CİHAD HER MÜ’MİNİN VAZİFESİDİR

Dünya hayatında herkese düşen bir vazife vardır; hiçbir şeyin kararında kalmadığı, servetlerin payimal olup cennetlerin harabeye döndüğü ve insanlara ötede ancak buradan gönderdiklerinin fayda vereceği şu dünyada herkes, kendi durumuna göre bir şey yapacak ve bu örfaneye iştirak edecektir. Zira kat’iyyen bilinmelidir ki, ölümle herkesin amel defteri kapanacak ve herkes yaptığıyla karşı karşıya kalacak, ancak dinine, milletine, ırzına, namusuna ve korunması gereken her şeye zarar gelmesin diye kendini Allah yoluna adayanların; hayatı gerçek hayat içinde yaşayıp, Hz. Muhammed’siz bir dünyaya lânet okuyan ve her şeyleriyle yüce İslâm da’vasına sarılanların defterleri asla kapanmayacaktır. Bir hadis-i şerifte,

“O’nun ameli kıyamete kadar nemalanır” buyurulmaktadır. Çünkü O, bir çığır açmıştır ve dolayısıyle, kendisinden sonra o yolu takip edenlerin hasenatının bir misli ona da yazılacaktır. Hem o, kabrin fitnesinden ve dehşetinden de emin olacaktır; zira ölmemiştir ki kabir azabına dûçar olsun. Sadece cismaniyeti itibariyle yer değiştirmiş olup, arkada bıraktığı tatlı çizgileri ve izleriyle halâ insanların gönlünde yaşamaktadır.

Hz. Muhammed (sav)’e, Raşid Halifeler’e ve sahabîye ölü diyenin kendisi ölmüştür. Onlar öyle bir şehrah açmışlardır ki, uğradığımız yolun her girizgahında onlara ait bir kısım eserler görüyoruz. Ve her görüşte yüzümüzü yerlere sürüyor ve “Payidar olun. Bu yolu açtınız ve bize rahat ve emniyet içinde yürüme imkânı hazırladınız” diyoruz. Bu sebeple, onların fazilet, meziyet ve hasenatları üst üste yığılmakta ve arşa kadar yükselmektedir. Zaten onlar, kabir azabından da emindirler. Çünkü kabir azabı, ölü ruhlar, diri bir hayat yaşamayanlar, dini kendilerine can yapmayanlar, hakikat-ı Ahmediye’ye gönül vermiyenler ve Kur’ân’ı gözlerine sürme diye çekmeyenler içindir. Dolayısıyle hayatını bunlarla donatmış, mamur etmiş bir insanın kabir azabı çekmesi düşünülemez.

Yine cihadın faziletindedir ki, Fahr-i kâinat Efendimiz, şöyle buyuruyor:

“Kişinin kendisini bir gece Allah’a adaması, gündüzünde oruç tutulan, gecesinde de ibadet edilen bin günden daha hayırlıdır.” Bir tarafta bin gün oruç tutacak ve bin geceyi ihya edecek, beri tarafta ise, memleketin çeşitli boşluklarından istifade ile sızmak isteyen düşman karşısında uyanık bir nöbetçi olarak silah omuzda bekleyeceksiniz. İşte bu, öncekinden daha hayırlı bir ameldir ve Allah katında daha makbuldür.

Bir kısım mü’minler, cihad vazifelerini doğrudan doğruya ve fiilen yüklenip yaparlar ve neticede yukarıdan beri arzettiğimiz fazilete ererler. Bir kısım insanlar da vardır ki, onların bu işe fiilen sahip çıkmaları söz konusu değildir. Fakat onlar da, yaptıklarının karşılığını Cenâb-ı Hakk’ın bir lûtfu olarak diğerleri ölçüsünde alacaklardır. Yani, imana ve Kur’ân’a hizmet istikametinde sırtına bir kerpiç alıp taşıyan insanın sa’yi heba olmayacaktır. Bu uğurda önüne tomar tomar kâğıt yığıp da İslâmî müessese yapacağım diye yazıp çizen mühendisin kaleminden damlıyan mürekkep, şehidin kanıyla muvazene edilecek kadar kıymet ve değer kazanacaktır. Kalemiyle cihada iştirak eden yazarın durumu da aynıdır. Öyle ise herkes, bu örfaneye Rabbin kendisine bahşettiği imkânlarla iştirak edecek ve neticede herkes, aynı sevaba ortak olacaktır.

Buhari’de gördüğümüz bir hadis-i şerifte Ebu Hureyre’den şunu dinliyoruz: “Rasûl-i Ekrem (sav) Mi’rac’a irtika buyururken, (ubûdiyetiyle, Allah’a kulluğuyla merdiven merdiven semalara doğru tırmanırken, nasût aleminden sıyrılıp, lâhût alemiyle yüzyüze gelirken) çeşitli manzaraları müşahede etmiş, çeşitli vak’alara muttalî olmuştu. Bu arada şunu da gördüler: Bir anda tohum toprağa ekiliyor ve aynı anda hasad edilip hasadlar ambarlara gidiyor ve bu, durmadan muttasıl devam edip gidiyor. Efendimiz, “bunlar kimdir?” diye Cibril’e sorduğunda, şu cevabı alıyorlar:

“Bunlar, kendilerini Allah yoluna adamış mücahidlerdir. Onlar için hasene yediyüz kere katlanır. Ve ne infak etseler eksilmez; Allah, onun yerine başkasını ihsan eder”. Yani, onların verdikleri hiç bir şey heder olmaz, boşa gitmez...

Mü’min, Allah yolunda hayatını, zevkini, rahatını ve gençliğini feda ederken, bunların heder olmadığı, fenaya gitmediği kanaat ve düşüncesini taşıyacak ve öbür aleme gittiğinde de hiç bir şeyin zayî olmadığını bizzat görecektir. Her şeyi koruyan, muhafaza eden Hz. Allah, onun verip feda ettiklerini de korumaktadır: Eğer Cennet’te secde söz konusu ise, mü’min bu lütuf ve ihsanlar karşısında secdeye kapanır ve Cennet’te başını secdeden kaldırmak istemezdi. Öyle zannediyorum ki, bu secdeden alınan zevk, diğer cennet nimetlerinden alınan zevkten aşağı da olamazdı..

Bu mevzûda Rasûl-i Ekrem (sav)’in bir te’yidini de şu hadiste görüyoruz:

“Gaziyi techiz eden, aynen gazaya gitmiş gibidir. Gazinin ehline bakıp gözeten de gaza yapmış gibidir”. Bir insanın kendisi bizzat ve fiilen mücahedeye katılamıyor, fakat mücahedeye omuz veriyor, müesseseleriyle mücahidleri kucaklıyor ve onları koruyup kolluyorsa, o da fiilen mücahedede bulunmuş gibidir. Bedir’de kılıç çalanlarla, onlara destek verenler; Uhud’da savaşanlarla onları techiz edenler, Tebûk’e çıkanlarla, çıkamayıp servetiyle o yola koyulanlar, Huzûr-u Rabb-ül Alemîn’e beraber gidecekler ve beraber haşr ve neşr olacaklardır. Zira, Rasûl-i Ekrem’in “Seferber olunuz!” emrine onlar da icabet etmiş ve her ne kadar birtakım geçerli maniler sebebiyle fiilen harbe iştirak edememişlerse de, harp için seferber olmaktan geri kalmamışlardır.

Evet, fiilen Tebûk’e gidenler, ahirette kadınları, yaşlıları ve çocukları da yanlarında göreceklerdir. Çocuktur, ama bıçak veya kamasını harpte kullanılsın diye getirip, Rasûl-i Ekrem’in önüne atmıştır. Gelindir, kulağından küpeyi çıkarmış ve Allah Rasûlü’ne vermiştir. Bir başkası kolundan bileziğini sıyırıp Allah Rasûlü’ne teslim etmiştir. Yaşlıdır, ama koltuk değnekleriyle sürünerek gelmiş, sırtındaki cübbesini çıkarıp, “Benim de sadece verecek bir cübbem var” diyerek onu vermiştir. İşte bunlar da bizzat sefere iştirak etmiş gibi muamele göreceklerdir. Bunu da Rasûl-i Ekrem, bir başka hadislerinde ifade buyuruyorlar. Vadiler geçilir, dağ-tepe aşılırken, meşrû mazareti olanlar evlerinde oturdukları halde niyetleriyle onları takip etmiş ve bir bakıma her yerde fiilen gazaya çıkanlarla beraber olmuşlardır. Acizlik, fakirlik, yaşlılık ve kadın olma gibi mazeretler, onların ayaklarına bağ olup, kendilerini fiilen sefere çıkmaktan alıkoymuşsa da cihad sevabından mahrum kalmadıkları gibi, mükâfatından da mahrum kalmayacaklardır. Cenab-ı Hakk, niyetleri sebebiyle onları aynen gazaya çıkanlar gibi kabul buyurmuştur. Allah Rasûlü’nün müjde yüklü ifadesinden biz bunu anlıyor, buna inanıyor ve inşâallah bu inancımızı hakkımızda bir dua ve niyaz kabul ediyoruz. Bilhassa günümüzde, cihadın terke uğraması gözönünde bulundurulacak olursa, cüz’i-küllî bu işe iştirak edenlerin mutlaka cihad sevabından hisselerini alıp payidar olacaklarına yakînimiz vardır. Ve kat’i kanaatımız odur ki, Cenab-ı Hakk bizi bu yakînimizde yalancı çıkarmayacaktır.

[Geri Dön] / [MFG Külliyatı]