| CİHAD VE FONKSİYONLARI
Cihad, varlığı kıyamete kadar sürecek olan dinin temel esaslarından bir esas, temel rükünlerinden bir rükün ve müeyyidelerinden bir müeyyidedir. Ancak cihad, nasıl bütün zaman dilimleriyle bütünleşmişse, aynı şekilde kendi mekânlarıyla da bütünleşmelidir ki, cihaddan beklenen misyon tam elde edilebilsin ve cihad, milletler arası denge unsuru olma mükellefiyetini tam eda edebilsin... Medrese, okul, mektep birinci dereceden cihad müesseseleridir. Her türlü terakkî ve yükselite betiklik yapacak bu müesseseler çok güçlü olmalıdır ki, cehalet denen en amansız düşmanla başetmek mümkün olabilsin. Cehalete karşı bayrak açmış bütün maarif yuvaları, cihad adına kurulmuş müesseselerdir ve cihadın bir yönü de işte bu maarif yuvalarına bakar... Tekkeler veya camisiyle, mescidiyle ve bu işe hasredilmiş evleriyle tekke vazifesini gören bütün yerler de cihada ait önemli müesseselerdir. Buralarda ruh hallaç edilir, buralarda his, duygu ve latifeler geliştirilir ve yine buralarda nefis denen en acımasız düşmana karşı kavga verilir. Cihadın ikinci yönü, bu ruhanî oba ve kuruluşlara bakar. Cihada ait müesseselerden bir diğeri de kışladır. Haricî ve dahilî her türlü tecavüzü önleme, mazlum milletlere revâ görülen zulmü bertaraf etme ve dünyada umumî bir sulh ve düzen kurma, ancak kışlanın çok güçlü olmasına bağlı bir husustur ki, dolayısıyla cihadın bir yönü de kışlaya bakar. Bize göre bütün bu kuruluş ve müesseseler, aynı vahidin üç ayrı yüzünden ibarettir ve bunları birbirinden tefrik edip ayrı mütalâa etmek doğru değildir. Zira “mekârim-i ahlâk”, ancak bu ölçüyle elde edilebilir. Evet, Allah Rasûlü işte bu mekârim-i ahlâk’ı, yani güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir. İnsanlar, eksiklerini Allah Rasûlü’nün getirdiği ahlâk ile tamamlayacak ve neticede kâmil hale geleceklerdir. Yarım kalmış arşiyeler O’nunla tamamlanacak ve Allah’tan gelen insan yine Allah’a O’nun getirdiği ahlâkın ışıktan kollarıyla ulaşacaktır. Yani, Allah ahlâkıyla ahlâklanma, ancak Allah Rasûlü’nün ahlâkını örnek edinmekle mümkün olacaktır. Bunun için de aynen Allah Rasûlü gibi davranıp, kışlayı, medreseyi ve mescidi bir araya getirmek ve aynı çatı altına yerleştirmek, ihmali caiz olamayan bir vecibe ve bir şarttır. Ve şu husus kat’iyyen bilinmelidir ki, insanlık cihadı kendi müesseseleriyle bu denli bütünleştirebildiği zaman kurtulacaktır... Cihad, Allah’ın bize emrettiği ve bizim vazifeli bulunduğumuz ahkâmın “hüsün li-gayrihî” ile güzel olmayan şeyi emretmez. Bir bakıma Eş’arîliği tedayi ettiren ifadeyle biz, Rabbimizin emrettiği herşeyde bir güzellik vardır, diyoruz. Namazımız, orucumuz, haccımız, zekâtımız ve Allah’ın emrettiği ölçüde insanlarla olan bütün muaşeret ve muamelâtımız hep güzeldir. Onun için Efendimiz (sav), bir hadis-i şeriflerinde “Ne yaparsan güzel yap.. Hayvanı boğazlamadan, ailevî muâşeretine kadar herşeyin güzel olsun” buyurmaktadırlar. Yani, Allah’ın emirleri istikametinde ve O’nunla münasebetimiz içinde vazifelerimizi yaptığımız zamandır ki, güzel olanı yapmış olacağız. Zaten bir yönüyle memur olduğumuz şeyler güzeldir; bir yönüyle de biz, yaptığımız şeyleri ihsan şuuruyla yapacak ve yaptıklarımıza ayrı bir güzellik kazandıracağız. Rabbimizi görüyor gibi O’na kulluk yapacağız. Biz O’nu görmesek dahi, O bizi görüyor. İşte vazifemizi bu hava içinde yerine getirmeye çalıtacak ve neticede, güzel’i yakalayacağız. Cihada “hüsün li-gayrihî” dedik. Bunun usûldeki ifadesi, cihad, bi-zatîhî, yani cihad olduğu için güzel değildir. Cihad, ‘i’lâ-i kelimetullah’tan dolayı güzeldir... Cihad, mü’mini yeryüzünde muvazene unsuru kıldığından dolayı güzeldir... Cihad, kendisine tasallut ve tecavüz olduğu zaman mü’mine hakkını aramak salahiyeti verdiğinden dolayı güzeldir... Cihad, mü’mini yeryüzünde mazlum insanların imdadına koşturduğu için güzeldir... Yoksa, cihadın kendisinde tahrip vardır, öldürme vardır ve bu yönüyle güzel değildir. Binaenaleyh, cihad teşri kılınırken, onun güzelliği “i’lâ-i kelimetullah” şartına bağlanmıştır. Mü’min mücahede edecek; ata, tayyareye binecek; tank, uçaksavar kullanacak. Ancak bütün bunları, Allah’ın yüce adını yükseltmek gayesiyle yapacak. İşte, mü’minin memur olduğu cihad budur. Mücadelesi bu maksatla olmaz da aksine hamiyyet, kan, ırk veya başka izm’lerin kavgası şeklinde olursa, bu takdirde kişi, cihad yapmış olmaz. Allah’ın meşrû kıldığı ve bizim mükellef olduğumuz cihad, Allah’ın yüce adını yükseltmeye matuf olan cihaddır ki, Allah Rasûlü, Buharî ve Müslim’deki şu hadisiyle buna işaret etmektedir: “Kim Allah’ın yüce adının yükselmesi için mücadele ederse, işte o Allah yolundadır.” Bunun mefhum-u muhalifi şudur: Bir insanın mücadelesi, Allah’ın yüce adını âfâk-ı âlemde şehbal açtırmak istikametine değilse, o mücadele, Allah yolunda yapılan bir cihad değildir ve onda güzellik de yoktur. Bu sebepledir ki, günümüzde belli bir mücadele içinde olan insanları bu cihad anlayışı istikametinde kavga vermeye davet ediyoruz. Cihad, i’lâ-i kelimetullah adına yapılır. Dava adamı, Rabbin yüce adını yüceltmek ve yeryüzünde muzlim hiçbir yer bırakmamak için cihad yapar. Dağları, vadileri aşar, ormanları geçer ve önüne okyanuslar çıktığı zaman da Utbe b. Nafi gibi “Rabbim, eğer bu deniz önüme çıkmasaydı, Senin adını tâ ötelere götürecektim”der. Onu tek başına bir adaya koysalar, bu defa da bir merdiven arar, ta göklere doğru uzanayım da, orada cinlere ve ervah-ı habîseye Rabbimin adını duyurayım diye çırpınır. Onun içindir ki, Allah Rasûlü (sav), “Cihad, kıyamete kadar devam edecektir” buyurmuşlardır. Mekke’nin fethini müteakip birisi gelir ve “Ya Rasûlallah! Ben hicret etmek istiyorum” der. Allah Rasûlü (sav), “Fetihten sonra artık hicret yoktur; ancak cihad vardır.” cevabını verir. Mekke’nin fethine kadar hicretin bir ma’nâsı vardı. Hicret, o devrede ayn-ı cihad demekti. Fakat, fetihten sonra hicretin tek başına ifade edeceği bir ma’nâ kalmadı. Yani artık hicret, hicret olarak cihad değildir. Şu kadar ki, (Hicret, ‘dörtbir yana’ şimdi yeniden açıldı! Bir tereddüt doğar, bir açıklama gerekir mi?- Allah’ın dinini yayma adına, her zaman hicretler vâkî olmuştur denebilir mi; dünden bugüne) hicret sevabını elde etmek, her zaman mümkündür. Bu da, cihad ile imkân dahiline girecektir. Cihad için ise başka yere hicret şart değildir. Herkes, kendi bulunduğu muhit içinde de cihad edebilir. Bu, bir bakıma bataklıkta gül yetiştirmenin veya çölde vahâ kurmanın kavgası olacak, yani herkes cehenneme benzeyen çevresini cennete çevirmenin mücadelesini verecektir. Cihad, kıyamete kadar devam edecektir. Zira biz ne yaparsak yapalım, küfründe ısrar eden kâfir, mutlaka bulunacaktır. Onun mevcudiyeti ise, bizim cihadımızın devam etmesi demektir. Biz, ona Rabbimizi anlatmakla mükellefiz. Ancak biz gayet masum bir düşünce ile bu yola koyulmuşken, onlar karşımıza mekanize birliklerle çıkar ve bizi yolumuzdan geri çevirmek isterler. İşte o zaman, maddî cihad başlar. Eğer biz bu maddî cihadda muvaffak olamazsak, yakın bir gelecekte manevî cihaddan da mahrum hale geliriz. Onun için, maddî cihadın lüzumlu olduğu hallerde mutlaka bu cihad yerine getirilmelidir. Bir devrede ecdadımız, işte bunun kavgasını verdi. Salip zihniyeti onun cihadına mani olmak isteyince, o da bu maniayı bertaraf etmenin yolunu araştırdı. Ecdadımızın kavgasının ma’nâsı buydu. Haşa ki, onlar gittikleri yerlere başka bir gaye için gitmiş olsunlar. Ve yine haşa ki, onları harekete geçiren sâik, ülkeleri istilâ etme sevdası olsun. Onlar, i’lâ-i kelimetullah’ın sevdalısı ve mecnunuydular. Tek dertleri Cihanın dört bir yanında hakikatının duyulmasını te’min etmekti. Böylece, yeryüzünde muzlim tek nokta kalmayacak ve her taraf iman ışığı ile yıkanacaktı. Sanki onlar, birer müezzin idiler. Bulundukları asrın minaresinin başına çıkmış ezan okuyor ve bu şekilde bütün kâinatı şehadetlerine şâhid tutmak istiyorlardı. Nasıl ki, müezzin ezân okur ve sesinin ulaştığı her şey ahirette ona şahidlik edecektir, öyle de, ecdâdımız, ahirette bütün mükevvanâtı kendilerine şâhid yapma peşindeydi. Bizde, bir milletin yüce minaresinden ordu diliyle ve silahların tarrakaları içinde âfâk-ı aleme “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Rasûlullah”ı haykırma vardır. Bizde istilâ, bizde teğallüp yoktur. Hz. Fatih’in, Hz. Yavuz’un ve daha nice büyük hükümdarların bir müezzin gibi devlet minaresinin başında, insanlığın muzlim noktalarına, “Allah’tan başka ma’bud-u Mutlak yoktur” diye kükremeleri öyle müthiş bir müezzinliktir ki, siz bu müezzinliğin şahidlerini Belgrad ormanlarından Himalaya eteklerine kadar çok geniş bir sahaya yayılmış bulacak; okyanusların mevcelerinin bile buna şehadet ettiğini duyacaksınız. Evet, bütün muzlim noktaları aydınlatmak, karanlık yerlere Rasûlullah’ın adının ışığını götürmek ve âlemi Kur’ân’ın envarıyla donatmak için cihad, kıyamete kadar devam edecektir. Öyleyse mü’min, i’lâ-i kelimetullah adına vatanı haricî ve dahilî düşmanların hücumuna maruz kaldığında ve bundan da önemlisi, ümmet-i vasat olarak yeryüzünde muvazene unsuru olabilme mevkiini kazanmak için cihad yapacaktır. Biz, bu muallâ mevkiyi ihraz etmekle mükellefiz. Hedefimiz budur. Zira, Allah bizim için “Sizi, insanlara şahid olasınız diye ümmet-i vasat kıldım”. buyurmaktadır. Bunun ma’nâsı, “Sizi müracaat mercii, muvazene unsuru ve istikametin tahidi yarattım” demektir. Allah (cc), bizi a’lâ-i illiyin-i insaniyete, devletlerin üstüne çıkmaya, Himalayaların en zirvesini ihraz etmeye ve Hira dağının başına tırmanmaya, Rasûl-ü Ekrem’le semanın eteklerinin ibtisal peyda ettiği ve Hz. Muhammed (sav)’in melekleştiği ve menfezler bulup cihanı fethettiği noktaya davet ediyor. Ya o noktaya çıkma azmini kazanacak ve böylece yaşama hakkını kazanmış olacağız, ya da dûn himmetlik içinde halimize razı olacak ve esfel-i sâfilîne sükût edip, ayaklar altında kalacağız. |