YIKILIŞI ÖNLEMENİN ÇARESİ TOPLUCA CİHADA SARILMAKDIR

Mü’min, içte ve dışta vereceği bu mukaddes kavgayla aziz olacaktır. Ama kendisine terettüp eden vazifeyi yapmayıp, yaşama ve hayat sevdasına düştüğü, şahsî zevklerine takılıp kaldığı zaman ise, onuru ve izzeti de gidecek, sefil ve perişan hale gelecektir. Rasûl-i Ekrem (sav) “Bir topluluk cihadı terketti mi, Allah (cc) umûmî bir azap, müşterek bir belâ verir.” buyurmaktadır. Bu yüzden izzetli yaşamak, ancak cihad adına bir kısım meşakkatlere katlanmakla mümkündür. Toplum, bu meşakkatlere topluca göğüs gerecek ve aziz olarak yaşamaya hak kazanacaktır. Fakat ferdler tek tek kendi hayatlarını yaşamak için cihadı terk ederse, o zaman Allah’ın umûmî azabı gelir ve masumu mütecaviziyle, zalimi de mazlumuyla beraber derbeder eder. Öyleyse umûmî bir belâya maruz kalmamak için topluca cihada sarılmak şarttır.

Burada Fahr-i Kâinat Efendimiz’in bir sözüyle mes’elenin özüne intikal etmek istiyorum. Kâinatın Efendisi (sav), şöyle buyuruyorlar:

“İyne alışverişi yaptığınız, sanayii terkle sığırların kuyruğuna yapışıp, ziraata hasr-ı hayat ettiğiniz ve cihadı bıraktığınız zaman Allah, size altından kalkamayacağınız öyle bir mezellet verir ki, yeniden dininize döneceğiniz ana kadar o mezelletten kurtulamazsınız.”

İyne alışverişi yapmak, iki şekilde tefsir edilmiştir. Birincisi, birinden veresiye mal satın alıp, daha sonra aynı adama bu malı daha ucuza ve peşin olarak satmaktır. Bu alışverişten gaye şudur: Kişinin paraya ihtiyacı vardır ve doğrudan para alıp fazlasıyla ödemek faiz olacağından, böyle bir yola tevessül etmektedir. Bunun pratikte tatbiki şöyledir: Birinin diyelim ki 800.000 liraya ihtiyacı vardır; başkasına ait bir malı veresiye bir milyon liraya satın alır. Sonra da aynı malı aynı adama 800.000 liraya peşin olarak satar. Dıştan normal bir alış-veriş gibi görünen böyle bir muamelenin faizden farkı yoktur ve kat’iyyen caiz değildir.

İyne alışverişi yapmanın fukahanın çoğunluğu tarafında kabûl edilen ikinci tefsiri ise şudur: İyne, vade farkı uygulamasıdır. Meselâ, borçlu gelir ve bu ayki borcunu ödeyemeyeceğini söyler. Hemen borcuna tehir süresi ve borç miktarı hesap edilerek vade farkı yüklenir. Bu muamelelerin her ikisi de, İslâmî açıdan doğru değildir.

Allah Rasûlü, bu hadis-i şeriflerinde köyden şehre, en ücra yerden en büyük kentlere kadar, insanlar arasında, ticaret ve muamele adına irtikab edilen ahlâksızlığa parmak basmakta ve bu ahlâksızlık, sizi esaret altına aldığı zaman mezelleti bekleyin, buyurmaktadır.

Hadiste anlatılan ikinci hususa gelince;

“Sığırların kuyruğuna tutunup da ziraatın dışında her şeyi unuttuğunuz zaman” ifadesinde tenkidi yapılan husus, ziraat değildir. Zira Efendimiz, “Kıyamet kopuyor dahi olsa, elindeki fideyi dik” buyurmuştur. Ayrıca, ölü toprağa İslâm’ın tahammülü yoktur. Burada tenkid edilen husus, dengesizliktir; çünkü, iktisadî hayatın can damarı olan üretim sadece ziraata hasredilir, ticaret ve sanayi ihmale uğrarsa, bu takdirde üretimde bir dengesizlik var demektir. Buna karşılık sadece ticarete veya sadece sanaiye yönelik kalkınma hamleleri de, aynı şekilde bir dengesizliğin ifadesidir. O halde esas olan, her sahaya gereken değeri vermek ve böylece gereken üretim dengesini sağlamakdır.

Ziraat, köylerde olur; bu yüzden insanların kendilerini bütünüyle ziraate vermeleri şehirleşmenin tamamen durması demektir. Şehirleşmenin durması ise sanayi ve ticaretin ölmesi ma’nâsına gelir. Bunun aksi yani, herkesin köyde tarlasını bırakıp da büyük kentlere akın etmesi bir başka arızanın doğmasına yol açacaktır. Günümüzdeki şekliyle kentlerin hızla büyümesi, büyüme hızı oranında yeni yeni problemler doğuracak, yer-altı ve yer-üstü hizmetleri akamete uğrayacak ve işsizlik had safhaya yükselecektir.

Kalkınma dengeli olmaz ve iktisadî hayatın bir bölümü dışa bağımlı olmakta devam ederse, her zaman için o taraftan bir darbeye maruz kalınabileceği asla unutulmamalıdır. Dışa bağımlı sanayi kuruluşları, dışa bağımlı ticaret emtiası kadar, dışa bağımlı ziraat ürünleri de, iktisadî hayat için bir tehdit unsurudur. Öyleyse asıl olan, bütün sahalarda dengeyi koruyabilmektir.

Efendimiz devrinde hızlı kentleşme problemi olmadığından iktisadî dengesizlik, hadiste ziraata hasr-ı hayat etme şeklinde ifade buyurulmuştur. Günümüzde ise, hızlı kentleşme beraberinde getirdiği sıkıntılarla yine bir dengesizlik alâmetidir. Bu problemin çözümü için düşünülen veya düşünülebilecek olan köye dönüş veya köye yerleşme mes’elesi, ciddî olarak ele alınması gereken hususlardan biridir ki, hadisten bu ma’nâyı da anlamak mümkündür.

Diğer taraftan, medeniyetten sonra bedeviyete rücû veya bedeviyette ısrar edip durma da, hadiste tenkid edilen hususlardandır. Bunların, hepsi, mezellet ve meskenet getirir.

Hadiste anlatılan üçüncü husus: “Cihadı terkettiğiniz zaman” rahatınıza daldığınız, kendi işlerinize kapanıp onda boğulduğunuz zaman sizin için başınızın ucunda bir mezellet hazırdır. Havanız maddeten karardığı gibi manevî hayatınız da kararmış, ruh semanızın yıldızları dökülmüş; ayınız, güneşiniz küsuf ve hüsufa uğramıştır. Yeryüzünde yaşamanız artık caiz değildir.

Yeniden dine dönünceye kadar isteseniz de, dua dua yalvarsanız da, maruz kaldığınız o mezelleti Allah başınızdan atmayacaktır.

Dine dönüş nasıl olacaktır? Üzerimizde, omuzlarımızda asırların getirip biriktirdiği haklar vardır. Bırakın başka hakları, nefsimize karşı eda edilmesi gereken hakkı bile eda edemedik. Ayrıca ailemizin, milletimizin, neslimizin bizden beklediği şeyleri de yerine getiremedik. Cılız omuzumuza, incecik belimize üst üste bir sürü vebal yüklenmiştir. Yirminci asrın idrak sahibi müslümanı, bu veballer altında iki büklümdür ve mes’ele hafif değil, aksine çok çetindir. Çünkü üç asırlık yıkılışın feryadını sinelerimize doldurmakla karşı karşıyayız. Çeyrek asır inlemeden, sancı ve ızdırap çekmeden bu feryadın dinmesi de mümkün değildir. Bu duruma gelmemizin tek sorumlusu da, yine kendimiziz. O halde kurtuluş yine bizimle olacaktır. Dişimizi sıkacak, kendi meş’alemizi kendimiz tutuşturacak, Allah’ın inayetine yönelecek ve bu yönelmeyi hem sözle, hem de fiille yapacağız. Bunu yapabildiğimiz ölçüde Rahmetin kapıları bize de açılacak, Rahmet eli, içinde bulunduğumuz durumdan bizi çekip alacak ve kurtuluş sahiline çıkaracaktır.

Rasûl-i Ekrem, cihan karşısında öyle bir cemaatle kavga veriyordu ki, o cemaatin her ferdi, hayatın hangi kesiminde kendisine ne düştüğünü çok iyi biliyordu. Uhud, bu şuurun çeşit çeşit tablolarla ebedîleştiği bir yerdir. O gün orada kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar herkes, kendine düşeni şerefle yaptı ve makus talih, ancak bu şekilde tekrar müslümanların lehine döndü. Hz. Enes (ra) anlatıyor: “Gözüme çok sık ilişenlerden ikisi, annem Ümm-ü Süleym ve Ezvâc-ı Tâhirât’tan Hz. Aişe’ydi. Medine’ye koşuyor, mataraları doldurup geliyor ve şehid namzetlerine su dağıtıyorlardı. Bütün gün böyle gidip geldiler. Boş kaldıkları anda da hemen mataraları bir yana koyup yaralılarla ilgileniyorlardı”.

Bu hengâmede yaşlı bir kadın, elinden tuttuğu çocuğunu Efendimize getirdi. Bu kadın, savaşmak veya yaralılara hizmet etmek bir yana elden ayaktan düşmüş denebilecek derecede yaşlıydı. Şu kadar ki, üzerine düşenin idraki ve gayreti içindeydi. Yapabileceğini yapmak ve Uhud’da hissesine düşenin altından kalkmak istiyordu. 7 yaşındaki çocukla, 77 yaşındaki ninenin elele tutuşup, hakka hizmet aşkını tablolaştırdıkları şu manzara, ne kadar da görülmeye değerdi! Çocuğun omuzundaki kılıç yerlerde sürünüyordu; manevî hazla kanatlanıp uçan ruhunun aksine, bu küçük bedenin o kılıcı taşıyacak hali de yoktu. Yaşlı kadın, huzûr-u Rasûlullah’a geldi ve şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! verecek bir şeyim, bir iş yapacak hal ve takatim yoktur. Lâkin, bu, benim çocuğumdur. Onu size armağan ediyorum. Önünüzde savaşsın ve sizi müdafaa etsin.” Allah Rasûlü, ışıl ışıl yanan gözleri yüzüne çevrilmiş emir bekleyen çocuğa baktı. Çocuk, âteşîn gözleriyle âdeta,“Ferman buyur yâ Rasûlallah! İzin ver, uğruna öleyim.” diyordu. Bir şeyi bu kadar candan ve yürükten isteyenin, kim olursa olsun red cevabıyla karşılaşması çok zordur. Onun için, Allah Rasûlü bu yavrunun isteğini kabul etti ve onu İslâm askerleri arasına aldı. Çocuk, boyundan büyük kılıçla düşman saflarına daldı. Sanki birden büyümüş ve civanmert bir delikanlı olmuştu. Ne var ki, Uhud’un yükü çok ağırdı. Onu ancak Hamzalar, İbn-i Cahşlar, Musa’ablar omuzlayabilirdi. Fakat çocuk da bir tarafından bu yükün altına girmişti. Gel gör ki, bu narin bünye bu ağır yüke daha fazla dayanamadı ve aldığı kılıç darbeleriyle çocuk yere dütüverdi.

Biraz sonra, “Allah’a giden yolda meleklerle yarışacak,” bu gül yüzlü yavruyu kucaklayıp huzura getirdiler. Kalbi, bir güvercin kalbi heyecanıyla çarpıyordu. Beyaz kuğular gibi nazenin boynunu germişti, ama yüzünü çepeçevre sevinç ve mutluluk sarmıştı. Gözlerinin içi gülüyordu. Çünki; şehadetin füsûn-u nevmi (tatlı uykusu) ile, Uhud’un âteşîn ravzasından çıkacak ve az sonra Cennet yamaçlarında dolaşmaya başlayacaktı. Gözlerini çocuğun gülümseyen bakışlarına dikmiş olan Allah Rasûlü, “Yavrucuğum, acı duyuyormusun?” diye sordu. Çocuk, Allah Rasûlü’nü mahzun etmemek için güçlükle “Hayır Yâ Rasûlallah!” diye inledi. Uhud’un üzerine akşam hüznü inerken güneş, sanki bu çocuğun çehresinde yeniden doğmaya hazırlanıyordu...

Gözlerindeki kıvılcım ise, her şehide va’d edilen sonsuzluk muştusuydu. Çocuk, ruhu sonsuzluğun hülyalı maviliklerine doğru yol alırken, kimbilir ne kadar mutluydu. Dudağında ürperen tebessümü bunu fısıldıyordu...

Uhud, bağrında yetmiş şehidiyle beraber, kendinden büyük kılıcıyla Efendimiz’in önünde savaşan bu çocuğu da saklamaktadır. İş başa düşmüş ve çocuk, kendinden bekleneni yapmıştır. Yaşlı kadına gelince, onun elinden gelen, ancak ciğerparesini bu yola adamakdı; o, bunu yapmıştı.

Ümm-ü Ümâre anlatıyor: “Uhud’a gittim. Elimde sargı bezleri vardı. Yaklaştığımda Rasûl-ü Ekrem’in etrafının dağılmış olduğunu gördüm. Yaralı Mus’ab, o haliyle sağa sola koşuyordu. Yaklaşık on kişilik bir grup saldırınca, Rasûl-ü Ekrem, “Bunlara kim karşı koyacak?” dedi. Meydanda kimse kalmamıştı. Herkes, kolu-kanadı kırık bir yerde dökülmüş kalmıştı. Biçilmiş başaklar gibiydiler. İş başa düşmüştü. Elimdeki sargı bezlerini attım ve bir kılıçla onlara karşı çıktım. Karşımdaki İbni Kamie idi; Rasûl-ü Ekerem’in üzerine gelirken, gayz içinde şunları söylüyordu: “Bana Muhammed’i gösterin. Eğer O kurtulursa, ben kurtulamadım demektir.” Bu “Ya O beni öldürecek, ya da ben O’nu öldüreceğim” demekti. Demir zırhlar içindeydi. Benim zırhım da yoktu ama, ona elimdeki kılıçla karşı çıktım. Bana öyle kılıç darbeleri indirdi ki, sırtımda bir el girecek kadar derin yaralar açılmıştı. O gün, akşama kadar bana savaşmak düştü.”

Savaş akşama kadar devam etmiş ve Medine’nin içten korunması gerekmişti. Peygamberin halası, büyük kadın Hz. Safiyye Medine’deydi. Efendimiz’in yaralandığını duyunca Uhud’a koştu. Ümm-ü Ümâre gibi o da, felâketin üstüne üstüne gidiyordu. Yerden kaptığı bir mızrakla kâfirlerin üzerine öylesine saldırdı ki, Rasûl-ü Ekrem dayanamayarak Safiyye’nin oğluna, “Ananın önüne geç. O kadındır.” demek zorunda kaldı. Kâfirleri önüne kattığı gibi sürükleyip götürüyordu. İş başa düşünce, kadın da vazife yapıyordu. Evet, dahilden ve hariçten gelen felâketler karşısında mü’min, cihada koşacak; ailesine dinine, vatanına, milletine karşı vazife ve sorumluğunu yerine getirecektir. Kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, ihtiyarıyla topyekün ve hayatın her safhasında kaga verilecek ve himmetler, hayatın sadece bir-iki noktasına hasredilmeyecekdir. Aksi halde mağlûbiyet, yine muhakkak ve mukadder olur. Mü’min, hayatı bir bütün olarak kucaklamak zorundadır; cihadda böyle şümûllü bir ma’nâ vardır.

Aziz olarak yaşamanın yolu, yerinde ölmesini bilmektir. Korumakla mükellef olduğumuz mukaddeslerin uğrunda ölürsek, ölmeden ölmesini bilenler olarak, bu çeşit ölümün güzelliğini ahirete ait bütün nimetlerin ayaklarımızın altına serildiği anlarda bile görür müşahede ederiz. Rasûl-ü Ekrem, bu mevzûda aşkımıza fer verecek, güç getirecek şu sözleriyle nazarımızı bu noktaya çeker ve buyurur ki: “Ne kadar arzu ederdim, her seriyyenin arkasına takılayım, her harbe giden ordunun içine gireyim ve cihadın hakkını verdikten sonra öldürüleyim. Allah beni yeniden diriltsin, yine öldürüleyim; sonra yine diriltsin, yine öldürüleyim.” Allah yolunda mücadele ve mücahede uğrunda ölme ne kadar şerefli ve ne kadar mukaddes bir vazife ki, Mefhar-i Mevcûdât Efendimiz, başı evc-i kemalâta çıktığı noktada, peygamberlik da’va ve vazifesinin yanıbaşında harb seriyyelerinin arkasına takılmak arzu etmekte, öyle ki, savaşma, ölme ve öldürme, sonra dirilme ve bu işe birkaç defa mazhar olma temennisinde bulunmaktadır. Bu, aklı başında olan herkesin talep etmesi gereken bir mazhariyettir. Zira cihadsız geçen hayat, boşa geçmiştir. Efendimiz’in bu husustaki ifadeleri, cidden dikkat çekicidir:

“Bir kimse, hayatında hiç cihad yapmadan, bu mevzûda hiç bir cehd göstermeden ölürse, bir nifak şubesi içinde ölmüş, münafıklık zemininde ruhunu teslim etmiş olur.” Bir başka rivayette de şöyle buyurulmaktadır: “Bir kimse, hayatında cihad eseri olmadan Allah’ın huzuruna çıkarsa, ciddî bir boşlukla çıkmış demektir.” Yani, böyle bir kimse, Mahkeme-i Kübra’ya kendisini utandıracak, yüzünü kızartacak bir gedikle gelmiştir.

Sağımızda, solumuzda doğranan, tecavüze uğrayan, inim inim inleyenler var. Mazlumun imdadına koşmak bize bir vazife olduğu gibi, zalimin zulmünü def’etmek de bir vazifedir. Yoksa, öyle acı bir senfonizma ile Huzûr-u Rabb’ü’l-âlemin’e gideriz ki, bu senfonizmadan çıkan nakarat ve sesler, mazlumların ah u efganı, ırzına geçilen kadınların feryad u figanı ve yetim çocukların iniltisidir. Rabbin huzurunda bu gedikle, bu eksik ve kusurla haşr u neşr olmak, ne büyük talihsizliktir!..

Bir hadislerinde Efendimiz, muhatabları olan sahabiye, istikbalde vaki olacak ve duyan her mü’mini ürpertiye sevkedecek bazı hadiseleri haber vermektedir. Her haber verdiği hadisenin sonunda sahabi dehşete kapılarak, “Bu da olacak mı ya Rasûlallah?” diye sormakta, Efendimiz ise, “Daha dehşetlisi olacak” cevabıyla bir başka hadiseyi haber vermektedir. Ebu Ya’lâ ve İbn-i Ebi’d-Dünya’nın rivayet ettiği bu hadis, mealen şöyledir: Allah Rasûlü buyuruyor:

- Nasıl olacak o gün ki, kadınlar baş kaldırmış kötülükler yayılmış ve cihad terkedilmiştir?

Sahabe, bu söz karşısında dehşete kapılmıştır. Onların havsalası, böyle bir tabloyu alamaz. Çünkü onlar, bir tek mü’minin bulunduğu yerde dahi böyle bir manzara göreceklerine ihtimal vermezler. Onun için de soruyorlar:

-Bu da olacak mı Yâ Rasûlallah?-

Allah Rasûlü (sav), “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, daha tiddetlisi olacak” diyor ve konutma bunda sonra töyle devam ediyor:

-Bundan daha şiddetlisi nedir Yâ Rasûlallah?

- Bütün kötülükleri iyi ve bütün iyilikleri kötü gördüğünüz gün, bir bilseniz haliniz nasıl olacak?

Zinanın terviç edildiği, şehir içi ve şehir dışı eşkiyalığın teşvik gördüğü, iman ve Kur’ân’ın aşağılandığı ve mü’minlerin takibe tâbi tutulduğu, çirkinin güzel, güzelin çirkin gösterildiği, bütün münkerâtın devletten beraat aldığı, bunun yanında ma’ruf ve ilâhî emirlerin ayıp bir iş gibi gizli gizli yapıldığı günler gelecek. O zaman haliniz nice olacak?

-Bu da olacak mı yâ Rasûlallah?-

-Bundan daha şiddetlisi olacak.

-Bundan daha kötüsü nedir ey Allah’ın Rasûlü?

-Münkerât karşısında suskun kaldığınız gün haliniz nasıl olacak bir bilseniz?

-Bu da olacak mı yâ Rasûlallah?

-Evet, daha şiddetlisi olacak

-Bundan daha şiddetlisi nedir ey Allah’ın Rasûlü?

-Nasıl olacak o gün ki, münkeratı emreder, ma’ruftan da men’edersiniz?

(Çocuğunuzu namazdan alıkoyduğunuz, onu başı boş bıraktığınız ve ona halinizle, dilinizle ve davranışlarınızla kötülüğü emrettiğiniz zaman haliniz nice olacak bir bilseniz? Ve daha dehşet vericisi, neslinize Allah’ı unutturduğunuz, ilim irfan adına konuşurken hep küfür hesabına konuştuğunuz, Peygamberin yâd-ı cemilini onların gönüllerinden sildiğiniz gün haliniz nasıl olacak? Sanki Allah Rasûlü, ümmetinin başına gelecekleri bir bir görmüş ve yine sanki Allah Rasûlü, içinde bulunduğumuz asrı ve içinde yaşadığımız cemiyeti bizzat müşahede etmittir!..)

-Bu da olacak mı yâ Rasûlallah?

-Evet, ondan daha şiddetlisi olacak!... Allah Rasûlü, sözünün burasında Cenâb-ı Hakk’dan nakille, kasemle teyid edilen şu sözü söylüyor. “Allah (cc), kasem ederek şöyle buyurdu: “Celâlime yemin olsun ki, bu duruma gelmiş bir cemiyetin içine çağlayanlar gibi fitneleri salıvereceğim...”

İşte, üzerimizde taşıdığımız mükellefiyet budur. Kalbimizin en hassas yerinde üç asırdan beri devam edegelen bir vebalin ağırlığı ve aynı zamanda ağrısı var. Derdimize yine derdimizden başka dermanımız da yok.

Arasıra camiye gitmek, hac farizasını yerine getirip dönmek bazılarımız için birer teselli kaynağı olmaktadır. Halbuki, içinde bulunduğumuz durumun vehameti, şahsî farzları ifa ile bertaraf edilebilecek kadar basit değildir. Emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker vazifesini yerine getirmekten başka bir çaremiz olduğunu zannetmiyorum. Bu kudsî vazifeyi yapacak da yine biziz, teker teker hepimiziz. Yoksa, hadiste anlatılan ve sonunda kasemle Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği ve sanki bugünkü cemiyetin durumunun tasvirinin yapıldığı fitne girdabından kurtulmamız mümkün olmayacaktır.

[Geri Dön] / [MFG Külliyatı]