CİHAD, HAKK’A ŞÂHİDLİKTİR

Cihad vazifesi, Hakk'a şâhid olma vazifesiyle aynı ma’nâyı paylaşır. Bir mahkemede hakk ve hukukun kime ait olduğunu tesbit için şâhidler dinlenir ve hüküm verilirken onların şehâdeti nazara alınır. İşte, cihad yapanlar da, yerde inkârda bulunan nâdânların muhâkemesinde en gür sâdâlarıyla bağırarak “Allah vardır” diye gök ehline karşı şehadette bulunmaktadırlar. “Allah, melekler ve adalette sebat eden ilim adamları şâhidlik etmiştir ki, O’ndan başka ilâh yoktur. (Evet) güç ve hikmet sahibi Allah’tan başka ilâh yoktur.” (Âl-i İmrân, 18) âyeti, bütün vüzûhuyla bize bu hakikatı anlatmaktadır.

Allah (cc), kendi varlığına şehadet eder. Bu şehadeti vicdanlarında hakikata ermiş olanlar duyarlar ki, onların vicdanlarında duyduklarını kitapların beyan etmesi mümkün değildir.

Melekler de, Allah’ın varlığının şâhidleridir. Melekler, saf mâhiyetten yaratılmışlardır. Fıtratları katışıksızdır, dupdurudur. Şeytan onların içine küfür ve dalâlet sokamamamıştır. Aslî yapıları kat’iyyen bozulmamıştır. Ayna gibidir onlar, bakıldığında hemen Cenâb-ı Hakk’ın tecellileri görülür.

İlim sahipleri de, Allah’ın varlığına şehâdet ederler. Bütün dünya Allah’ı inkâr etse, bu üç şehâdet, O’nun varlığını isbâta kâfidir ve yeterlidir.

Evet, öyledir. Zira bizler, bütün çıplaklığı ve azametiyle bu hakikatı vicdanlarımızda duymaktayız. Hem de başka hiçbir delil aramamak şartıyla duymaktayız. Bu şâhidlik, mele-i a'lânın sâkinleri için de yeterlidir. Yerdeki kör ve sağırlar, kâinattaki tarrakaları duymuyor ve İlâhî san’atı anlamıyorlarsa bunlara karşı da ilim sahiplerinin şâhidliği yeter.

Allah’ın şâhidleri, en karanlık yerlere kadar gidecekler ve Allah’ı inkâr hesabına kurulan mahkemelerde bütün gür âvâzlarıyla nidâ edecek, bağıracak ve “Biz, Allah’ın şâhidleriyiz” diyeceklerdir. İşte nebîler, bu şehadet vazifesini en yüksek keyfiyette ifâ etmek için gelmişlerdir.

“Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki, insanların, peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah, izzet ve hikmet sahibidir. Allah, sana indirdiğine şâhidlik eder, onu kendi ilmi ile indirdi. Melekler de buna şâhidlik ederler. Ve şâhid olarak, Allah kâfîdir.” (Nisâ, 165-166)

Her millet içinde, o milletin ufkunu aydınlatmak için bir nebî doğmuştur. Devirler, aynen dünya gibi döndü ve her devirde gül açar gibi bir nebî zuhûr etti. Gelen her devir, karanlık bir çağ gibi geldi ve her nebî, kendi çağını aydınlattı. Ve son olarak da Efendimiz geldi ve bütün çağları aydınlattı. Allah (cc), O’na Kur’ân’ında şöyle sesleniyor: “Ey Nebî, şüphesiz Biz seni, şâhid, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Fetih, 8)

en-Nebî ifadesinin başında bir lâm-ı ta’rif vardır. Bu, bilinen ve ma’rûf olan demektir. Allah Rasûlü nereden bakılırsa bakılsın peygamberliği bilinen bir insandır. O’nun nebîliği, cansız varıkların (cemâdâtın) selâmlaması, bitkilerin temennâsı ve hayvanların serfurû etmesiyle ma’lûm ve muşhûddur. O, herkesin bildiği, inkârı mümkün olmayan belli ve bilinen peygamberdir ki, Kur’ân-ı Kerîm O’na hitaben, “Ey bilinen ma’lûm nebî!” demektedir. Zaten taş gibi gönüllerin O’nun karşısında eriyip gitmeleri de, O'nun bilinen Nebî oluşunu ispata kafîdir.

Meâlini verdiğimiz âyetteki “İnnâ erselnâke” ifadesinde muhatap sığasıyla “Seni” denilmekte ve adetâ rahmetle diz dize gelmiş bu rahmet ve şefkat peygamberine bu vasıflarından dolayı telmîhte bulunulmaktadır.

“Şâhiden”, Seni insanlığa bir şâhid olarak gönderdik: (İnsanlığa Beni duyuracak, Benim şâhidim olacaksın. Bütün cihan yalanlasa ve inkâr da etse, Sen Allah’ın varlığını îlân edeceksin. Sen böyle bir şâhidsin. Arkandan gelen şâhidler cemâati de var ki, onlar bütün insanlığa, sen de onlara şâhid olacak, “bunlar benim” diyecek ve onların şehâdetine şâhidlik edeceksin. Ve, -hadîsin ifadesiyle- O’nun ümmetinin şehadeti, mahşerde nebîleri mesûliyetten kurtaracaktır.

O, iyi yolda gidenleri müjdeleyen ve kötü yolun encâmından sakındıran bir insandır. Cihâdın rûhu da, bu hakikatta saklıdır. İşte nebîler, bu ulvî vazifeyi yerine getirmek için gönderilmişlerdir. Aydınlatacak, tenvîr edecek, âfâk-ı âlemde güneş gibi doğup batacaklar ve böylece insanlık karanlık yüzü görmeyecek; hakikatın duyurulmadığı tek vicdan ve hakikata açılmadık tek kapı ve tek panjur kalmayacak ve neticede Hakk ve hakikat, her eve girecek ve herkes ondan istifa edecektir...

Onun içindir ki, ilk peygamberden son peygambere kadar geçen devre içinde yaşayan ve kıyamete kadar da yaşayacak olan hemen bütün insanların zihninde, düşünce dünyasında, bulanık da olsa bir peygamberlik anlayışı vardır. Bu anlayışın bir kısım hüzmeleri, geçmişteki peygamberlerin getirdikleri nûrdan kaynaklanmaktadır. Gerçi insanlık, zaman zaman ekseriyetle doğru yoldan kaymış ve çeşitli sapık düşünce ve anlayışlara girmiş fakat müessese olarak peygamberlik ve peygamberlik ma’nâsının girmediği ev kalmamıştır. Bugün, bizim vicdanlarımızda, açık kapalı kendini hissettiren cihâd rûhu ve düşüncesi de, onların bu temiz soluklarının tesirinden bakşa birşey değildir. Çünkü, ard arda gelen her peygamber, hakkı neşretme uğruna hayatını Allah yolunda vakfetmiş ve büyüğüyle, küçüğüyle cihâdın en kusursuz temsilcisi olmuştur.

Cihad-ı Asgar (Küçük cihad), sadece cephelerde edâ edilen bir cihad şekli değildir. Bu şekilde bir anlayış, cihad ufkunu daraltmak olur. Halbûki cihadın yelpazesi, şarktan garba kadar geniştir. Bazan bir kelime, bazan bir susma, bazan sadece yüzünü ekşitme, bazan bir tebessüm, bazan o meclisten ayrılma, bazan da meclise sadece dahil olma, kısacası, yaptığı her işi Allah için yapma, sevgi ve öfkeyi O’nun rızasına göre ayarlama, bütünüyle bu cihadın şümûlüne girer. Bu şekilde hayatın her sahasında, cemiyetin her kesiminde toplumu ıslah adına sürdürülen her türlü gayret, yine cihad cümlesindedir. Aile, yakın ve uzak akraba, komşu ve belde, derken daire daire bütün dünya sathında yapılan cihad, cihad-ı asgardır.

Cihad-ı asgar, bir ma’nâda maddîdir. Manevî cepheyi teşkil eden büyük cihad (Cihad-ı ekber) ise, insanın iç alemiyle, nefsiyle olan cihadıdır ki, bunların ikisi birden ifâ edildiği zaman istenen denge tesis edilmiş olur. Aksine, bunlardan biri eksik olduğu zaman, hakikattaki muvazene bozulur.

Biz, herşeyi olduğu gibi, cihadı da her iki şekliyle Allah Rasûlü’nden öğreniyoruz. Esasen bizler, henüz siyerin felsefesini yapabilmiş değiliz. O, sistemli bir şekilde ve kıyamete kadar tatbiki mümkün, sağlam kaideler üzerinde hakkı neşir vazifesini eksiksiz yerine getirmiştir. Eğer mes’elelere Efendimiz’in hakkı neşretme metodu çerçevesinde bakabilirsek, O’nun hayat-ı seniyyelerinde gelişigüzel ve zuhuratın akışına bırakılmış tek bir hareketini göremeyiz. O, bir plan ve program insanıydı. Bunları günümüz insanının anladığı şekilde bir şema halinde yazıp ortaya dökmüyordu ama, sanki hep daha önceden hazırladığı bir çizgi ve bir sistem üzerinde yürüyordu. Zaten bu da , O’nun nübüvvetinin delillerinden biri ve aynı zamanda, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmış olmanın da en güzel örneğidir.

Allah Rasûlü, risaletinin ilk devrelerinde namazlarını hep Kâbe’de kılıyordu. Bu, sadece orada kılınan namazın faziletinden değildi; bununla güttüğü nice gayeler vardı. Belki de hak ve hakikatı en masum şekil ve hüviyetiyle anlatmanın o gün için tek çıkar yolu buydu.

Gençlere birşeyler anlatacaktı. Ne var ki, yanlarına gidip de onlara birşeyler anlatmak adeta mümkün değil. Zira hepsinin, gençlik hevesâtından gelen taşkın hareketleri oluyordu. Eğer Allah Rasûlü onların arasına karışacak olsaydı, birçok uygunsuz davranışlarla karşılaşabilirdi. Onun için, gidip Kâbe’de Rabbi’yle olan irtibatını fiilen gösteriyor, O’nun bu davranışı gençlerde merak uyandırıyordu. Gelip ne yaptığını soruyorlar, O da, onlara davasını anlatma fırsatı buluyordu. Bundan dolayı Allah Rasûlü, namazlarını Kâbe'de kılmayı tercih ediyordu.

Namaz kılarken çeşitli saldırılara uğrardı. Halbûki evinin bir köşesinde namaz kılmış olsaydı, bunlardan hiçbiri başına gelmezdi. Demek ki, bütün sıkıntılara rağmen orada namaz kılmasının bir ma’nâsı vardı. Kaç defa başına işkembe konulmuş, kaç defa saldırıya uğramış ve öldürülmek istenmişti....

Bir defasında Ebû Cehil elinde büyük bir taşla Kâbe’ye gelmiş ve ne yapmak istediğini soranlara, “Muhammed secdeye vardığında bu taşı başına vuracak ve onu öldüreceğim” demişti. Allah Rasûlü, secdeye kapandığında Ebû Cehil elindeki taşı kaldırmış ve tam vurmak istediği anda elleri havada donup kalmıştı. Bir sıtmalı gibi titriyor ve yüzü gittikçe kireç rengini alıyordu. Etrafındakiler koşuşup ne olduğunu sordular: “Aramıza dehşetli bir canavar girdi ve neredeyse beni yutacaktı” dedi.

Batka bir seferinde Ukbe b. Ebî Muayt, Allah Rasûlü namaz kılarken gelmiş ve Rasûlullah’ın sarığını boynuna dolayıp sıkmaya başlamıştı. Durumdan haberdar olan Hz. Ebû Bekir yıldırım gibi yetişip bu câniyi Allah Rasûlü’nün başından def’etmiş ve şöyle demişti: “Rabbim Allah’tır dediği için bir adamı öldürmek mi istiyorsunuz?” Esasen bu, tarihî bir sözdür. Asırlarca önce, Hz. Musâ’nın başına üşüşenlere karşı o devrin inanan bir mü’mini de aynı şeyleri söylemişti. Öyle ki, daha sonra Kur’ân-ı Kerîm, bu şahsın bu sözünü âyet olma şerefine erdirmiştir. Hz. Ebû Bekir, öyle güçlü kuvvetli bir insan değildi. Ancak îmânındaki kuvvet, onu yenilmez bir insan haline getiriyordu.

Eğer husûsî himâye olmasaydı, Allah Rasûlü namazında ve secdesinde uğradığı bu saldırıların birinde şehîd olabilirdi. Fakat Allah, O’nu korumayı kendi te’minatı altına almıştı. Şu kadar var ki, İki Cihan Serveri, Kâbe’de namaz kılmak için ölümü göze alıyor ve öyle namaz kılıyordu. Böyle hareket etmesinde hayâtî bir önem vardı ki, adına and içilen bir hayat, âdetâ o uğurda istihkâr ediliyordu.

Hz. Ebû Bekir, evinin önünde yaptırdığı cumbasında yüksek sesle Kur’ân okuyor ve onun sesini duyanlar etrafına toplanıp dinliyorlardı. Zamanla dinleyenlerin sayısı o kadar arttı ki, Mekke müşrikleri bu durumdan ciddî rahatsızlık duymaya başladılar. O da, her türlü taarruzu göze alarak bu hareketini devam ettirdi. Hattâ Hz. Ebû Bekir’i bir insan olarak takdir ve bu sebeple himâyesine aldığını ilân eden İbn Değınne himayesinin devamı için Kur’ân okumakdan vaz geçmesini teklif etti.. edince de, Hz. Ebû Bekir hayatını ortaya atarak, her şeye rağmen Kur’ân okumaktan vazgeçmeyeceğini söyledi ve mücâdelesinden asla geri durmadı. Söz, fiil ve davranışlarla cihad mümkün olduğu sürece, cihaddan uzak kalmamak onların yegâne prensibiydi. Çünkü biliyor ve inanıyorlardı ki, ferdin ve cemiyetin hâyatiyeti, ancak cihadla mümkündür ve cihadı terkedenler çürüyüp kokuşmaya mahkûmdur. Aynı zamanda Allah’ın himâyesine girme de, ancak O’nun dinine omuz vermekle mümkün olacaktır. “Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder” (Muhammed Sûresi, 7) ma’nâsına gelen âyet veya âyetler, bu hakikatı ifade etmektedir.

Evet, siz Allah’ın dinine omuz verirseniz, Allah da size elini uzatır, size destek ve yardımcı olur; sizi kat’iyyen kaydırmaz ve zâyi etmez. Eğer hayatınızda kayıp, zâyi olup gitmekten emin olmak istiyorsanız, mücadele ve mücahedede bulunmayı hayatınıza gaye edininiz. Yemeniz-içmeniz, yatıp-kalkmanız ve bütün hareketleriniz, hep bu gayeye hizmet için olsun. Tâ ki, cihâdın en küçüğünü olsun yapmış olasınız.

Yine hayâlen Mekke’ye dönüyor ve Efendimiz (sav)’in hareket tarzını takip ediyoruz:

Şartlar iyice ağırlaşmıştı. Bazı müslümanların dayanacak tâkatleri kalmadığından onlara hicret izni verilmişti. Demek ki, bu durumda onların cihâdı hicretti. Zaten bir süre sonra hicret, cihadın kendisi olacak ve biât etmek isteyen herkese, ilk şart olarak hicret etmesi söylenecekti.

Habeşistan’a yapılan iki hicretten sonra müslümanlar, bütünüyle ve en son olarak Medîne’ye hicret ettiler. Medîne devrinde ise cihâd başka bir seyir takip temeye başladı.

Artık, İslâm Site Devleti’nin temelleri atılmıştı ve şimdi bu şartlara göre bir cihad lazımdı. Keyfiyette bir değişiklik yoktu; bütün mes’ele kemmî durumu şartlara uygun olarak ayarlamaktaydı. Yeri gelince hız, yeri gelince yavaşlama, bazan gaza, bazan da frene basma ve manevra kabiliyetini daima zinde tutma.. bunlar işin stratejik yönleriydi.. devrin, hâdiselerin durumuna göre değişiklik arzetmesi gayet normaldi...

Cihada izin verileceği âna kadar müslümanlar fiilî bir müdâhalede bulunamıyorlardı. Bu, bir bakıma pasif direniş dönemiydi. Saldıran hep küfür cephesi oluyordu. Müslümanlar dâima mazlûm ve mağdûr ediliyor fakat, maddî cihada izin verilmediği için mukâbele düşünülmüyordu. Hicretten sonra da bir müddet daha böyle geçti. Nihayet cihadın bir başka merhalesine izin veren âyet nazil oldu:

“Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere) zulme uğramış olmaları sebebiyle (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardım etmeğe mutlak surette kâdirdir. Onlar, başka değil, sırf “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile def’etmeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, Azîzdir”. (Hac Sûresi, 39-40)

Dün, kendilerine “kılıç kullanmayacaksınız” denen insanlar, bugün kılıç kullanma izni alınca şahlandılar ve bu izni kullanacak zemini sabırsızlıkla beklemeye başladılar.

Bir müddet sonra bu, bir izin olmadan çıktı ve bir emir oldu. Bundan böyle mü’minler, kılıçlarıyla cihad etmeye mecburdular. Artık Bedir’e giderken, âdetâ Cennet’ten dâvetiye almış gibi sevinç ve sürur içinde gidiyorlardı. Sanki, biraz sonra canları tehlikeye girecek onlar değildi. Bu uğurda ölmeyi hepsi de canına minnet biliyordu. Cihada çağrılan hiç kimse, bu dâvete icabetten geri kalmadı. Sadece münafıklardı ki, ordubozanlık ediyorlardı.. ve her zaman da öyle yaptılar. Cepheden ayrılıp gittiler.. Efendimiz’i mevzide terkettiler.. ve bazan da hiç iştirak etmediler. Onlar, içte saffete erememiş, gönül dünyasında nifakı yenememiş, arkadaşları kavga verirken bir kenara çekilip şahsî hazlarını yaşamış bir grup sefil-ruh ve birkısım nefsin zebunu kimselerdi ki; karakterlerinin gereğini yerine getiriyorlardı...

Allah Rasûlü’ne yürekten inanmış insanlara gelince, onlardan mevziini terkeden tek bir insan bile gösterilemez. Diğer bir tabirle, cihad yolunda vâsıl-ı ilâllah olmuş ve Allah’a ulaşmış olanlardan hiçbiri geriye dönmemişti. Geriye dönenler, yoldaki şaşkınlar, hakikatı idrak edememiş ve ruhunda hakikatla bütünleşmemiş zavallılardı.

Vakıa onlar da insandı; -her insan ölümü kerih ve çirkin görebilir. -Kur’ân-ı Kerîm de insandaki bu duyguyu görmezlikten gelmemiş ve inananlara şöyle hitap etmiştir: “Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Mümkündür ki; hakkınızda daha hayırlı olan bir şeyi sevmeyebilirsiniz. Tam tersine, hakkınızda daha kötü olan bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, halbuki siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)

İnsan tabiatının böyle olmasına rağmen mü’minler, kayıtsız şartsız Allah Rasûlü’ne boyun eğip, teslim oldular. Gösterdikleri bu bağlılık, Cenâb-ı Hakk’ın onlara ard arda lütuflarda bulunmasına sebep oldu... Ve zaferler birbirini takip etti.

Böyelece her geçen gün mü’minlerin gücü artıyor ve kazandıkları zaferler, en kısa zamanda civar kabileler arasında da duyuluyordu. Mü’minlerin her zaferi onları sevindiririken, kâfirleri de mahzun ve mükedder ediyordu. (Günümüzde de bu durum değişmiş değildir.)

Mü’min, dirliğini ve diriliğini daima cihadda bulan insandır. O, cihadı bıraktığı anda öleceğini bilir. Evet, mü’min ağaç gibidir; meyve verdiği sürece canlılığını korur; meyve vermediği zaman da kurur gider.

Ne kadar bedbin ve karamsar insanlar varsa hepsini tedkik edin, hepsi de cihadı terketmiş insanlardır. Bunlar, Hakk ve hakikatı başkalarına anlatmadıkları için, Allah içlerindeki füyûzâtı çekip almış ve dolayısıyla da kapkaranlık kalmışlardır. Halbuki ne kadar cihad eden varsa, aşk u şevk içindedirler, içleri apaydındır ve biri bin yapma gayreti peşindedirler. Her cihad, onlarda yeni bir cihad düşüncesi uyarır ve böylece salih bir daire teşekkül eder. Her hayır, başka ve yeni bir hayra vesile olur; onlar da hayırlar içinde yüzer giderler.. “Amma, bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah, iyi davrananlarla beraberdir” (Ankebut, 69) âyeti bize bu hakikatı anlatmaktadır.

Allah’a giden çeşitli yollar vardır ve bu yolların sayısı mahlûkatın mefesleri adedincedir. Allah, kendisi için cihad edenleri bu yollardan birine mutlak surette hidâyet eder. Ne kadar hayır yolu varsa onların önüne çıkarır, ne kadar şer yol varsa, öyle yollardan onları korur.

Allah’ın yolu Sırat-ı Müstakîm’dir. O yolu bulan bir insan, her şeyde orta yolu tutar gider. Gazapda, akılda, şehvette orta yolu tuttuğu gibi, cihadda ve ibadetlerde de hep orta yolu takip eder. Bu, Allah’ın insanı kendi yoluna hidayet etmesi demektir.

Fedakârlık derecesi ne olursa olsun, dışa karşı verilen bu kavga, bütünüyle Cihad-ı asgara dahildir. Ancak bunun küçük cihad olması, büyük cihada nisbetledir; yoksa cihadın küçük hiçbir tarafı yoktur ve kazandırdığı netice ise pek büyüktür. Nasıl büyük olmasın ki, bu yolda gazi olup Cennet’e namzet olma, şehid olup berzah hayatını dipdiri yaşama ve her ikisinin sonunda Allah’ın rızasına erme söz konusudur. Evet, böyle bir neticeyi sonuç veren cihad nasıl küçük olabilir ki?..

Cihad-ı asgar, dinin emirlerini fiilen yerine getirme ve o mevzûda kendinden bekleneni eda etmektir. Cihad-ı ekber ise, onu ihlâslı ve şuurlu olarak yapma ve daima kendi kendisiyle kavga içinde bulunmadır. Kin, nefret, hased, enaniyet, gurur, kendini beğenme, fahir, nefs-i emmâre gibi varlığında ne kadar yıkıcı ve tahrip edici his ve kötü huy varsa, bütününe birden cihad ilân etmek, hakikaten zor ve çetin bir cihaddır ki, bu sebeple buna en büyük cihad denilmiştir.

İnsan, küçük maddî cihadda bulunduğu zaman çok kere kendini düşünmeye vakit bulamaz. Bu, bir tehlikedir. Bir ikinci tehlike de, insan küçük cihadı terk ettiği zaman baş gösterir ki, o da pörsüyüp çürümedir. Bu duruma ma’ruz kalan bir insanı bütün kötü düşünceler dört tarafından sarar ve onun ma’nevî hayatını felce uğratır. Bu bakımdan, maddî cihad yapmadan insanın kendini koruyup kollayabilmesi cidden zordur. İşte zorlardan zor bu duruma işaret için Efendimiz, gazadan dönerken büyük cihada dönüldüğünü söylemiştir. Bunun ma’nâsı şudur: İman ettik, cihad da yaptık, gazâ şerefiyle şereflendik; belki biraz da ganimet aldık. Bundan böyle üzerimize bir rahat ve rehavetin çökme ihtimali vardır. Belki bazılarının içine kendini beğenmişlik gelecektir. Belki de nefs-i emmâre, başka yollardan ruha girip onu ifsad edecektir. Demek ki, bizi bir sürü tehlike beklemektedir. Onun için bundan sonra verilecek kavga, bir öncekinden daha çetin ve daha büyük olacaktır.

Bu sözün muhatabı sahabîden ziyade, onlardan sonra gelenler ve bizleriz. Onun için bu ölçüye çok iyi dikkat etmemiz gerekmektedir. Eğer bir insan cihâdı bütünüyle dışa karşı yapılan davranışlara bağlıyor ve bir iç murakebesinden uzak bulunuyorsa, bu takdirde o insan, tehlike mıntıkasına girmiş sayılır.

Asr-ı saadetin insanı, harp meydanlarında kavga verirken arslanlar gibi dövüşür, gece olunca da hepsi birer derviş kesilir ve sabahlara kadar ibadet ve zikirle Cenâb-ı Hakk'a kullukta bulunurlardı. O kadar ki, sanki onlar gündüzleri gözleri hiçbirşey görmeyen o cengâverler değil de hayatlarını hep bir köşede inziva ve ibedetle geçiren zahidlerdi. İş böyle olunca, maddî cihadı herşey sayıp cihad-ı ekberi görmemezlikten gelmek veya cihad-ı ekber diye diye dinin en önemli bir müeyyidesini yıkıp onu ruhbanlığa çevirmek dinin rûhûna hıyanetten başka birşey değildir. İşte önümüzde Allah Rasûlü’nün bütün bir hayatı ve işte teker teker bütün sahabî..!

Bir muharebe gecesinde iki sahabî nöbet bekliyor. Gündüz akşama kadar kılıç sallamış bu insanlar, gece de sabaha kadar nöbet tutacak ve düşmanın muhtemel saldırısını orduya haber vereceklerdi. Biri diğerine, “Sen istirahat et de biraz ben bekleyeyim, sonra da seni kaldırırım” der. İstirahata çekilen çekilir, diğeri namaza durur. Bir ara düşman vaziyeti anlar ve ayakta namaz kılmakta olan bu sahabîyi ok yağmuruna tutar. Vücudu kan revan içinde kalmıştır; ancak o, namazını bitirinceye kadar dayanır ve namazını bitirdikten sonradır ki, yanındakini kaldırır. Arkadaşı, onun durumunu görünce hayretten dona kalır ve “Niçin” der, “birinci ok isabet ettiğinde haber vermedin?” Cevap şöyledir: “Namaz kılıyor ve Kehf sûresini okuyordum. Duyduğum o derin zevki bozmak, bulandırmak istemedim....”

Huzur onu böyle çepeçevre kuşatmıştı. Sanki namazda Kur’ân okurken, Kur’ân bizzat ona nazil oluyor ve sanki Cibril, onun ruhuna Kur’ân solukluyordu da o, böyle bir vecd içinde iken bağrına saplanan oktan acı dahi duymuyordu. İşte büyük ve küçük cihadı kendinde toplayan insanların durumu ve işte cihad adına hakikatın gerçek yüzü...

Efendimiz’de, her iki cihadı da en uç ve ufak noktada bütünleşmit olarak görüyoruz.

O, harb meydanlarında bir cesaret abidesi olurdu. Hatta Hz. Ali gibi şecaat örneği kahramanların itirafıyla, harb meydanında endişe ve korkuya kapılan bütün sahabi O’nun arkasına saklanır ve kendilerini emniyete alırlardı. Meselâ, Huneyn’de öyle bir kükremişti ki, atının dizginlerini iki kişi tutmakta zorlanıyor, O ise durmadan düşman saflarına doğru atını mahmuzluyor, bir taraftan da en gür sadasıyla haykırıyordu: “Ben Peygamberim, bunda yalan yok. Ben, Abdülmuttalib’in torunuyum, bunda yalan yok.”

Bu şecaat ve kahramanlık abidesi insan, ibadetlerinde de aynı şekilde adeta bir kulluk abidesiydi. Namaz kılarken kaynayan bir tencere gibi ses çıkarırdı; ağlayıp gözyaşı döktüğü zaman, kendisini görenleri rikkate sevkederdi. Bazen günlerce oruç tutar, “savm-ı visal” yapardı. Bazen sabaha kadar namaz kılar ve ayakları şişerdi. Hattâ Hz. Aişe validemiz, bu tehalükü çok görerek, “gelmiş geçmiş günahları affolan Sen, niçin bu kadar kendini yoruyorsun?” diye sormuş, O da, “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını vermişti.

Mağarada yılan ve çiyanlara aldırış etmeden gizlendiği esnada müşrikler mağaranın ağzına kadar gelmiş ve Hz. Ebu Bekir, O’nun namına telâşlanınca, gayet sakin “Korkma, Allah bizimledir” buyurmuştu. Bu korkusuz şahıs, Kur’ân dinlerken öyle rikkate geliyor, öyle gözyaşı döküyordu ki, nefesi kesilecek gibi oluyordu. Meselâ, İbn-i Mesud’a “Bana Kur’ân oku” demişti. O ise, edep içinde “Yâ Rasûlallah, Kur’ân Sana nazil olurken ben Sana Kur’ân mı okuyacağım?” cevabını vermiş ancak Allah Rasûlü, ısrar gösterip “Ben başkasından Kur’ân dinlemeyi severim” buyurmuşlardı. Bunun üzerine İbn-i Mesud, Nisâ Sûresinin başından okumaya başlamış. “Her ümmetten bir şahid getirdiğimiz ve seni de hepsine şahid kıldığımız o gün nasıl olacak!” (Nisâ Sûresi, 41) meâlindeki ayete gelince, Allah Rasûlü artık dayanamaz hale gelmiş ve eliyle “yeter, yeter” demişti. Gerisini İbn-i Mesud’dan dinleyelim: “Sustum. Dönüp baktım ki, Allah Rasûlü hıçkıra hıçkıra ağlıyordu”. O, bir kalp ve gönül insanıydı. Maddî cihadda da, manevî cihadda da en öndeydi. Ümmetini istiğfara teşvik ediyor ve “ben, hergün yetmişten fazla istiğfar ediyorum” diyordu.

Büyük cihadda muvaffak olan bir insanın ekseriyet itibariyle, küçük cihadı da kazanması muhakak ve mukadderdir. Fakat, büyük cihadda kaybeden insanın küçük cihadda kazandığı hiç görülmemiştir. Öyleleri, iş ve hizmeti bir kerteye kadar götürseler bile, neticeye varmaları mümkün değildir.

Hz. Aişe vâlidemiz anlatıyor: “Allah Rasûlü, bir gece bana hitaben; “Ya Aişe”, dedi, ‘müsaade eder misin, bu gece Rabbimle beraber olayım.” (O, Rabbiyle beraber olmak için bile hanımından müsaade isteyecek kadar incelerden ince bir insandı. Asalet, O’nun damarlarına işlemişti.) Ben, “Yâ Rasûlallah” seninle olmayı isterim; fakat senin istediğini daha çok isterim” dedim. Sonra, Allah Rasûlü abdest aldı, namaza durdu, kırâatinde “İnne fî halkissemâvâti ve'l ardi” âyetini okudu, okudu ve sabaha kadar gözyaşı döktü.”

Allah Rasûlü, bazen de hanımını uyandırmamak için, hiç sormadan kalkar ve ibadet ederdi. Yine Hz. Aişe validemiz anlatıyor: “Bir gece uyandığımda Allah Rasûlü’nü bulamadım. Hemen kıskançlık damarım kabardı; acaba diğer hanılarından birinin yanına mı gitti, diye düşündüm. Yerimden doğrulurken elim, karanlıkta Allah Rasûlü’nün ayaklarına ilişti. Baktım ki, Allah Rasûlü secdeye kapanmış, bir şeyler okuyor. Okuduğu duaya kulak verdim, şunları söylüyordu: (Mealen) “Allahım, Senin gadabından, öfkenden Senin rızana sığınıyorum. Ukûbetinden bağışlamana sığınıyorum. Allahım, Sen’den yine Sana sığınıyorum. (Kahrından lütfuna, celâlinden cemaline, ceberûtiyetinden Rahmaniyet ve Rahimiyetine sığınıyorum.) Sen, Seni senâ ettiğin gibisin. (Ben Seni senâ edemem. Senin en büyük şâhidin, yine Sensin.)”

İşte Allah Rasûlü ve işte onun iç derinliği ve büyük cihadı!

O böyle olunca, ashabı daha başka türlü olabilir miydi? Öbür tarafta O’nunla beraber olabilmek için, burada O’na benzemek gerekir. Sahabî, tam anlamıyla bunun şuurundaydı. Hattâ onlardan bazıları, Sevban gibi, Allah Rasûlü’nden ayrı kalma düşüncesi akıllarına geldiği an, iştahtan kesilir ve ciddi rahatsız olurlardı.

Efendimiz bir cihada çıkmış, Sevban ise O’nunla bulunamamıştı. Allah Rasûlü döndüğünde herkes kendisini ziyaret ediyordu. Bunlar arasında Sevban da vardı. Sararmış, solmuş ve adeta bir deri bir kemik kalmıştı. Şefkat Peygamberi sordu: “Sevban bu halin ne?” Sevban, şöyle cevap verdi: “Ya Rasûlallah! Beynimi kemiren bir düşünce var ki, işte o beni bu hallere soktu. Kendi kendime düşündüm. Ben, Allah Rasûlü’nden üç günlük ayrı kalmaya dahi tahammül edemiyorum. Ebedî bir alemde bu ayrılığa nasıl güç yetirebilirim? Çünkü O, Allah’ın Rasûlüdür. Makamı muallâdır. Gireceği cennet de ona göre olacaktır. Halbûki ben sıradan bir insanım. Cennet’e girmiş dahi olsam, Allah Rasûlü’nün gireceği Cennet’e girebilmem mümkün değil. O halde ben O’ndan ebedî ayrı kalacağım. Bunu düşündüm ve bu hallere düştüm.”

Allah Rasûlü, bu dertli insana derdine derman olacak şu ölümsüz ifadesiyle karşılık verdi: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.”

Kitiyi sevmek, ona benzemek ve onun hayatını kendine hayat edinmekle olacaktır. İşte sahabî, bu mevzûda herkesten daha hassastı.

Hz. Ömer, bütün hayatı boyunca Allah Rasûlü’ne akrabalık yönünden kurbiyet kazanmanın iştiyakı içinde yandı durdu. Hz. Fatıma’yla bunu yapmak istedi; fakat o, Hz. Ali’ye nasib oldu. Başka çare kalmayınca, Hz. Ali’nin kızı Ümm-ü Gülsüm’ü aldı. Bütün derdi, herhangi bir bağla Allah Rasûlü’nün akrabaları arasına girmekti. Yoksa isteseydi, Bizans İmparatorunun kızını, hem de isteme zahmetine katlanmadan alacak durumdaydı. Ama O’nun derdi, evlenmek değil, Allah Rasûlü ile bir bağ kurmaktı. Çünkü o, bütün soyun sopun, hasebin-nesebin hiçbir işe yaramayacağı bir gün, işe yarıyan bir nisbet, bir haseb ve nesep peşindeydi.. Kızı Hafsa’yı Allah Rasûlü’ne vermek istemesinde de yine aynı dert ve iştiyak bahis mevzûu idi. Esasen Allah Rasûlü’ne olan manevî bağı zaten çok kuvvetliydi. Kimbilir kaç defa İki Cihan Güneşi onu elinden tutmuş, “Burada da, âhirette de hep böyle olacağız” demişti. Ancak O, bir de maddî bağını tahkim etmek istiyordu. İşte bu düşünceyle kendi kızını Allah Rasûlü’ne vermiş ve Allah Rasûlü’nün de kız torununu almıştı. Hattâ böyle bir münasebette muvaffakiyet, o koca Ömer’i çocuklar gibi sevindirmişti...

Bir gün kızı Hafsa vâlidemiz kendisine, “Babacığım, dıştan gelen devlet elçileri oluyor ve daima yeni yeni heyetler kabul edip, görüşüyorsun. Üzerindeki elbiseyi yenilesen daha iyi olmaz mı?”der.

Hz. Ömer, kızından bu sözleri duyunca beyninden vurulmuşa döner. Allah Rasûlü’nü ve Hz. Ebu Bekr’i kasdederek, “Ben bu iki dosttan nasıl ayrı kalabilirim? Vallahi, dünyada onlar gibi yaşamalıyım ki, ahirette onlarla beraber olabileyim” cevabını verir.

Biz buna, büyük cihad veya manevî cihad diyoruz. Allah Rasûlü’nün ve sahabînin yolu budur. Onlar, Cenâb-ı Hakk’la sıkı bir irtibat içinde yaşadılar. Zikir ve ibadetleri o kadar çoktu ki, onları görenler, ibadetten başka hiçbir şeyle meşgul olmadıklarını zannederdi. Halbûki, hayatı bir bütün olarak yaşıyorlardı...

Adeta ihlasın özü ve hülâsası haline gelmişlerdi. Yaptıkları her işi Allah rızası ölçüsünde yapıyorlardı. Her işlerinde bir iç derinliği ve murakabe vardı. İşte karşımızda yine bir ihlâs abidesi olan Hz. Ömer; Hutbe esnasında bir ara, hiç münasebet yokken mevzû değiştirir: “Ya Ömer”, der, “daha dün, baban Hattab’ın develerini güden bir çobandın.” Hutbeden iner. Sorarlar: “Durup duruken bunu söylemeye seni sevkeden neydi?” Cevap verir: “Aklıma halife olduğum geldi....” Başka birgün, sırtında bir çuval dolaşıyordu. Niçin böyle dolaştığını soranlara, yine aynı cevabı vermişti: “İçimde bir gurur hissettim ve onu öldüreyim dedim...”

Ömer b. Abdülaziz, bir dostuna mektup yazar. Mektup çok edebî yazılmıştır. Kalkar, mektubu yırtar. Sebebini soranlara, “içimde bir gurur hissettim, onun için mektubu yırttım”der.

Ruhen olgunluğa ermiş, ruhuyla bütünleşmiş ve paklaşmış bu temiz kimselerin cihadı, Allah rızası için olacağından asla semeresiz kalmaz. Halbûki, kendi iç mes’elelerini halledememiş, riyâdan, ucubdan, gurur ve kibirden kurtulamamış ve sağda solda çalım satmak için iş gören insanların cihad adına yaptıkları şeyler ise büyük ölçüde yıkım olacaktır. Böylelerinin, bir devrede belli bir seviyeye kadar ulaşmaları mümkündür; ancak neticeye varmaları, -üzerine basa basa ifade ediyorum-mümkün değildir.

Büyük ve küçük cihadı bir arada mütalâa eden âyet ve hadisler vardır. Bunlardan biri de “en-Nasr” sûresidir. Bu kısa sûrede mealen şöyle denmektedir: “Allah’ın yardımı ve zaferi gelip de, insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit, Rabbine hamdederek O’nu tesbih eyle ve O’ndan mağfiret dile, çünkü o tevbeleri fazla fazla kabul edendir”.

Allah’ın yardımı ve fethi geldiği zaman insanlar fevc fevc, bölük bölük İslâm'a girecekti ve öyle de oldu. Maddî cihad, (cihad-ı asgar), emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-mühker ve Hakk'ın anlatılması sayesinde engeller bertaraf edildi ve insanlar, İslâm dini’ne girmeye başladılar.

İşte bu merhalede Cenâb-ı Hakk’ın emri şu oluyor: “Rabbini hamd ile tesbih ve takdis et”. Çünkü bütün bu olanlar, bir taraftan Rabbi’nin sana bir ihsanıdır; diğer taraftan da bütün bunları yapan ve yaratan Allah’tır. O halde bunları düşün ve Rabb’ini hamd ve tesbih et!

Debdebe ve ihtişam içinde kazanılan bu muzafferiyetlerin yanısıra insan, kendi iç dünyasında nefsine karşı da bir zafer kazanmalıdır ki, cihad tamamlanmış ve cihad hakikatı bütünleşmiş olsun. Bu çizgide Hz. Aişe validemiz bize şunu naklediyor: “Bu sûre nazil olduktan sonra Allah Rasûlü sürekli “Sübhaneke Allahümme innî estağfiruke ve etûbu ileyke” duasını okumaya başladı.

Efendimiz (sav), bir hadislerinde bu iki cihadı yine bir arada zikreder: “İki göz vardır ki, Cehennem ateşi görmez: Harp meydanları ve cephelerde nöbet tutan askerin gözü ve bir de Allah korkusundan ağlayan göz.”

Sınır boylarında veya harb meydanlarında en tehlikeli anlarda nöbet tutarak uykuyu terkeden insanın cihadı, maddî cihaddır. Bu cihadı yapan insanın gözü Cehennem ateşine maruz kalmayacaktır. Bir de manevî ve büyük cihadı yerine getiren göz vardır ki, o da Allah korkusundan ağlayan gözdür. Evet, bu her iki göz, Cehennemi ve onun azabını görmeyecektir.

Memeden çıkan sütün tekrar geriye dönmesi nasıl muhal ise, Allah korkusundan ağlayan gözün Cehennem’e girmesi de o derece muhaldir. Allah yolunda üstü başı toz toprak içinde kalan bir insanın durumu da bundan farklı değildir. Çünkü Allah Rasûlü, bu toz ve toprağın Cehennem ateşiyle asla bir araya gelmeyeceği mevzûunda bir çok beyanda bulunmuşlardır.

Allah korkusuyla ürperip ağlayan göze, düşmanın geleceği yerleri gözetleyen, nöbet bekleyen, rabıta yapan, memleketin başına gelecek felâketler karşısında göğsünü siper eden, müesseseler kuran, yaşatma zevkiyle yaşama hazzından uzak kalan insanların gözleri, cehennem ateşini görmeyecektir. Bu itibarladır ki, cihadı, millete bir anlatma iddiasıyla sağda solda diyalektik yapmaktan ibaret görenler, şayet anlattıklarını ne ölçüde tatbik ettiklerini kontrol etmiyorlarsa, bu takdirde sadece vakit öldürüyor ve bir de kendilerini aldatıyorlar demektir. İçlerini zapt u rabt altına alamamış, riyanın burnunu kıramamış, fahrı ayaklarının altında ezememiş, başkalarına iş buyurmayı ve gösteriş yapmayı omuzlarından silkip atamamış insanların yaptığı dış müdahalaler, huzursuzluk kaynağı olma ve gürültü çıkarmaktan başka bir ma’nâ ifade etmeyecektir. Öte yandan, mes’eleyi yalnız ma’nevî cihad şeklinde ele alıp “kendi kavgamı vermeden, başkalarıyla uğraşmam doğru olmaz” diyerek bir köşeye çekilenler, çekilip nefsine derece kazandırmayı herşeyin üstünde görenler ve dışa karşı verilen kavgaya iştirak etmeyenler ise -en hafif ifadeyle- İslâm’ı yogileştirme gayretine düşmüşler demektir.

Bu ikinci gruptakilerin bazılarında şöyle bir düşünce hakimdir: Koyunu kendi ayağından, keçiyi de yine kendi ayağından asarlar. Nefsini kurtaramayan, başkasını da kurtaramaz. Öyleyse insan, önce kendini kurtarmaya bakmalıdır. Oysa böyle düşünen kimseler, her şeyden önce bilmelidirler ki, insan, nefsini kurtardığını zannettiği gün, kendini girdapların en içinden çıkılmazına kapdırmış sayılır. Aslında, kim kendini kurtardığını söyleyebilir ki? Kur’ân, “Yakîn sana gelinceye kadar Rabbine kulluk et” (Hicr Sûresi, 99) buyurmaktadır. Yani kimse, perde açılıp da öbür âlemden “artık buyur” deninceye kadar, kulluk ma’nâsına dahil hiçbir fiilden uzak kalamaz. İnsan, ömürünün son nefesine kadar kullukla mükelleftir.

Bu durumda, mükellefiyetleri devam eden bir insanın kendini kurtardığını söylemesi nasıl mümkün olabilir ki..! Öyleyse, insanın nefsiyle cedelleşmesi, içindeki fena huylarla yaka paça olması ve kendini ıslaha çalışması, hayatının sonuna kadar devam edecektir.

Havf ve recâ ağırlıklı bir hayat yaşamak mecburiyetindeyiz. Neticeden emin olmak, hiçbir mü’mine yakışmaz. Ümitsizlik de, aynı şekilde mü’minin sıfatı olamaz. Ancak, havf tarafı ağır basmalıdır. Hz. Ömer gibi bir insan bile, son anlarını yaşarken endişe içindeydi. Ancak hakkında İbn-i Abbas’ın hüsn-ü şehâdette bulunması ve “senin iyi bir insan olduğuna ahirettte ben şahid olurum” demesi, bir ma’nâda onu bu endişeden kurtarmıştı. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Rabbinin azametinden korkana Cenab-ı Hakk iki cennet va’detmektedir.” (Rahman, 46) buyurulmakta değil midir?

Netice olarak, mevzûu şöyle hülâsa edebiliriz:

Küçük ve büyük cihad, teker teker ele alındığında, birinde sadece lafazanlık, diyalektik ve anarşi, diğerinde ise mistiklik, miskinlik, tembellik ve uyuşukluk hakim olur. Hakikî cihad, her ikisini birleştirmekle mümkündür ki, Allah Rasûlü’nün ve sahabenin cihad anlayışı da budur.

İslâm’ın yetiştirdiği büyük ve hakikî mürşidlerde de hep aynı cihad şuurunu görmekteyiz. Onlardan hiç biri, cihadı tek yönlü ele almamış, demir parmaklıklar arkasında bile hakkı neşretme gayretinden bir an uzak durmamış ve gecelerini gündüzleri kadar aydınlık geçirmişlerdir. Rableriyle olan münasebetlerini de asla gevşetmemiş ve hizmetlerinin çapı ne derece geniş olursa olsun, kalb dairesini ihmale uğratmamışlardır. Bu sayede duydukları her şey, onlarda yeni bir iman peteğinin oluşmasına vesile olmuş; böylece ihsan şuuruyla yaşamış; kendilerini her an Cenâb-ı Hakk’ın murakabesinde hissetmiş ve bu amelleriyle Rabb’lerine o derece kurbiyet ve yakınlık kazanmışlardır ki, Rabb, onların gören gözü ve tutan eli olmuş ve böylece birleri bereketlenip binlere ulaşmıştır.

Günümüzün insanı, Cenâb-ı Hakk’ı hoşnud edecek bir cihad yapmak istiyorsa -ki öyle yapması lâzımdır- başkalarına hak ve hakikatı anlatıp neşretmenin yanıbaşında, kendisini ve arzularını da kontrol altına alıp, ciddî bir iç murakabesine geçmelidir. Yoksa, kendi kendini aldatma ihtimali çok kuvvetlidir ve yaptığı şeylerin, ne kendine, ne de başkalarına yararı olmayacaktır.

Cihad eri, Allah’ı her şeye tercih edecek şekilde ihlâslı, samimî, yürekten ve gönül insanı olmalıdır. Ancak o zaman, verilen mücadele faydalı olacaktır. O, başkalarına karşı felsefe yapıp zihinlere faydalı faydasız bir sürü malûmat yığını aktarma yerine, kalp ve kafalara mümkün olduğunca samimiyet, hüsn-ü niyet, içtenlik ve gönül adamı olma şuurunu yerleştirmeye çalışmalıdır.

Cihad, bir iç ve dış fetih dengesidir. Onda hem erme, hem de erdirme söz konusudur. İnsanın özüne ermesi, bu, büyük cihaddır. Başkalarını erdirmesi, bu da küçük cihaddır. Bunun biri diğerinden ayrıldığı sürece, cihad, cihad olmaktan çıkar. Birinden miskinlik, diğerinden anarşi doğar. Halbuki biz, Muhammedî bir ruhun doğmasını bekliyoruz. Bu da, her mes’elede olduğu gibi bu mes’elede de, Allah Rasûlü’ne ittiba ve uymakla mümkün olacaktır.

Ne mutlu onlara ki, kendi kurtuluşları kadar başkalarının kurtuluşları için de yol ararlar. Ve yine ne mutlu onlara ki, başkalarını kurtaralım derken, kendilerini untumazlar!..

[Geri Dön] / [MFG Külliyatı]