bu farklılık, tamamen eşya ve hadiselere bakış açısı, inanç ve diğer değerleri kabul edip etmemeden kaynaklanmaktadır. Dağın doruğundakine göre derenin dibindekine aid nağmeler ma’nâsız birer mırıltı, derenin dibindekine göre de zirvedekine aid olanlar...

 

İyi bir san’at eseri, onu meydana getiren unsurların mükemmeliyetiyle, unsurların mükemmeliyeti de onları teşkil eden cüzî fertlerin mükemmeliyetiyle yakından alâkalıdır. Özün sağlam olmadığı bir yerde temiz bir duygu, temiz bir duygunun bulunmadığı bir yerde de hep canlı kalabilecek “kor” gibi eserlerin ve alevden ifâdelerin meydana getirilmesi imkânsızdır.

 

Her san’atkâr gibi edebiyatçı da, kâinat gerçeğindeki renk, şekil ve çizgilerde hep kendine ait birşeyler aramakdadır. O, aradığını bulup ifâde edebildiği gün kalemini kırar, fırçasını atar, hayret ve hayranlık içinde kendinden geçer. Bu itibarladır ki, en büyük San’atkârlar, Hakk’ın âzâd kabul etmez, mütefekkir ve duyarak yaşayan kulları arasında aranmalıdır.

[Geri Dön] / [MFG Külliyatı]