| HAYATI HAKİR GÖRMEYENLER ASLA CİHAD EDEMEZLER Hz. Ali (ra) anlatıyor: “Uhud günü kıyasıya savaş oluyordu. Bir ara Rasûl-ü Ekrem’i gözden kaybettim ve aramaya koyuldum. Hele O’nun öldürüldüğü şayiası beni tamamen çileden çıkarmıştı. Maktüller arasında dolaşıyor, teker teker kaldırıp hepsinin yüzüne bakıyordum. Ancak aralarında Efendimiz yoktu. Kendi kendime şöyle düşündüm: “Ölmediğine göre, mutlaka düşmanın muhasarası altındadır; çünkü, Efendimiz için kaçma kesinlikle mevzû-u bahis değildir.” Kılıcımın kabzasını kırdım ve düşman saflarına daldım. Önüme geleni itiyordum. Nihayet Rasûl-ü Ekrem'i etrafında kümelenmiş bir avuç yiğit insanla birlikte gördüm. O’na doğru koşarken, “Ya Rasûlallah, Senin bulunmadığın yerde yaşamanın hiçbir değeri yoktur. Senin yok olduğun yerde, benim için en şerefli yol yok olmaktır” diyordum. O esnada bir ses daha duydum. Ses, “Ey Ensar topluluğu, bana, bana doğru gelin!” diyordu. Sesin sahibini tanımıştım; Sabit b. Dahhak’tan başkası değildi. Bütün gücüyle müslümanları Allah Rasûlü’nün etrafına toplamaya çalışıyordu.” Uhud’dan daha dehşetli günler yaşıyoruz. Allah’ın yüce adı ve Rasûl-ü Ekrem’in yüce yâdı gönüllerden silinmek üzeredir. Daha doğrusu, karşı cephe bunun kavgasını vermektedir. Böyle bir zaman ve zeminde bize durmak yaraşmaz. İçtimaî hayatın içine dalmak ve ölesiye, tükenesiye cihad yapmak zorundayız. “Gözümde ne cennet sevdası, ne de cehennem korkusu var..” sözünün ifade ettiği atmosferde bir hasbilik göstermek mecburiyetindeyiz. Bu uğurda her şeyimizi feda etmek idealimizi süsleyen en ulvî gaye olmalıdır. Sabit b. Dahhak gibi davranmalı ve, “Rabbim! Habibi’nin uğruna yaptıklarım, huzuruna kabul edilmem için yeterli midir bilemiyorum.” demeli; bu dünyadan aynen onun gibi, Uhud’un verasından Cennet’in kokularını duya duya ve mütebessim bir yüzle göçüp gitmeliyiz. Hayatı istihkâr etme, dünya ve ukba muvazenesini kurmak işte budur. Bu muvâzeneyi kurduktan sonra, (Allah’ın tevfik ve inayetiyle) herşey hallolacaktır. Asıl mes’ele ahiret ve dünya aynı anda karşımıza çıkıp bütün ağırlıklarıyla vicdanımıza oturdukları zaman en çok lâzım olanı tercih ederek, muvazeneyi kurabilmektir. Bu ise, dünyaya dünya kadar, ahirete de ahiret kadar değer ve kıymet vermeyi gerektirir. Bu dengeyi kurabilenler için korku ve endişeden söz edilemez. Bütün dünya belâ olup başlarında patlasa, herhalde onları zerre kadar paniğe sevketmeyecektir. Zira korku ve endişe hayat tutkusundan ileri gelir; halbuki onlar, hayatı istihkâr etmektedirler. Böyle basit bir hayat için endişeye kapılmanın hiçbir ma’nâsı ve insanı tatmin edecek hiç bir izah şekli yoktur. O halde asıl kazanılması gereken yer ahiret yurdudur. Gayretler, hep o tarafa yönelik olmalıdır. Ahirete iştiyak, en bereketli cesaret kaynağıdır. Uhud’da müslümanlar 70 şehid vermiş; geri kalanlar da, kolu kanadı kırık bir vaziyette Medine’ye dönmüşlerdi. Allah Rasûlü’nün mübarek başı da sarılıydı. Kimsede kılıç-kalkan tutacak derman kalmamıştı. Buna rağmen bir şayia duyuldu. Ebu Süfyan, ordusuyla beraber Medine'ye geliyordu. Hemen bir emir çıktı. Allah Rasûlü, “Dün bizimle Uhud’da bulunan herkes toplansın” buyurmuştu. Düşmanı takibe çıkılacaktı. İtiraz eden, tek insan olmadı. Kimisinin kolu, kimisinin bacağı kopmuştu. Ama herkes toplanılsın denilen yerde toplanmış, hazır bekliyordu. İçlerinde sürünerek gelenler dahi vardı. Mademki gazaya çıkılacaktı, o halde sahabî elbette bir köşede oturup duramazdı. Korkusuzdular, fütursuzdular. Bedenlerinde güç ve takat kalmamıştı fakat, ruhları şevkle kanatlanmış uçuyordu. Kur’ân, onların bu durumunu şöyle anlatır: “Onlar ki, halk kendilerine ‘(Düşmanınız olan) insanlar size karşı ordu toplamışlar, onlardan korkun!’ deyince, (bu söz), onların imanını arttırdı ve ‘Allah bize yeter O’ne güzel vekildir’ dediler.” (Âl-i İmran, 3/173) Bu çıkış, düşman üzerinde öyle bir te’sir yaptı ki, müslümanların takviye birliklerle kendilerini takibe koyulduğunu zannederek arkalarına bakmadan kaçmaya koyuldular. İşte bir avuç yaralı arslan, cesaretleriyle tarihe böyle altın bir sayfa ve bir destan daha yazıyordu. Uhud’u da müslümanlar kazanmıştı. Zaten müslüman, her zaman kazanır. Şehid olur kazanır, gazi olur kazanır veya haysiyet ve izzetini korur, yine kazanır. Burada bir müşahedemi arz etmeden geçemiyeceğim: Anarşinin önünün alınamadığı, başıbozuk sürülerin her tarafta cirit attığı bir dönemde, arabaları önlerine alıp devletin askerine, polisine karşı barikat yapıp siper olarak kullanıyorlardı. Yoldan geçen bir kamyonu da durdurup barikata dahil etmek istediler. Din ve iman noktasında adamın nerede olduğunu bilemeyiz; fakat kamyon şoförü, bir avuç eşkiyaya karşı takınılması gereken tavrı takınıp eline aldığı bir cisimle üzerlerine yürüdü ve 20 kadar şakiyi çil yavrusu gibi dağıttı. İşte mü’min, en azından kendi izzet, haysiyet ve onurunu koruma uğruna, malının, canının ve ırzının başında bu kamyon şoförünün gösterdiği cesaret ve tehâlükü göstermek mecburiyetindedir. Mü’min, düşman karşısında tavrını nasıl ayarlayacağını bilecek, şakiye teslim-i silah etmeyecek ve evinde korku ve panik içinde yaşamayacaktır. Kendi milletine, devletine ve muhafız güçlerine yardımcı olarak, yakalayacak, yakalattıracak ve eşkiyanın hakkından gelecektir. Yalnız, yanlış te’vil ve tefsirlere meydan vermemek için ısrarla belirtmeliyim ki, hiç kimseye silahlanıp, sokağa dökülün demiyorum. Kasdım, Allah’a inanan insan için korku ve paniğin söz konusu olamayacağını vurgulamaktır. Yeri gelmişken Mekke devrine ait bir vak’ayı nakletmeden geçemiyeceğim. Mekke sokakları herkesi şok eden bir haberle çalkalanıyordu. Söylendiğine göre, Muhammedü’l-Emin öldürülmüştü. Herkes ne yapacağını nasıl hareket edeceğini şaşırmış ve hayretten, dehşetten donakalmıştı. Yalnız 9-10 yaşlarında bir çocuk, elinde bir kılıcı sürüyerek, o sokaktan bu sokağa koşup duruyordu. Daha sonra, ‘Allah Rasûlü’nün havarisi’ ünvanını kazanacak olan bu çocuk Zübeyr b. Avvam’dı. Efendimiz’in halası Safiyye’nin oğluydu. Deli gibi koşturuyordu. Kimse ne yapmak istediğini bilmiyordu. Nihayet, sokaklardan birinde karşısına Allah Rasûlü dikiliverdi. Ona hitaben, “Zübeyr nereye?” dedi. Zübeyr, öldürüldü zannettiği İki Cihan Serverini karşısında bulunca, ne yapacağını şaşırdı. “Seni öldüreni öldürmeye gidiyordum Yâ Rasûlallah!” dedi. Efendimiz, mütebessim bir çehre ile sordu: “Beni öldüreni ne ile öldürecektin?” Tek eliyle kaldıramadığı kılıcını iki eliyle kaldırıp “İşte bu kılıçla, Ey Allah’ın Rasûlü” cevabını verdi. Evet, Zübeyr, daha henüz taşıyamayacağı kadar ağır bir kılıçla sokaklara koşmuştu. Zira, içinde Allah Rasûlü olmayan bir hayatın onun yanında hiç bir değer ve kıymeti yoktu. Zübeyr, hayatı istihkâr ediyor ve yiğitliğini işte böyle sergiliyordu. Yemâme’de de hayatın istihkâr edildiği ayrı bir tablo görüyoruz. Bu, ahirete müteveccih bir insanın canlandırdığı muhteşem bir tablodur. Yemâme harbi cereyan ettiği zaman Ammar b. Yasir, iyice yaşlanmıştı. Ama, “Ben yaşlıyım, artık bu işten mûafım” demiyordu. Yemâme’nin en şiddetli anlarıydı. Sağda solda çözülmeler meydana geldiğinde müslümanlar, birdenbire çok aşina bir ses duydular. Ses, “Ey müslümanlar, Cennet’ten mi kaçıyorsunuz? Bakın ben Ammar b. Yasir’im” diyordu. Sesi duyanlardan bir sahabi diyor ki: “Vallahi, kulağına inen bir kılıç darbesi, kulağını koparmıştı. Kanlar yüzünden aşağıya doğru akarken yaşlı adam, kıpkırmızı sakalıyla haykırıyor, “Cennetten mi kaçıyorsunuz?” diyordu.” Başkası neden kaçarsa kaçsın, ölüm Ammar’dan kaçıyordu. Herakliyus’un kumandanı, doğru söylüyordu; mağlup olmalarının sebebini anlatırken şöyle demişti o: “Hükümdarım, bunlarla savaşmak mümkün değildir. Çünkü bizim hayata koştuğumuz kadar, bunlar ölüme koşuyor; bizim dünyayı sevdiğimiz kadar, bunlar ahireti seviyorlar.” Ammar, Yemâme'de de aradığını bulamamıştı. Rasûl-i Ekrem ona, “Ammar, senin son gıdan süt olacaktır” buyurmuştur. Ammar, bu sütü bana acaba Mûte’de mi, Yemâme’de mi, Yermük’te mi verirler diye harpten harbe koşup durmuştu. Fakat, bunların hiçbirinde ona ölüm nasip olmamıştı. Nihayet Sıffin'e kadar gelmiş, Hz. Ali'nin safında yer almıştı. O gün, yaşı 80’e yaklaşmıştı. Saçlarında siyah kalmamıştı; başı nurdan yumak gibi bembeyazdı. Akşama kadar savaşmış ve akşama doğru, “İçecek birşey yok mu?” dediğinde, bir bardak süt getirmişlerdi. Sütü görünce, “Bu, Ammar’ın son rızkıdır. Çünkü Efendimiz'den öyle işittim.” dedi. Biraz sonra insanlar güneşin gurûbuyla beraber bir başka güneşin daha gurûb edip gittiğine şahid oldular. Bu güneşin tulûu (doğuşu), Cennet yamaçlarında olacaktı. Ammar korkusuzdu. Zira O, insanın mukadder ecelinden bir saniye önce bile ölmesinin mümkün olmadığını biliyordu. Çünkü, Cenâb-ı Hakk’ın fermân-ı Sübhanîsi şöyleydi: “Allah’ın izni olmadan hiç kimse ölemez. (Ölüm) belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya sevabını (menfaatini) isterse, kendisine ondan veririz; kim de ahiret sevabını isterse, kendisine ondan veririz. Şükredenleri mükâfatlandıracağız.” (Âli İmran, 3/ 145) Allah, kişinin ne zaman vefat edeceğini baştan tayin etmiştir. Herkes, sırası geldiği zaman ölür. Hz. Ömer (ra), o kadar harbe iştirak eder bir şey olmaz da, mescidde namazı kıldırırken sinesinden yediği harçerle vefat eder. Halid b. Velid, ömrünü cephelerde geçirir, vücudunda yara almayan para kadar dahi bir yer kalmaz; ama bir yerde valiyken, dötek üzerinde vefat eder. Bu noktada şunu arzetmeye çalışıyorum: Rabbin tayin ve takdir buyurduğu ecel, ne bir an geriye, ne de ileriye alınabilir. Allah, ölümümüzü ne zaman takdir etmişse, ancak o zaman ölürüz. O’nun emri ve izni olmadan, hiç bir şey olmaz. Dolayısıyla, ölümden ne geldiği zaman kaçıp kurtulmamız, ne de gelmeden evvel ona kavuşmamız mümkün değildir. Nitekim, ölümün arkasından koşanlar, ona çabuk ulaşamadı; ölümden kaçanlar da ondan kurtulamadılar. Madem ki ölüm takdir edildiği zaman gelecektir, öyle ise en mühim mes’ele, aziz olarak ölmektir. Aziz olarak ölen bir müslümanın ölümü de, en az hayatı kadar İslâm’a faydalı olur. Zira onun şerefli ölümü, arkada kalanlar için bir ibret sancağı gibi dalgalanır ve bakanlar, ondan hep ibret alır. Biz, Hz. Hamza Efendimiz’i unutmadık ve unutmamız da mümkün değildir. Nasıl unuturuz ki, O, Rasûl-ü Ekrem’in önünde doğranırken, melekler onun kanıyla göklere “Esedullah” -Allah’ın arslanı- diye yazmışlardı. Ve kıyamete kadar (Ehl-i keşf ve kerametin müşahadesiyle), ne zaman Hz. Hamza imdada çağrılsa, ruhaniyeti temessül edip karşımıza çıkar. Gözü açık olan görebilir. Rasûl-ü Ekrem’in yolunda canını vermişliğin mükâfatı olarak, nerede adı söylense orada hazır bulunur. Bu şeref ve paye, dünden bugüne, kendisini verip gönül bağladığı büyük dava uğrunda izzet ve onuruyla ölen herkeste müşahade edilmektedir. Osmanlı beylerinden ve ilk akıncılardan olan Süleyman Şah, Murad Hüdavendigâr’ın ağabeyidir. Babasından sonra hükümdarlık, kendisine kalacaktır. Fakat O, devamlı sûrette Avrupa’ya, Bizans’ın sinesine doğru akınlar tertip ediyordu. Çanakkale’den sallarla geçmesini becermiş, Gelibolu’yu hakimiyeti altına almış, Bolayır’a kadar ilerlemişti. Herkes onun hükümdar olacağını ve birgün milletinin başına geçeceğini düşünüyordu. Ancak O, ötelerden gelen bir müjdeyi vicdanında duymuş gibi akıncı beylerini topladı ve şöyle dedi: “Şayet ben bugün ölürsem, ölümümü duyan Bizans’lılar, bundan istifadeye kalkacak ve aldığımız yerlere yeniden hücum edeceklerdir. Size vasiyetim, cenazemin başında toplanıp el ele tutuşunuz, Allah’a ve Rasûlü’ne sığınarak düşmana saldırınız. Sakın, cihaddan geri durmayanız.” Ertesi gün bir yerde, atının ayağı köstebek çukuruna girer ve mübarek şehid namzedi, altından başaşağı düşerek şehid olur. Dedikleri, aynen çıkmıştır. Beyler, onun başında toplanır ve el ele vererek düşmana hücum ederler. Bizans askerleri, bozguna uğrayıp kaçmıştır. Daha sonra ise, İslâm ordusuna şunları söyleyeceklerdir: “Her defasında önünüzde koşan o levend ve civanmert delikanlı var ya, siz bize hücum ettiğinizde o, yeşil bir sarıkla yine sizin önünüzdeydi ve yalın-kılıç bize hücum etti.” Bunun ma’nâsı şuydu: Nasıl Mus’ab şehid olduktan sonra Allah (cc), Mus’ab’ın yerine bir melek koyup savaştırmıştı; nasıl Hz. Hamza Efendimiz’in büyük kavgasını kıyamete kadar devam ettiriyordu; aynen öyle de, batının sinesine doğru Rasûl-ü Ekrem’in adını götürmek isteyen Süleyman Şah da vefat edince Allah, onun hizmetini de devam ettiriyordu. Çünkü, Kur’ân’ın ifadesiyle şehidler ölmez. Bunu, Çanakkale savaşlarında İngiliz ordusunun komutanı Hamilton da ifade etmektedir: “Biz” der, Hamilton, “Çanakkale’de sizin süngülerinizden, mavzerlerinizden kaçmıyorduk. Önünüzde, tanımadığımız, kendilerine top-tüfek işlemeyen yeşil sarıklı leventler vardı ki, biz onlardan kaçıyorduk.” Hamilton’un anlattığı leventler, ervâh-ı şühedâ (şehidlerin ruhları) idi, onlar ki, ölümsüzlüğe erdiklerinden her zaman hayattadırlar. Evet, mü’min izzetle ölmeyi kabul ettikten sonra, onun izzeti kıyamete kadar devam edecek ve o mensub bulunduğu dini adına hep bir şeref sancağı gibi dalgalanıp duracaktır. Böyle bir ölüm ise, ancak hayatı istihkâr ile ölümün yüzüne gülen eroğlu erlere nasip olacaktır. Cihadı ancak onlar, yani, doğuştan havari olanlar yapar. Ve onlar, sadece bir milletin iftihar anlayışına da sığmazlar; bütün bir İslâm âleminin gönlü onlara ebedî mahbes olur... ... VE ŞEHADET!. Her amelin neticede insanı çıkardığı bir kâb-ı kavseyn, bir zirve nokta vardır. Cihadın kâb-ı kavseyni ise, şehid olmaktır. Zane, mevzû olarak bu ikisini birbirinden ayırmak da mümkün değildir. Onun için, “İslâm’ın Cihanla Hesaplaşması”nı “Şehidlik ve Şehâdet” bahsiyle bitirmek istiyoruz... ŞEHİD ÖLMEZ “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Zira onlar, aslında diridirler; fakat siz anlayamazsınız.” (Bakara, 154) Gözden perde kalkıp, gayb müşâhede edilebilse, şehidlerin öbür âlemde nasıl nimetler içinde oldukları görülebilecektir. Ruhlarıyla temasa geçilip kendileriyle konuşulabilse, onların ‘diriler’ için ağladıklarına şahid olunacaktır. Biz şehidlerin arkasından ağlar, geride bıraktıkları yetimleri için göz yaşı dökeriz; onlar ise, geriye dönüp dünyadakilerin perişan hallerine ağlarlar. Dünyanın bir put haline getirilişine, rahat ve rehavet içinde çeşitli sefil yerlerde geçirilen hayata, İslâm için cihad edilmeyişine, emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker yapılmayışına, kapkaranlık geçen gecelere gözyaşından habersiz seccadelere ve İslâm’ın derdiyle iki büklüm olunmayışa ağlarlar. Rabb’le münasebet içerisinde, her lâhzası, her anı huzur ve saadet dolu bir hayat yaşayan esasen onlardır. Bizim yaşadığımız şu hayat, onların hayatına nisbeten bir cehennem hayatıdır. Bizi Rabbimizden uzaklaştıran, şeytanın O’nunla aramıza girmesine sebep olan şu hayat, hakikaten ağlanacak bir hayattır. Katlanmak çok zordur bu hayata. Ne acı ki biz, bu hayatı yaşıyoruz, hem de severek ve isteyerek yaşıyoruz!.. |