| YERYÜZÜNDE HAKİMİYET MÜ’MİNLERİN HAKKIDIR
Mü’minin elinde, ona daima
doğru yolu gösteren, izzet ve şeref kaynağı bir Kitap; önünde de muktedâ-yı kül
bir rehber olan Hz. Muhammed (sav) vardır. O, bu ikisiyle yeryüzünün en talihli
insanıdır. Dolayısıyla, yeryüzü hakimiyetinin tek namzedi odur. Kur’ân’ın
mü’mine öğrettiği budur. Cenab-ı Hakk da mü’minden hep bu neticeyi bekler.
Başka türlü nasıl olabilir ki, mü’min: “Allah benim Rabbim, Hz. Muhammed (sav)
muktedabihimdir; Kur’ân düsturum, cihad yolum; bu uğurda ölmek ise, en tatlı
ümniye ve idealimdir” diyen insandır. Onun kafasında, sabit bir fikir halinde daima
şu düşünceler vardır: “Ben, kendi milletimi yeryüzündeki bütün milletler
arasında bir muvazene unsuru haline getirme mecburiyetindeyim. Şayet yüryüzünde,
tabakât-ı beşer çapında verilecek kararlar içinde benim reyim esas olmazsa,
yeryüzünde nice zulümler işlenecek, azizler zelil, zelil olması gerekenler de aziz
olacaktır. Onun için, hükmü ben vermeli, muvazene unsuru ben olmalıyım. Devletler
bir araya geldiklerinde benim parmağıma bakmalı, söz söylendiğinde benim sözüme
öncelik vermelidirler. Ve benim reyim alınmadan, kimse rey kullanmamalıdır.”
Mü’min işte bu seviyede bir anlayış, duyuş ve şuur seviyesini yakaladığı zaman,
değişecek hiç bir süper güç müslümanları sömüremeyecek ve onlara ambargo
uygulayamayacaktır. Eğer bir ambargo uygulama söz konusu olacaksa, bunu mü’minler
kâfirlere karşı yapacaktır. Zaten, Cenab-ı Hakkın bizden istediği de böyle bir
yeryüzü hakimiyetidir:
“Kasem olsun, Biz, Zikir’den sonra Zeburda da şunu yazdık: Yeryüzüne Benim salih kullarım varis olacaktır”. (Enbiya, 21/105) Zikir, öğüt ve nasihat demektir. Burada ya Tevrat, ya da daha şümullü bir ifade ile “Levh-i Mahfuz” ma’nâsına gelir. Bu takdirde, ayete şöyle bir izah getirmek mümkündür: “Biz Levh-i Mahfuz’a yazdıktan sonra, Davud’a gönderdiğimizi Zebur’da da, Levh-i Mahfuz’dan istinsah ile şöyle yazdık ki, yeryüzüne ancak benim salih kullarım varis olacaktır”. Yerin hakiki ve uzun süreli hakimi, sadece salih kullardır. Diğerlerinin hakimiyeti bir şimşeğin çakıp sönmesi gibi geçicidir ve izafîdir. Gözünüzü kamaştırsa, gözünüzün ferini alıp götürse bile, bu böyledir. Yeryüzünde, daimî bir yenilenme ile hakimiyeti devam edenler, ancak salih kullar tarafından temsil edilme durumuna gelebilmiş salih milletler ve salih topluluklar olacaktır. Levh-i Mahfuz’da bu bir kanun olarak tesbit edilmiş, sonra da, oradan alınarak Zebur’a kaydedilmiştir. Hz. Davud’un eline verilen orijinal (tahrif edilmemiş) Zebur’da böyle ilâhi bir kanun vardır. Bazen cihanın şarkında ve garbında, Allah’ın hoşnud olmayacağı şekilde zuhur eden sistemler; Firavun, Karun ve bunlara benzer mütemerrid insanlar, belli bir süre, fakat geçici olmak kaydıyla hükmü ele geçirmiş olabilirler. Bu, Levh-i Mahfuz’da ve Zebur’da yazılı olan, Kur’ân’a da haber tarikiyle kaydedilen söz konusu kanuna muhalif değildir. Zira ayette kasdedilen devamlı ve uzun süreli hakimiyettir. Halbuki, diğerlerinin hakimiyeti gelip-geçicidir ve müslümanların kendilerine gelip toparlanmalarına sür’at kazandırmak hikmetine mebnîdir. Halbuki ayette anlatılan, ilâhi bir kanundur. Bu kanunu değiştirmeye de hiç kimsenin gücü yetmeyecektir. Her devirde, hangi toplum salih amel işler veya diğerlerine göre daha fazla salih amelde bulunursa, yeryüzünde hakimiyet o toplumun hakkıdır. Ancak bu mevzûda şu hususa dikkat edilmelidir: Salih amel, sadece ibadetten ibaret olmayıp, temelde nebî ahlâkıyla ahlâklanma demektir. Bu ahlâkta, eşya ve hadiseleri anlama, insan ve kâinat arasındaki münasebeti kavrama da vardır. Yine bu ahlâkta, iç derinliği ile dış tefekkürü aynı ritimde koruma kabiliyet ve meziyeti mevcuttur. Böylece sonsuzu yakalayabilen insan, hakikî ma’nâda salâhı yakalamış olur. Yeryüzünde anarşi çıkaranlar, ölüme ölümle karşılık verenler, siyasî mes’elelerle halkın karşısına çıkıp onu iğfal edenler, umumun efkârını kendi istikametlerine meylettirebilmek için durmadan slogan üretenler ve bir ateş böceği hüviyetindeki akıllarına güvenerek burunları doğrultusunda gidenler, asla hakikî ma’nâda hakimiyet kuramayacaklardır. Bir gün hakikat güneşinin doğması, onların nasıl bir zifiri karanlık içinde yol almaya çalıştıklarını gözler önüne serecek ve onlara da hatalarını itiraf ettirecektir. Bu sebeple diyoruz ki, salâhat kazanmadan ulaşılacak neticeye hiç kimse bel bağlamamalıdır. Çünkü bu, ilâhî kanuna karşı tavır almak ma’nasına gelir. Halbuki Allah (cc) “Bir kavim kendini değiştirmedikçe, Allah da onları değiştirmeyecektir” (Ra’d, 13/11) buyurmaktadır. Bir millet azizken, Allah onları zelil kılmaz. Bir millet, başlara tâc iken, Allah onları ayaklar altına aldırmaz. Ama millet kendini değiştirirse, Allah da onları değiştirir. Bu müsbet ma’nâda da, menfî ma’nâda da böyledir. Öyle ise, evvelâ “Nefsinizi koruyun!” , yani, nefsinizde derinleşin. İçinizi fethetmeye çalışın. Eğer fatih olmak istiyorsanız, evvelâ işe nefis kalesini fethetmekle başlayın. Buudlarınız, iç aleminizde gelişsin, genişlesin ve derinleşsin. Her tarafınızda Allah (cc) mütecellî olsun. Allah, ittika eden ve ihsan sırrını kavrayanlarla beraberdir. Bu sırrı kavrayanlar, maiyet-i ilâhiye’ye girmiş demektir. Nedir ihsan sırrı? O, Mevlâ’yı görüyor gibi kulluk yapma şuurudur. O, iç aydınlığıdır, duyguların derinleşmesidir, ummanlaşmaktır, mes’eleleri satıhtan ele almaktan kurtulup, içe nüfuz etme melekesini kazanmaktır; dış fethi içten başlatmak ve fethin her merhalesinde bu keyfiyeti korumaktır. Bir ma’nâda o, salâha ermektir. Biz, mü’miniz dolayısıyla, bizim için daima iki neticeden biri mukadderdir. Ya dünya muvazenesini elimizde tutarız veya bu yolda ölür, Cennet’e gideriz. Üçüncü bir netice bizim için söz konusu olamaz. Zira, üçüncüsü zillettir, imkânsızdır. Öyle ise biz, bir Arap şairinin dediği gibi diyecek, -Türkçeye mal olmuş şekliyle- “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” sözünü kendimize düstur edineceğiz. Evet, mü’min için ancak iki yol vardır. O, ya en muallâ mevkiye çıkacak, Ulubatlı Hasan gibi sancağı oraya saplayacaktır; veya sinesinden binlerce ok yiyecek ve neticede Rasûlûllah’a vasıl olacaktır . Bizim yolumuz budur, dolayısıyla, başka yol bilmeyiz. Deli Petro Ruslar için büyük bir hükümdardır. Hadd-i zatında bir delidir ama çizdiği plan Rus nesli için bir ideal haline gelmiştir. Plan şudur: “Balkanları aşacaksınız. Osmanlı’nın gelişmesine ve yaşamasına imkân vermeyeceksiniz. İçlerine nifak sokacaksınız. Sıcak denizlere doğru inecek, Afrika’yı ve Basra Körfezi memleketlerini hakimiyetiniz altında bulunduracaksınız. Yer yer Avrupa’yla anlaşmaya gitseniz bile, hiçbir zaman Avrupa’nın Âlem-i İslâm’ı sizin aleyhinizde kullanabileceği ölçüde gafil davranmayacaksınız.” Deli Petro’nun dillere destan olan bu vasiyeti, çok meşhurdur. Hemen hemen bütünüyle bu istikamette sarfedilmiş bir kısım sözlerden ibaret bu vasiyet, daha düne kadar Rusya için bir ideal ve ümniye olmuş, Komünist Rusya bile bu idealden vazgeçmemittir. Mü’min için de Rasûl-i Ekrem’den kalma bir vasiyet vardır. O, mü’mine büyük bir da’va ve ideali emanet ve vasiyet olarak bırakmıştır. Bu mukaddes emaneti âfâk-ı alemde taşıma vazifesi, bugün bir borç olarak mü’minin boynundadır. Mü’min hayatı boyunca hep bu idealle yaşayacak bu ideal uğruna sıcak denize de, soğuk denize de açılacak, Sibirya’yı da, Güney ve Kuzey Amerika’yı da hakimiyeti altında bulunduracaktır. Zira Allah (cc), mü’minin kâfirlerin hakimiyeti altında yaşamasına razı değildir. Bir mü’min, kâfirin tasallutu altında yaşamaya razı olmuşsa, o, İslâm’a ve imana ait herşeyi kaybetmiştir ve esasen onun yaşamaya hakkı da yoktur. Zaten yaşaması da bir mezellettir. Ahireti de, mezellet olacaktır. Bir mü’minin bin bir çıkın içinde yaşatacağı en mukaddes duygu ve düşünce, cihana hakim olma duygu ve düşüncesidir. Bir zaman biz bütün dünyaya hakim olduk. Bu, dün olmuşsa, bugün de olabilir demektir. Elverir ki azmedelim, dişimizi sıkalım; hiç olmazsa, bu mevzûda bizden istenenleri harfiyyen yerine getirelim. Seyyidinâ Hz. Musa, terbiye ettiği cemaatine bu hedefi gösteriyordu. Ama o cemaatin buna liyakatı yoktu; Tur’da Rabbinin tecellileriyle başbaşa kalıp mest ve sermest olan yüce bir ruhtan, “Kelîmullah”dan nebean eden hakikatlara karşı gözleri kör, kulakları da sağır idi. “Ey Musa! Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, doğrusu biz burada oturacağız”. demişlerdi.” (Maide, 5/24) Bu söz, bir peygambere karşı söyleniyordu. İsrailoğulları, senelerce Arz-ı Mev’ûd’a girme ideal ve düşüncesiyle yaşamışlardı. Halbuki şimdi fırsat önlerindeydi; biraz gayret ve biraz fedakârlıkla maksadlarına erme imkânını elde edeceklerdi. Halbuki mefluç idiler. Rahat ve rehavete gömülmüşlerdi. Yerlerinden kımıldamaya niyetleri yoktu. Kavga ve mücadeleden korkuyorlardı. Elde etmek istedikleri şeyin bedelini ödemeye yanaşmıyorlardı. Hz. Musa'nın elinden ise hiçbirşey gelmiyordu. Rabbine iltica etti ve: “Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum; artık, bizimle yoldan çıkmış bu milletin arasını ayır” dedi. (Maide, 5/25) Bu, “Bıktım artık bunlardan; utandım ve usandım bu dertsiz, gayretsiz rahat ve rehavet düşkünü, cihad aşkından nasipsiz ölü ruhlardan” demekten farksız bir ifadedir ki, “Bizimle bu fasık kavmin arasını ayır” diye dua edilmektedir. Ve Allah da onları tam 40 sene Tih sahrasında şaşkın ve baygın bir halde dolaştıracaktır. Bilâhere Hz. Yuşa bu işe hız verecek ve aynı mücadele, Hz. Davud’la devam edecektir. Davud, Talût’un ordusunda bir nefer gibi Calut’a karşı kavga verecek ve onu harb meydanında öldürecektir. Ama bütün bu neticelere ulaşma kolay olmamıştır. Talût’un ordusunda bulunanlardan niceleri yolda takılıp kalmış ve ancak çok küçük bir fedakâr ve hasbiler grubu Calut’a karşı çıkabilmiştir. Yolda takılıp kalanlar, “Bizim Calut ve ordusuyla başetmeye gücümüz yetmez” derken, o küçücük fedailer grubu, “Nice az topluluk vardır ki, çok kalabalıklara Allah’ın izniyle galebe çalmıştır.” diyerek, ölümü istihkâr ile Calut’un karşısına dikilmiş ve Cenab-ı Hakk da, onları bu inançlarında yalancı çıkarmamış. Talût’un ordusu, netice de Calut’u hezimete uğratmıştır. Ancak bu yolladır ki, Amerikalılar esir alınmış ve İsrailoğulları’nın senelerdir içlerinde yaşattıkları Kudüs’e girme ümniye ve ideali tahakkuk etmiştir. Hz. Âdem ile başlayıp, diğer peygamberlerle sürdürülen cihad, her devirde meçhul Rabbanilerce temsil edilegelmiştir. Kur’ân, bu rabbânîleri bize şöyle anlatır: “Nice peygamberlerin yanında, pek çok (Rabbâni), Rabbe kul olmuş kimseler savaşmıştır. Onlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşememişler, yılmamışlar ve meskenete düşmemişlerdir. Allah, sabredenleri sever. Onların söyledikleri ancak şu idi: Rabbimiz! Günahlarımızı, işlerimizdeki israfımızı bize bağışla, sebatımızı arttır, inkârcı topluluğa karşı bize yardım et.” Bu yüzden Allah, onlara dünya nimetini de ahiret nimetinide fazlasıyla verdi. Allah, ihsan sahiplerini sever”. (Âl-i İmran, 3/146-148) Kur’ân, rabbânileri işte böyle anlatıyor; hayatı, hayata ait lezzetleri, dünya ve dünyaya ait herşeyi hakir gören ve gece gündüz Allah yolunda kıyasıya mücadele veren Rabbanileri... Onlar, Allah’a gönül vermiş, Hakk’a dilbeste olmuş kimselerdir. Rableriyle kavî münasebetleri vardır; mücadeleleri çok gönüldendir. Zaten, mücadeleyi Rabbanî olanlar verir. Onlar ki, Allah yolunda başlarına gelen her gaile, dert ve musibete katlanırlar, gevşeklik göstermezler. Gök şak şak olsa başlarına dökülse, zemin yarılsa onları yutmaya hazırlansa, binbir musibet değirmen taşları gibi başlarında dönüp dursa, ihtimal ki onların azmine zerre kadar tesir etmeyecek; onlar, hak bildikleri yolda azm-i rah edip yürüyeceklerdir. Çünkü onlar, sabır kahramanlarıdır; sabır, onlarda bir ittah, bir iştiyaktır. Bu iştah ve iştiyak ise, Cenab-ı Hakk’ın rahmetini celbeder, çünkü Allah sabredenleri sever. Bir de onlarda günah ve kalplerinin ölmesi endişesi vardır; çünkü günah ve kalp kasavetinin, düşman karşısında azim ve sebat duygusunu zaafa uğratacağını bilmekte ve içlerinde hep bu endişeyi taşımaktadırlar. Bu sebeple onlar, Rabblerine iltica eder, günahlarının ve işlerinde gösterdikleri israfın affedilmesini isterler. Günah ki, Rahmetle rezonans olmaya manîdir. Öyle ise, evvelâ o günahtan tevbe edilmelidir. Ayette tevbenin öne alınıp, yardım talebinin sona bırakılmasında bu hikmet gizlidir. Allah (cc) Rabbanîlere hem dünya, hem de ahirette yaptıklarının karşılığını kat kat vermiştir; çünki O, ihsan ehlini sever. Kur’ân bize bir yol gösteriyor: Allah tarafından sevilmek, O’nun rızasına nail olmak istiyorsak işte yolu: Rabbanilerden olmak... Her nebî, ümmeti içinde kendini temsil edecek Rabbanileri yetiştirir ve cihad bayrağını onlara teslim eder. Her nebînin az veya çok böyle bir Rabbanîler kadrosu vardır. Bu bezm, Efendimiz’e kadar hep böyle devam edegelmiştir. O’nun yetiştirdikleri ise, bütünüyle rabbanîdir. Her sahabi, bir cihad adamıdır. Her sahabi, havari yaradılışlıdır. Geceleri zahidlerden zahid, abidlerden abid olan bu yüce ruhlar, gündüzleri naralarıyla arslanların ödünü koparan birer pehlivan, birer kahramandırlar. En güçlü ordular, onların önünden yaramaz çocuklar gibi kaçarlar, çünkü onlar, başkalarının ölümden korktuğu ölçüde ölümün kara sevdalılarıdırlar. Enes b. Nadr bunlardandır. Bedir’de bulunamamıştı. Ailesi, topyekün nura koşmuş, nura kavuşmuş, nurlanmış, nur olmuş ve sonra hakikatı neşretme yoluna girmiş bir aile idi. Ama her nedense Enes b. Nadr, Bedir’e iştirak edememişti. Öyle hayıflanıyordu ki!.. Bedir’in aslanları geri dönünce ellerini dizine vurdu ve “Yazık bana, Allah Rasûlüyle bu ilk muharebede bulunamadım. Bulunup da, canımı can pazarına salamadım. Şehid olma fırsatını kaçırdım. Ama bir daha Allah bizi kâfirlerle karşılaştırırsa, onların benden çekeceği var” dedi... Bir sene geçti. Müslümanların 5-10 katı kefere, Bedir’in intikamını almak için ne kadar hoyratlık ve yobazlık varsa onunla Medine’nin kapısına kadar geldiler. Ve Medine’ye 5-10 km mesafede bulunan Uhud dağında toplandılar. Bu dağın adına izafeten bu harbe Uhud Harbi dendi. Bedir’de bulunamayan Enes b. Nadr, şimdi Uhud’daydı. Harb, iyiden iyiye kızışmıştı. Enes b. Nadr, sağa sola koşuyor ve karşısına aldığı her düşmanı püskürtüyor, Allah’ın yüce adının hakimiyetini gösteriyor, Rasûl-i Ekrem uğruna hiç tereddüt etmeden ölümün üzerine yürüyordu. Fakat ölüm, bu ateşten insanı yutamıyordu. Harb, bitmek üzereydi. O melûl, mahzun geriye dönmeye hazırlanıyor ve yine diri dönüyorum diye üzülüyordu. Tam bu esnadaydı ki, Halid b. Velid hadisesi meydana geldi. İslâm saflarında yarılmalar, dağılmalar oldu. Bir ara, Efendimizin vefat ettiği şayiası duyuldu. Bu şayia paniği daha da arttırdı. Bir adam vardı ki o, geriye tek bir adım dahi atmamıştı. Hâlâ düşmanın üzerine yürüyor ve bir taraftan da “O’nun öldüğü yerde siz niçin yaşıyorsunuz?” diye bağırıyordu. Bu adam, Enes b. Nadr’dı, ölümün kara sevdalısı Enes b. Nadr.. şehâdet şerbetini içmeyi kendine gaye edinmiş olan Enes b. Nadr.. nihayet bir ara ellerini açtı ve: “Allahım şunların yaptıklarından Sana sığınır, tebrie ederim” dedi. İşaret ettiği kâfirlerdi. Onlar ki, Allah’ı, Peygamberi tanımayan karanlığın çocukları yarasalardı. Enes b. Nadr onların yapıp ettiklerinden kendisinin berî ve uzak olduğunu ilân ediyordu. Sonra, bir de panik içindeki müslümanlara baktı. Gözleri buğulandı. Bu, kendisine çok ağır gelmişti. Düşman, ona birşey yapamamıştı ama, İslâm saflarında gördüğü çatlaklık, zağlı bir ok, bir hançer gibi sinesine saplanmıştı. Sözlerine töyle devam etti: “Allahım, şunların yaptıkları adına da Sen’den özür diliyorum.” Daha sonra Enes B. Nadr, ardına bakmadan tek başına düşman saflarına daldı. Lûgattan bir kelimenin kaydı düşmüştü; bu kelimenin adı, korkuydu. Enes b. Nadr korku denen şeyi bilmiyordu. Çünkü O, hayattan çok ölümü seviyordu. Harb, yine müslümanların lehine neticelendi. Düşman, verdiği ağır zayiat ve bıraktıkları ağırlıklarıyla çekip gitmişti. Buna kaçıp gitme de denebilirdi. Zira daha sonra Allah Rasûlü, yanına aldığı bir grup insanla onları takip etmiş, ancak düşman geriye dönmeyi göze alamamıştı. Uhud’da müslümanlar yetmişe yakın şehid verdiler. Aralarında Enes b. Nadr da vardı; 80 küsur yara almış ve sonunda şehadeti yakalamıştı. Kur’ân onu ve onun gibi olanları destanlaştırırken şöyle diyordu: “Mü’minlerden öyle er oğlu erler vardır ki, Allah’a verdikleri sözü yerine getirmiş bu uğurda canlarını vermişlerdir. Kimileri de, bu anı beklemektedirler. Onlar, ahidlerini asla değiştirmediler.” (Ahzab, 33/23) Enes b. Nadr, sözünü yerine getirenlerdendi. Ancak bazıları vardı ki, onlar da o ânı, o vakti bekliyorlardı. İşte bunlardan biri de, Berâ b. Malik’ti. Hz. Ömer, bütün liyakat ve kahramanlığına rağmen Berâ’yı ordu kumandanlığına getirmemişti. Sebebini sordular: “Cesareti” dedi, “O kadar cesur ki, orduyu bir tehlikeye sürükler diye korkuyorum.” Cesareti tedbirsizliğe sebep olur diye, Hz. Ömer, Bera b. Malik’i, çok istediği halde ordu kumandanlığına tayin edemiyordu. O, işte böylesine korkusuz bir yiğitdi. Berâ, Allah Rasûlü’nün bulunduğu bütün gazalarda bulunmuş, kılıç çalmıştı. Her mücadelede ölüm kovalayan bir insandı. Onu bulamadıkça mahzunlaşır ve harb meydanlarından çok kere üzüntü ile ayrılırdı. Halbuki Yemame’de ölüme ne kadar da yanaşmıştı. Kale kapıları açılmayınca burçlara tırmanmış ve kendisini oradan içeriye atıvermişti. Düşman onu ok yağmuruna tutmuş, Berâ ölümle burun buruna gelecek şekilde ağır yaralanmıştı; fakat, Yemame dahi ona aradığını vermemişti. Duası makbûl bir sahabîydi. Allah Rasûlü, bir ara büyük bir cemaatin huzurunda şunları söylemitti: “Nice saçı başı dağınık insanlar vardır ki, bir mes’elede Allah’a kasem etseler, Allah onları kasemlerinde yalancı çıkarmaz. (Onların bütün duaları makbûl ve matlubdur) Berâ b. Malik bunlardandır.” Sahabî, her zor anda Berâ b. Malik’in duasına iltica ederdi. Ahvaz’da da öyle oldu. İranlılarla yapılan bu muharebede, bir ara İslâm saflarında dağılma ve çözülmeler meydana geldi. Berâ b. Malik’i yakından tanıyanlar, gözünün içine bakmaya başladılar ve ondan nusret adına dua istediler. O da, ellerini kaldırdı ve “Allahım, düşmanımızı hezimete uğrat, bize nusret ver ve beni bugün Nebîne ulaştır.” diye duâ etti. Binlerce insan, bu duâya “Amin” demitti. Kardeşi Enes’e bir vedâ bakışıyla baktı. Fakat sevinçten gözlerinde şimşekler çakıyordu. Kalkanını attı ve elde kılıç düşman saflarına dalıverdi. Biraz sonra düşman hezimete uğramış ve kaçmaya başlamıştı. Müslümanlara Allah nusret nasip etmişti. Herkes zafer çığlığı ile ortalığı inletirken bir köşede, yaralı bir arslan, mütebessim bir çehre ile bu tabloyu seyrediyordu. Dünyaya ait seyrettiği son tablo müslümanların zaferi olan bu yaralı arslan, hiç şüphesiz Berâ b. Malik’di. Belki de duâsındaki ikinci talebin vaktini bekliyordu. Biraz sonra, canından aziz tuttuğu dostuna, Allah Rasûlüne kavuşacaktı... Efendimiz, sahabînin ruhunda işte böyle bir ideal çerağı tutuşturmuştur. Onlar, dinî hayatın ikamesini her zaman şahsî hayatlarının önünde tutmuşlar ve dinî hayatın yeryüzüne hakim olmasını hayatlarına gaye edinmişlerdir. Allah da, cihan hakimiyetinin kapılarını açmak suretiyle onları aziz kılmıştır. Zaten Allah Rasûlünün risaletinin ma’nâ ve hedefi de buydu. Cenab-ı Hakk, O’nu yeryüzündeki bütün sistem ve dinlere galebe çalsın diye hak bir din ve hidayet kaynağı Kur’ân ile göndermişti. Ayet, bu hususu anlatırken şöyle diyordu: “O ki, Rasûlü’nü bütün dinlerin hepsine galebe çalsın diye hak din ve hidayet kaynağı (Kur’ân) ile gönderdi .” (Fetih, 48/28 ) Cenab - ı Hakk, O ’na Mekke’nin fethini va’d etmişti; Allah va’dinde durdu ve Mekke fethedildi. Bundan da anlaşılıyor ki, Cenâb-ı Hakk, cihanın fethini de O’na vakti geldiğinde nasib edecektir. Zira O’na cihanın fethi de bizzat Cenab-ı Hakk tarafından vâ’d edilmiştir. Yeryüzünde tek ve yekta hakim din, İslâm olacaktır. O İslâm ki, insanlığa huzur ve saadet getirecek tek sistemdir. Allah, Habibini böyle bir dinle göndermiştir. Göndermiştir ki, yeryüzü O’nun nuruyla aydınlansın; bütün harabeler O’nun getirdiği hidayet kaynağı ile mamur hale gelsin.. Yahya Kemal, Yavuz’un ruhaniyatına sığınırak şöyle der: Sultan Selim-i evveli râm etmeyip ecel, Gönlünde bu aşk ve heyecan tutuşan insan, bunu hayatının en büyük gayesi ve en büyük ideali haline getirir. O, bu uğurda ölmeyi cana nimet sayar. Zaten yok olmadıktan sonra, varlıktan dem vurmak mümkün değildir. Varlığa giden yol, yokluktan geçer. Her gündüz bir geceden, her bahar bir kıştan sonradır. Şahsî hayatlarında kışı ve gecesi olmayanlar, ne baharı yaşayabilirler, ne de neharı. Milletinizin içinden bir nehar bekliyorsanız, gece hayatı yaşayacak, kendinizi zora koşacak; fırtına, tipi demeden mehâliki iktiham edecek, kandan irinden deryaları geçecek, arkada pekçok Uhud’ları bırakacak ve sonra Mekke fethiyle, Çaldıran zaferiyle selâmlaşacaksınız. Ama bütün bunlar bir kıştan, bir geceden sonra, binlerce derdin şakaklarınızı zonklatmasının ardından olacaktır. Her doğum, mutlaka sancı ve ızdırapla meydana gelir. Doğum neş’esini tatmak isteyenler, böyle bir sancı ve ızdıraba razı olmalıdırlar. Cenab-ı Hakk, kendi hak da’vasını ve dinini yücelteceğini va’d ediyor. Allah’ın dinine sahip çıkanlar, ona el atmakla aziz olacaklardır. Allah, bu ülkede olmazsa bile bir başka yerde bu dini mutlaka yüceltecek ve payidar kılacaktır. Bu, Allah’ın va’d-i sübhanisidir. Ama O, bunu, bir cemaatin yeryüzünden fitne yok oluncaya kadar mücadele aşk ve azimini göstermesine bağlamıştır. Kur’ân, şöyle buyurmaktadır: “Fitne kalmayıp, yeryüzünde yalnız Allah’ın dini hakim oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Bakara, 2/193) Fitne ve huzursuzluk kalkacağı âna kadar mücadeleyi devam ettiriniz ki, insanlar, dünyevî ve uhrevî istikballerinden emin olabilecekleri bir seviyeye yükselsinler. Yeryüzünde sulh-ü umûmiyi temin edinceye, huzurun ve emniyetin bekçileri oluncaya dek, mücadeleyi bir an için olsun elden bırakmayanız. İşte, Rasûl-i Ekrem (sav)’in ashabı içinde tutuşturduğu mefkûre meşalesi budur. Hz. Osman (ra)’ın halife seçilmesinin üzerinden henüz 5 sene kadar geçmişti ki, Kuzey Afrika, baştan başa İslâm’ın hakimiyeti altına alındı. İslâm orduları, bir yandan da Hazar Denizi’nin arkasına sarkmış ve Taberistan’ı fethetmişti. Ardından, Mâverâünnehir de fethedildi ve İslâm daha Hz. Osman devrinde Çin Seddi’ne varıp dayandı. Bugünkü Türkiye’nin 50 misli büyüklük ve genişlikte bir devleti Cenab-ı Hakk, 15 sene içinde o devrin müslümanlarına lûtfetti. Çünkü onlar, hayatı istihkâr etmiş ve her zaman ölümü gülerek karşılamışlardı. Siz de ne zaman hayatı istihkâr eder, rahatınızdan fedakârlıkta bulunur, dinî duyguları hayatınızın gaye ve ideali haline getirir ve “İslâm hayata hakim olmadıktan sonra ölüm daha yeğdir.” derseniz, Allah (cc), işte o zaman size de lûtufta bulunacak, sizi de yeryüzünün hakimi haline getirecektir. Taşıdığı bayrağı en yüksek burca dikebilme derdiyle dertli, yeryüzünü bitirirse, bu defa göklere bayrak dikmeye de azimli bir cemaattir ki, Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve keremine liyakat kazanmış demektir. Ve cihan hakimiyeti, böyle bir cemaatin ferdlerinin canlarını harç edeceği temeller üzerinde yükselecektir. |