| B. TÂBİÎN-İ İZÂM 1- Tâbiînin Müstesna Yeri Kur’ân-ı Kerim, sahâbeyi dile getirdiği pek çok âyette tâbiînden de bahseder; meselâ: “Muhâcirler’den ve ensârdan ilkler, (en evvel İslâm’a girip, “biz varız” diyerek kendilerini ortaya atanlar) ve ihsan şuuruyla onlara tâbi olanlar var ya: Allah onlardan râzı oldu, onlar da Allah’dan râzı oldu ve Allah onlara içlerinde ebedî kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte bu büyük bir kazançtır.”(Tevbe, 9/100) Bu âyet-i kerîmede, sahâbe ile tabiîn bir arada ele alınmakta ve haklarında Allah’ın onlardan, onların da Allah’dan râzı oldukları hükmü verilmektedir. Allah’tan râzı olmak demek, O’nun celâlinden cefâ, cemâlinden safâ da gelse, her ikisini aynı telâkki edip, hüsn-ü kabulde bulunmak; yani Allah, verdiği her şeyi alsa veya dünyaları verse hiç tavır değiştirmemek; kazanma karşısında şımarmadan, kaybetme karşısında hiç mahzun olmadan dosdoğru kalabilmek ve başa gelen her musîbeti lütuf gibi karşılamak demektir. Bu şekilde Allah’tan râzı olanlardan Allah da râzıdır; Allah’ın bir insandan râzı olup olmadığının ölçüsü o insanın Allah’tan râzı olup olmadığıyla alâkalı olduğu söylenebilir. Arzetmeye çalıştığımız vechile kul Allah’tan râzı ise ve O’nu ne ölçüde seviyorsa, bu demektir ki, Allah da o kuldan râzı ve onu o ölçüde, hattâ daha da fazla sevmektedir. İşte, Muhammedî boya ile boyanan ve Hz. Muhammed’in (sav) sohbetine erme şerefiyle insibağa ulaşan sahâbe-i kiram, Allah’la münâsebeti içinde nasıl bir derinliğe sahip; nasıl namaz kılıyor, Allah derken nasıl bir tavır alıyor, rengi-benzi nasıl atıyor, nasıl ürperiyor ve nasıl içten içe bir güveç gibi kaynayıp, değirmen taşları gibi ses çıkarıyordu; aynen onun gibi tabiîn-i kirâm da, sahabe ile at-başı olma gayreti içinde ve o şerefli yerini alma inceliği, duyarlılığı ve derinliğiyle serfirazdı. Allah Rasûlü’nün (sav): “Müjdeler olsun beni görüp, bana iman edene ve müjdeler olsun beni görenleri görene”249 şeklindeki mübarek sözleriyle ifade edildiği gibi tabiîn-i kirâm, sahâbeye ‘ihsan’ şuuruyla tabî olmuştur. Ne demektir ihsân ve ihsân şuuruyla tâbî olma? Bir mânâsıyla, insanın herkesi kendisi gibi bilmesi ve kabul etmesi, başkalarının lezzet ve acılarını vicdanında duyup paylaşması, azamî derecede iyilik düşüncesi, yürek yufkalığı ve insanın hiçbir mü’mine karşı kalbinde gıll ü gîş taşımaması demektir ihsân. Bu manâda Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “O sahâbeden, muhâcirîn ve ensârdan sonra gelenler şöyle derler: “Rabbimiz, bizi ve imanda bizi geçen, bizden önce gelip de iman etmiş bulunan kardeşlerimizi bağışla ve iman edenler için kalblerimizde en ufak bir gıll ü gîş bırakma! Rabbimiz, muhakkak Sen, Raûfsun, acıyansın, rahîmsin, kullarına, (bilhassa mü’min kullarına) karşı çok merhametlisin.”(Haşr, 59/10) İhsanın bir diğer mânâsı ise: “Ó«ğÊÒÓÁÔ†ÍÓ” peygamber beyanında olduğu gibi, Allah’ı görüyorcasına O’na kullukta bulunmak, biz O’nu görmesek de, O’nun bizi devamlı görüp gözetlediğinin şuuru içinde ibadet etmektir250. Kur’ân-ı Kerîm’de tabiînin, sahâbe-i kirâma ihsan şuuruyla tabî olduğunun ifade edilmesi, bir hayli mânidardır. Çünkü, mutlak fazilet, her zaman sahâbe-i kirâma ait olmakla birlikte, bazı husûsî fazîletlerde “mercûh râcihe tereccüh edebilir”; tabiîn içinde, bazı husûsî fazîletlerde sahâbeye yetişen, hattâ bazı hususlarda sahâbeden bazılarını geçenler bile vardır. Şundan ki, Allah, tabiîn döneminde insanları büyük fitnelerle sarsmış, silkeledikçe silkelemiş.. ve her yerde, her evde âdetâ korkunç fitne ateşleri yakılmış, Yahudi, bugün olduğu gibi, o dönemde de bütün ürperticiliğiyle her türlü oyununu, hilesini ortaya koymuştur. Bu dehşetli fitne ateşi karşısında her selîm vicdan sahibi: “Ó†«‰ÚÂÓ’ğÍ—Ô” “Rabbimiz, Sana tevekkül ettik, Sana yöneldik, Sana dayandık ve Sana’dır dönüş”(Mümtehine, 60/4) inanç, anlayış ve şuuru içinde Allah’a teslim olmuştur. Hatta bu noktada, öyle bir teveccüh hâsıl olmuştur ki, gününü bin rek’at namazla süsleyenler, Kur’ân-ı Kerim’i dört günde, hattâ bir gecede iki rek’at namazda hatmedenler, hayatlarında cemaati hiç kaçırmayanlar ve ömrünü secdede geçirenler, hep tabiîn arasından çıkmıştır. İkinci olarak, tabiîn döneminde maddî cihad kılıcı bir ölçüde kınına konmuş ve manevî cihad, “cihâd-ı ekber” denilen nefisle cihad en büyük vazife haline gelmiştir. Nefs-i emmâreyle yaka-paça olup, nefs-i levvâmeye, oradan nefs-i râdiye, mardiye, mutmainne, sâfiye mertebelerine ulaşma ve: “Allah, onlardan râzı oldu onlar da Allah’dan râzı oldu”(Beyyine, 98/8) sırrına erme mücadelesi vermiştir tabiîn. O kadar ki, Mesrûk, Mekke-i Mükerreme’de kaldığı sürece, sağ veya sol yanını yere koyup yatmamış ve hep Kâbe karşısında secdede uyumuştur. Hastalandığı zaman kendisine: “Biraz dinlenmeyi düşünmez misin?” dediklerinde şu cevabı vermiştir: “Allah’a yemin olsun ki; gâibden-semâdan birisi gelse de bana ‘Allah sana kat’iyen azâb etmeyecek’ dese, ben yine eskiden olduğu gibi aynı ciddiyet ve azîmle ibâdet etmeye devam ederim.”251 Zaten, onun efendisi, bizim efendimiz, Kâinatın Efendisi de (sav) aynı şeyi söylememiş miydi? “Ey Âişe, ben, şükreden bir kul olmayayım mı?”252
2. Maneviyatıyla Tabiîn Umumiyetle tabiînin en büyüğü olarak konuşulan Yemen’in sultanı Üveysü’l-Karnî’den, sahâbe-i kirâm duâ talebinde bulunurdu. Hz. Ömer’in de içinde bulunduğu bir mecliste Efendimiz: “Üveysü’l-Karnî’yi görürseniz, kendisinden duâ taleb edin”253 buyurmuştu. Bu, Hz. Ömer’in içine öylesine işlemişti ki, her Yemen’den gelene: “İçinizde Üveys var mı?” diye soruyor ve hep Üveys’i arıyordu. Koca Halife, onu bulduğunda da vakit fevtetmeden: “Ömer’e duâ et” istirhamında bulunmuştu. Peygamberlerden sonra ikinci dereceyi tutan, hele hususi bazı faziletlerde kâ’bına erişilmeyen bir insan, Üveys’ten duâ taleb ediyordu. Yemen’e gidenlere, hacca gidenlere: “Üveys’i bulursanız, kendisinden duâ isteyin” diyordu Hz. Ömer (ra). Bilinmek, tanınmak öylesine ağır gelmişti ki Üveys’e, hemen izini kaybettirmiş,254 “Ölüm ansızın gelir, kabirse amel sandığıdır” fehvasınca, ancak kabirde açılacak kapalı bir sandık olarak kalmak ve Ömer’e fâşettiği Allah’la kendi arasındaki sırrını, bir ikinci kişiye fâşetmemek için gözden kaybolmuştu. Yalandan olabildiğince uzak, olabildiğince samîmî, olabildiğince içten ve olabildiğince sağlam bu emîn insanlar naklettiler bize sünneti. Üveys gibi, Mesrûk gibi İbn Sîrîn gibi, Muhammed b. Münkedir gibi insanlar... Muhammed b. Münkedir, hemen her hadîs imamının kendisine başvurduğu insan hem de evvâh-u münîbtir; kendi çağında da, kendinden sonraki çağlarda da adı ‘Bekkâ’ dır onun. Allah mehâfet ve mehâbetinden öyle ağlardı ki, kendisini çocukluğundan beri çok iyi tanıyan annesi: “A be evlâdım! Çocukluğunu bilmeseydim, belki bir günahın vardır da, ona ağlıyorsundur diyecektim. Halbuki, böyle bir şey yok; öyleyse, niçin bu kadar ağlıyorsun?”255 derdi. Ama, Muhammed bin Münkedir için ağlanacak çok şey vardı. Allah mehâfet ve mehâbeti, Allah’ın büyüklüğü karşısında kulun küçüklüğü, bir gün yaptıklarımızdan hesaba çekileceğimiz, öldükten sonra haşrolacağımız gerçeği, defterlerin uçuşacağı hakikati, cehennemin alevleri arasından Sırat köprüsünü geçme mecburiyeti.. evet bunlardı onu ağlatan. İnsanlık onun iniltilerini, sadece Dâvûd (as)’un mızrabında duyabilmişti ve o, âdetâ ikinci bir Dâvûd’du... Sekerat halinde feryad ediyordu Muhammed bin Münkedir. Soruldu: “Bu feryadının sebebi nedir?” “Kur’ân-ı Kerim’deki bir âyetin benim için söz konusu olması endişesi.” dedi ve âyeti okudu: “Hiç hesaba katmamış oldukları şeyler Allah tarafından karşılarına çıkarılıverdi.”(Zümer, 39/47) Evet o “Ben Allah’tan ummadığım şeylerin aleyhimde ortaya çıkmasından korkuyorum.” diyordu. İbn Abbas’ın talebelerinden Saîd İbn Cübeyr, Emevî zulmüne karşı Abdurrahmân-ı Kindî’nin yanında mücadele etmiş ve Haccac’ın zâlim pençesinde şehadete yürümüştü. O, bâtıl karşısında asla eğilmemiş ve Emevî-lerin hatâlarını vali, hükümdar demeden yüzlerine vurmuş ukbâ derinlikli, Rabbânî bir insandı. Geceleri bir zahid, bir ruhban gibi yaşar, gündüzleri de fürsan gibi iş çevirirdi. Kur’ân-ı Kerîm’i defalarca İbn Abbas’la birlikte müzakere etmiş ve makâsıd-ı İlâhî’yi İbn Abbas’tan, evet bu hıbrü’l-ümme olan mürşid-i ekmelden Rasûlü Ekrem’in (sav) anladığı çizgide öğrenmiş ve anlamıştı. Gece iniltilerinde o kadar içli, o kadar yanıktı ki, derdest edilip Haccâc’a getirilirken, vahşi bir ormanın içinde yapılmış bir manastıra uğradılar. Vakit gecedir.. kendisini getiren muhafızlar, geceyi manastırda geçirmek isterler. Saîd İbn Cübeyr (ra): “Rabbimi anayım, bu gece, son gecem; ölüm hazırlığımı yapayım, yarın şeb-i arûsum” diyerek, dışarda kalmak ister. Orman, öylesine vahşî bir ormandır ki; muhafızlar, nasıl olsa birazdan ormanın kurdu, çakalı, arslanı gelip, kendisini parçalar düşüncesiyle talebini geri çevirmezler. Bu vahşî ormanda gece Rabbisiyle baş başa kalan bu gündüzlerin fârisi, gecelerin râhibi Rabbânî İmam, öylesine derin bir huşû içinde ibadet etmekte ve inlemektedir ki, manastırın pencerelerinden kendisini seyreden muhafızlar, ormanın dört bir yanından üzerine üşüşen hayvanların yanına yaklaşınca, tavırlarını değiştirip etrafında bir halka oluşturduklarını hayretle görürler. Ama bu tablo, muhafızların da, Haccac’ın da taşlaşmış katı kalblerini yumuşatmaya yetmez. Onu kurbanlık koyun gibi meydana getirir, tahrik etmek için ellerinden gelen herşeyi yapar ve eziyette bulunurlar. O, yine her zaman dediği ve düşündüğünü söyler: “Siz, haksızsınız; bilhassa ehl-i beyte karşı haksızlık ediyorsunuz. Size asla biat etmem.” Boynu vurulacağı anda, bizim kurban keserken okuduğumuz âyeti okur: “Yüzümü hanif olarak, (hiç şirke bulaşmadan, tertemiz ve sapasağlam bir vicdan ve fıtratla), gökleri ve yeri yaratan Allah’a çevirdim ve ben, müşriklerden değilim.” Yüzünü, kıbleden başka bir yöne çevirirler; o zaman da: “Nereye dönerseniz dönün, Allah oradadır.”(Bakara, 2/115) âyetini okur. Kılıç darbesiyle gövdesinden ayrılan başı yere düşünce de: “Ô†«‰‰ÒÓÁ” der256. İşte sünnet, hadîs, bize gerektiğinde sünnetin bir tek mes’elesi uğrunda kurbanlık koyun gibi boyunlarını uzatan böyle fedâîler kanalıyla gelmiştir! Evet, bu temiz kanallarla intikal etmiş ve içine de hiçbir şey karıştırılmamıştır. Sâid İbn Cübeyr gibi, Muhammed b. Münkedir gibi, Üveysü’l-Karnî gibi, Mesrûk gibi daha yüzlercesi sayılabilir. Fakat mevzûmuz, tek tek bu büyük zâtların hayatlarını anlatmak olmadığından, hadis sahasında en fazla iştihâr etmiş ve sahasında gerçekten imam sayılan birkaç tabiîn imamını, hem de küçük küçük çerçeveler halinde tanıtmaya çalışarak, bu bahsi de kapatmak istiyoruz:
a. Saîd İbnü’l-Müseyyeb Hadîs, tefsir ve fıkıh denince tabiîn içinde akla gelen ilk isim, Saîd İbnü’l-Müseyyeb’dir. O, Hz. Ömer’in hilâfeti döneminde ve Hicret’in 15’inci yılında dünyaya teşrif eder. Hz. Ömer’i, Hz. Osman’ı, Hz. Ali’yi ve onlardan geriye ne kadar sahâbî varsa, hepsini tanır. Saîd İbnü’l-Müseyyeb bir düşünce, tefekkür ve hafıza dehâsı ve duyduğu hiçbir şeyi unutmayan Rabbânî imamlardandır. Devamlı mütebessimdir ama, hayatında birkaç defa ya gülmüş, ya da gülmemiştir. Allah mehâbet ve mehâfetiyle her an Allah’ın huzurunda gibi yaşamış; imanıyla, istikametiyle ilmiyle; hususiyle de hadis ve sünnetteki ufkuyla kendini tanıttırmış, kabul ettirmiş mümtaz bir simadır. Basra’da nasıl Hasan Basrî, tâ sahâbe döneminde medresesini kurmuştu, Medine’de Saîd İbnü’l-Müseyyeb aynı şekilde ortaya çıkmış ve daha onbeş-yirmi yaşlarında iken fetvâ vermeye başlamıştır. Sahâbe, onu hayran hayran seyreder ve alkışlardı. Bir gün, Abdullah İbn Ömer, onun için hayranlıkla şunları söylemişti: “Rasûlullah bu genci görseydi, bu O’nu memnun edecek ve çok sevindirecekti.”257 Sahâbenin nazarında o kadar muteber ve o kadar mazhar-ı takdîr olmuştu ... Hayatında elli yıl, bir vakit olsun cemaati kaçırmadı. Bizzat kendisi: “Tam elli sene imamla iftitah tekbiri aldım”258 der. İbadette de bu kadar hassastı; sünnete ittibâda bu ölçüde titizdi denebilir. Emsalleri gibi, Rasûlullah’ın (sav) namaza, sünnete, cemaate verdiği ehemmiyeti aynen tevarüs etmiş ve tevarüs ettiği hiçbir şeyde de ömrünün sonuna kadar asla tekasül göstermemişti. Bir defasında Medine’de çok ciddî şekilde hastalandı. Doktorlar: “Akik vadisine git, bir ay kal; o zaman, hastalığın iyileşir” tavsiyesinde bulundular. “O zaman, bu yaşlı halimle sabah ve yatsı namazlarına nasıl gelebilirim” cevabını verdi. Hastalıkla kıvranırken dahi, sünnet adına bir mes’elenin, bir hükmün ifasında bu kadar titiz ve bu kadar ciddi idi. Belki Akik’te de namazlarını cemaatle kılabilirdi ama, o bunu, Ravza-i Tâhire’ye, oranın kutlu sâkinlerine, cennetü’l-bakîde yatanlara vefasızlık ve cefâ sayıyordu.259 Emevîler’den Velid’e biat etmediği için, Medine valisi Hişam, her gün sırtında bir sopa kırardı. Mesrûk gibi, Tâvûs gibi tabiînin daha başka dev imamları: “Ne olur, dilinle biat ettiğini söyle de, kurtul” derlerdi, o ise: “Halk bize bakıyor, biz ne yaparsak onu yapıyor; bu durumda, onların hali ne olacak?” cevabını verir ve kat’iyen ta’vize yanaşmazdı.260 Rivayet ettiği hadisleri daha iyi öğrenebilmek ve kendisine daha yakın olabilmek için Ebû Hureyre’ye (ra) damat olmuştu. İşte, Ebû Hureyre’nin kerîmesinden olma kızını, halife Abdülmelik, oğlu Hişam için istiyordu. Türkiye’nin yaklaşık 20-30 katı genişliğinde, devrin en büyük ülkesinin, en kudretli devletinin hükümdarı, kızını yarın kendisi gibi hükümdar olacak oğluna istiyordu. O, bunu kabul etmedi, hem de her türlü baskıya rağmen... Tehditler canına tak edince de, yanında kızı olduğu halde bir gece arkadaşlarından, medresede yatıp kalkan İbn Ebî Vedâ’nın kapısını çaldı ve: “Şu kızı sana vermek için getirdim; al, beni kurtar” dedi261. Koca imam, asırlar sonra gelecek Bahâüddin Şâh-ı Nakşîbend Hazretleri’ne öncülük etmişti âdetâ. Şâh-ı Nakşîbend de, rüşdüne erdiği gecenin sabahında kızını elinden tutarak, tekyesine götürecek ve: “Bu gece kızım rüşde erdi; bunun üzerinden bir gün geçmesi bile doğru değil. Talebelerim içinde geceyi ihyâ eden yalnız seni gördüm. Sana tezviç ediyorum bunu” diyerek, Alâüddin Attar Hazretleri’ne verecektir. Saîd İbnü’l-Müseyyeb’den Atâ İbn Ebî Rebâh gibi, Katâde gibi, Hz. Ali’nin küçük torunlarından Muhammed Bâkır gibi, Yahyâ İbn Saîdi’l-Ensârî ve Zührî gibi büyük imamlar hadis rivayet etmişlerdir. İmam Şafiî Hazretleri, onun mürsellerini, yani sahâbîyi anmadan yaptığı rivayetleri hüccet kabûl ederdi; yani o âdetâ sahâbî yerine konurdu. Bu kadar emin, bu kadar güvenilir ve bu kadar sağlamdı Saîd İbnü’l-Müseyyeb. İşte, Efendimiz’in (sav) davranışları, mübarek sözleri ve takrirleri, Saîd İbnü’l-Müseyyeb gibi tertemiz kanallardan geçerek bize ulaştı; sünnetin tek bir mes’elesi adına başlarını veren bu emîn insanların omuzlarında günümüze kadar gelen sünnet, inşâallah aynı şekilde kıyâmete kadar†da devam edecektir.
b. Alkame İbn Kays en-Nehâî Basra’da Hasan Basrî, Mekke’de Atâ İbn Ebî Rebâh, Yemen’de Tâvûs b. Keysan, Medine’de Saîd İbnü’l-Müseyyeb ve Kûfe’de de ilk akla gelen isim Alkame İbn Kays en-Nehâî... Sahâbeye hayrü’l-halef olmuş tabiînin dev imamları bunlar! Alkame, Hz. Ali’nin nûr iklimine girebilmiş, İbn Mes’ûd’la diz dize yaşamış ve başta Râşid Halifeler olmak üzere, yüzlerce sahâbîden hadis rivayet etmiş bir imamdır. Muasırlarını aşan o muallâ kâmeti nisbetinde aynı zamanda mütevâzîdir de. Ebû Hanîfe’yi yetiştirecek o bereketli Kûfe mektebini kuran Alkame’dir. Kûfe’de yetişen bütün tabiîn imamları.. ve başta da birçok sahâbi görmüş Amr b. Şurahbîl kendisinden rivayette bulunurdu. Arada bir yanındakilere de şöyle derdi: “Haydi, oturması-kalkması, duruşu ve davranışları ile insanların Abdullah İbn Mes’ûd’a en çok benzeyeninin yanına gidelim.”262 Evet, hareket ve davranışlarıyla o günkü insanlar arasında Abdullah İbn Mes’ûd’a en çok benzeyeni Alkame idi. İbn Mes’ûd için de: “Nebî’ye insanların en çok benzeyeni”263 denirdi. İbn Mes’ûd, yapı olarak ufacık tefecikti ama, namaza duruşu, namazda kıvrım kıvrım oluşu, secdelerindeki huzûu ve derinliğiyle Allah Rasûlü’nü (sav) mikro-plânda, bitamâmihâ temsil ederdi. Alkame de, bitamâmihâ İbn Mes’ûd’u temsil etme gayreti içindeydi. Bu öyle bir benzerlik ve temsildi ki; nasıl Allah Rasûlü: “Kur’ân’ı İbn Ümm-ü Abd’den -yani, İbn Mes’ûd’dan- dinleyin”264 buyurmuştu; İbn Mes’ûd da çok defa: “Çağırın Alkameyi, bana Kur’ân okusun” derdi. Alkame, okur okur, nihayet okumayı bitirince İbn Mes’ûd yine: “Oku; anam babam sana feda olsun!”265 diyerek, devamını isterdi. Zühdü ve takvası dillere destan olan büyük İmam Ebû Hanîfe Alkame’ye o kadar hayrandı ki, onun için:“Alkame, bazı noktalarda bazı sahâbîlerden daha ileride olabilir; yani fıkıh ve hadiste bazı sahâbîlerden daha derin, daha çok vukuf sahibi olabilir.” derdi. Bu Ebû Hanîfe gibi kâ’bına erişilmeyecek dev imamların mukayesesidir; hem de bizim karışamayacağımız bir mukayese. Bir gün birisi, Alkame’nin kapısının önünde dikilir ve ona ağzına gelen her şeyi söyler. Dönem, bir fitne, karalama ve çamur atma dönemidir. Koca İmam, onca hakaret karşısında hiç tavrını bozmaz ve karşısındakinin hakaretleri bitince şu âyeti okur: “Mü’min erkek ve kadınlara yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet verenler, işlemedikleri bir günahtan dolayı onları karalayanlar, çok ciddî bir bühtanda bulunmuş ve apaçık bir günaha girmiş olurlar”(Ahzâb, 33/58). Adam: “Ne yani, sen mü’min misin?” der. Koca imamın cevabı, tam kendisine yakışır şekildedir: “Umuyorum.”266 Alkame kendi dönemindeki her türlü bâtıla baş kaldırmış, Emevîlerin içindeki zalimleri dinlememiş ve hadîsin haysiyetini koruma mücadelesi vermiş büyüklerdendir. Kurucusu olduğu Kûfe mektebinde Esved b. Yezid en-Nehâî’yi, İbrahim en-Nehâî’yi, Ebû Hanîfe’nin hocası Hammad İbn Ebî Süleyman’ı ve daha yüzlerce kişiyi yetiştirmiş.. kendisi yüzlerce sahâbîden hadîs aldığı gibi yüzlerce tâbiîn de kendisinden hadîs almıştır. Kûfe’yi Nehâîler adına, Sevrî adına ve Ebû Hanîfe adına münbit bir zemin olarak hazırlayan Alkame olmuştur.
c. Urve İbn Zübeyr b. Avvâm Allah Rasûlü’nün kendisiyle övündüğü halası Safiyye binti Abdülmuttalib’in oğlu Zübeyr b. Avvam ki;267 Rasûlullah’ın şerefli sahâbîsi, Aşere-i Mübeşşere kadrosundan biri. Urve ise bu sağlam kökten dipdiri bir sürgün. Annesi ise daha başka kıymetlerle irtibatlı ayrı bir dilruba. Umumiyet itibariyle, hayatını çok defa Hz. Âişe’nin yanında geçiren onun kızkardeşi Esmâ. Evet Urve, Zübeyr İbn Avvam’la Esmâ binti Ebî Bekir’in izdivaçlarının mahsûlü. Nasıl annesi Esmâ, hayatının çoğunu Hz. Âişe’yle birlikte geçirmişse, aynı şekilde Urve de, âdetâ Hz. Âişe’nin yanında büyümüştür. Her âyetin, her hadisin mânâsını ondan sormuş, öğrenmiş bir ilim dağarcığı. Ayrıca, kendisinden 7-8 yaş büyük olan Saîd İbnü’l-Müseyyeb’in rahle-i tedrisinden de nasipdâr. Urve, ‘fukahâ-i seb’a’ diye adlandırılan, zamanının yedi büyük fakîhinden biridir. Hz. Âişe Validemiz’in rivayet ettiği bütün hadîsler, ilk önce onda konaklamış ve daha sonra kitaplara intikal etmiştir. Ayrıca, Hz. Ali, İbn Ömer, İbn Abbas ve Ebû Eyyûb el-Ensârî gibi daha pek çok sahâbîden de hadîs rivayet etmiştir. Kendisinden de Katâde İbn Diâme, İbn Şihâb ez-Zührî, Yahyâ İbn Saîdi’l-Ensârî ve Zeyd b. Eslem gibi yüzlerce büyük imam hadîs ahzetmişlerdir. Urve, emsalleri gibi zühd ve takvada da son derece ileriydi ve kelimenin tam mânâsıyla bir Rabbânîydi. Gün gelir, ayağı kangren olur; yaşlıdır.. hekimler kesilmesi gerektiğini söylerler. Allah’ın verdiği uzvu aldırıp aldırmama noktasında tereddüt eder.. ancak, kangren bir hayli ilerleyince çâr-nâçâr kesilmesine razı olur. Ayağını testereyle keserlerken, hiç ‘of’ demez ve dudaklarından, Hz. Mûsâ’nın Hz. Hızır’a mülâki olduğu seferde söylediği sözler dökülür: “Şu yolculuğumuzda biraz sıkıntı çektik.”268 Aradan bir müddet geçer; bu defa, dört oğlundan biri, tavladaki atlardan birinin darbesine maruz kalarak vefat eder. Koca İmam, Kâbe’nin karşısında ellerini kaldırır ve: “Allahım! Sen bana iki el, iki ayak olmak üzere dört uzuv ve dört de evlâd verdin. Senin lütfun ne engin ki, bunlardan üçünü bana bıraktın da, sadece birini aldın. Sana binlerce hamd olsun Rabbim” der269. Bu altın silsilede Urve de: “Allah, onlardan râzı oldu, onlar da Allah’tan râzı oldu” sırrına erenlerdendir.
d. Muhammed İbn Müslim İbn Şihâb ez-Zührî Sünnetin dörtte birinin varıp kendisine dayandığı İbn Şihâb ez-Zührî, yaş itibariyle tabiînin küçüklerindendir ve Kureyşîdir. Babası Müslim, Emevîler’le yaka-paça olmuş, Haccac’a karşı mücadele vermiş ve dolayısıyla da Emevîler’in hiç sevmediği bir kimsedir. Bu itibarla da o, iddia edildiği gibi tam bir Emevî taraftarı olmak şöyle dursun, onlar tarafından hep kuşkuyla takip edilmiş bir insandır. Zührî, daha yedi yaşına varmadan Kur’ân’ı ezberler, hem de kaç günde biliyor musunuz? Tam sekiz günde; evet o, sekiz günde hâfız olur. 17-18 yaşlarında ders ve içtihad kürsüsüne oturur. Öylesine harika bir şahsiyet ve dâhidir ki: “Allah’ın emanet olarak kalbime koyduğu hiçbir şey hıyanet görmemiştir” der270. O, öğrendiği hiçbir şeyi de unutmamıştır. Zaten, o dönem; zaman, şartlar ve çevrenin her bakımdan “muallim” olduğu bir dönemdir. Zührî, önceleri Said İbnü’l-Müseyyeb’in rahle-i tedrisine oturur ve sekiz sene devam eder onun derslerine. Bu arada, Ömer İbn Abdülaziz’i yetiştiren üç kişiden biri olan ve Fukahâ-i Seb’a’dan sayılan Ubeydullah İbn Abdullah İbn Utbe’den de ders alır. Bizzat kendi ifadesiyle: “Kırk sene Hicaz’la Şam arasında mekik dokuyup, hadis için hiç durmadan gidip geldim.”271 diyerek ilim adına katlandıklarını anlatır. Dile kolay, kırk sene sürer bu gidip gelmeler. Bu süre içinde, değil kendisinden rivayet edilen ve birbuçuk Kur’an kadar tutan hadislerin tamamı, onlarca Kur’ân tutacak hacimde hadis ve daha başka ilimler de öğrenilir. Kaldı ki, Zührî, kendisini tamamen hadîse vakfetmiş bir insandır. Zührî için, Emevîler’e müdâhenede bulunduğu suçlaması yapılır. Aslında müdâhene, o asrın insanlarının bilmediği bir şeydir. Hele Muhammed İbn Müslim’de aslâ müdâhene olamaz; o, Allah’a tam teslim olmuş biridir. Babası Müslim, Abdullah İbn Zübeyr’in yanında Emevilere karşı mücadele verdiğinden, Halife Abdülmelik, Zührî ile ilk karşılaştığında ona bunu hatırlatma lüzumu duymuştur272. Filvaki, o, Emevîler’in sarayında bulunmuş; hatta Hişam’ın çocuklarını terbiye edip, yetiştirmiştir; ama, bu, bir hata değil, aksine, ilerde devletin başına geçecek insanları Sünnî yola, tarîk-ı müstakîme çekmek için önemli bir hamledir ve zannediyorum, imam Zührî’nin en büyük hizmetlerinden biridir. Ayrıca o, kendinden sonrakilere ve bugünün insanlarına da yol göstermek istemiştir... Emevi sarayında yer yer Hz. Ali’ye ta’n ve teşnîde bulunulduğu doğrudur. Kur’ân-ı Kerim’de, Hz. Âişe Validemiz’e iftira hadisesiyle alâkalı inen: “O iftirayı atanlar, içinizden bir gruptur. Bu hadiseyi hakkınızda şer sanmayın; belki sizin için hayırlıdır o. Onlardan her biri için kazandığı günah vardır. Kibri ile sırtını dönüp giden, başkaldırıp serkeşlik eden içinse büyük bir azab vardır”(Nûr, 24/11) âyetindeki:“Kibriyle sırtını dönüp giden, burnunu dikip, özür dilemeyen ve serkeşlik eden kişi”nin Hz. Ali Efendimiz (ra) olduğunu iddia edenler bile vardı. Bu, bir avuç insanın iddiasıydı. Hz. Ali hakkında apaçık bir bühtan ve bir uydurmaydı. İfk Hadisesi, vahiyle aydınlanıncaya kadar, çevredeki dedikodu Efendimiz’in (sav) belini bükmüştü. O da, bu hususla ilgili vahy inmeden önce ashâbından bazılarıyla istişarede bulunmuştu. İstişarede bulundukları arasında Hz. Ali de vardı. Zayıf bir rivâyete göre Hz. Ali Efendimiz (ra): “Âişe’den başka kadın yok değil ya”273 demişti. Bunun ne derece doğru olduğunu bilemiyorum; fakat bu sözde Hz. Âişe’ye bir ta’n ve bir tavır yoktur. Bununla beraber, Emevîlerin az bir kısmı, bahis mevzuu âyetin Hz. Ali hakkında indiği iddiasındaydılar. Zührî ise haksızlık ve yanlışlık karşısında susmayan bir ruhtu. Susmadı ve hükümdarın huzurunda: “Bizzat Âişe Validemiz’in Rasûlullah’tan (sav) rivayetine göre, bu âyet, münafıkların reisi Abdullah b. Ubeyy b. Selûl hakkında indiğini” söyleyiverdi. Hükümdar yüzüne sert sert bakınca da: “Ey babasız! Gökten bir münâdi bana: ‘Allah yalan söylemeyi helal kıldı diye nidâ etse, ben yine yalan söylemem” karşılığını verdi.. “kibriyle burnunu dikip gidenin” de Hz. Ali değil, Abdullah b. Ubeyy b. Selûl olduğunu üzerine basa basa ifade etti274. Evet, Zührî, asla Emevî müdâhini olmadı; aksine başlarına vura vura Emevî sarayına ehl-i beyt muhabbetini sokan o oldu. İş çok açıktı; ama, Ebû Hureyre’yi yalanla ilk itham eden Ebû Cafer el-İskâfî adlı bir Şiî âlim olduğu gibi, Zührî’yi de hadîs uydurmakla itham eden Yakubî adlı Şiî bir tarihçi olmuştur. Güya Abdülmelik b. Mervan, Müslümanları Kâbe’yi tavaftan alıkoymak için, Kuds-ü Şerif’teki Mescid-i Aksâ’yı tamir ettirmiş ve bu hususta hadîs uydurması için Zührî’den ricada bulunmuş. Zührî de, Buharî, Müslim ve İbn Hanbel gibi sahih kaynakların rivayet ettiği ve “Bazı Mevzû Hadîsler ve Mevzû Damgası Vurulan Sahih Hadîslere Misaller” bölümünde ele aldığımız şu hadîsi uydurmuş(!): “Yolculuğa ve sefer meşakkatlerine katlanıp, (ibadet ve sevap arzusuyla) şu üç mescid dışında başka hiçbir mescid için sefere çıkılmaz: Mescid-i Haram, Mescid-i Aksâ ve benim şu mescidim.”275 Bizzat bu iddianın ne kadar gülünç ve uydurma olduğu açık değil mi? Bir defa, ne İslâm, ne Hristiyan ne de Yahudi tarihi, Mescid-i Aksâ’nın Mescid-i Haram gibi tavafa açılıp, etrafında tavaf edildiğine dair tek bir bahis ihtiva etmez. Sonra, Mescid-i Aksâ, Müslümanların da ta bidayetten beri mukaddes tanıdığı bir mesciddir ve kendisiyle birlikte, çevresinin de mübarekliği bizzat Kur’ân-ı Kerim’de ifade olunmaktadır. Bu bakımdan, Mescid-i Aksâ’yı yalnızca Abdülmelik değil, daha önce Hz. Dâvûd, Hz. Süleyman, Hz. Ömer ve daha sonra da Nureddin Zengi ve Selâhaddin Eyyûbî gibi pek çok mühim zâtlar imar etmiş ve yenilemişlerdir. Ayrıca İmam Zührî, hadîs rivayet etme çağında Abdülmelik’le hiç görüşmedi. Babası, Abdullah İbn Zübeyr’in yanındaydı ve Abdülmelik’e karşı savaş veriyordu. İmam Zührî’nin babasından ayrılıp, Abdülmelik’e katılması mümkün değildi. Kaldı ki, Yakû-bî’nin bu uydurmasının da, başka hiçbir kitapta yer almaması ayrıca dikkat çekicidir. Sünnetin en ufak bir mes’elesi için boyunlarını kurbanlık koyun gibi uzatan binlerce insanın yaşadığı tabiîn döneminde meydana geldiği iddia edilen böyle bir hadisenin gizli kalması da, esasen mümkün değildir. Mes’elenin bir de şu yönü var; Abdülmelik, böyle garip tekliflerde bulunacak basit bir insan değildir. Halife olmadan önce Mekke’de hadîs rivayet eden, gözünün içine haramın hayali dahi girmeyen başlı başına bir hadîs imamıydı. Tabiînin hadîs imamlarını da tanıyordu. Fakat, halife olunca bu hassasiyetini koruyamamıştı. Onun hilâfeti döneminde de İmam Zührî, henüz annesinin kucağında bir çocuktu. Ne yazık ki, Yakûbî’nin bu uydurmasını Goldziher alıp kullandı; ondan da, batı karşısında şoke olan İslâm dünyasının Ahmed Emin, Ali Hasan Abdulkadir ve Ebû Reyye gibi sözde âlimleri iktibas ettiler. Goldziher gibi müsteşrikler, hadîsin ana kaynakları dururken, mücûn ve edebiyat kitabı olan “İkdü’l-Ferîd” ve adı üstünde şarkılar kitabı olan “el-Egânî” gibi kaynak sayılmayan kaynakları kullanıp, bilhassa Ebû Hureyre ve İbn Şihâb ez-Zührî gibi, hadîsin temel direklerini yıkmakla hadîsi ve dolayısıyla İslâm’ı yıkma gayesi güdüyorlardı. Ne yazık ki, berikiler de onun yolunu takip etmekle, bilerek veya bilmeyerek aynı gayeye hizmet etmiş oldular. Bundan sonra da aynı yolu takip edenler, kim olursa olsun, yine aynı gayeye hizmet etmiş olacaktır. Zührî, hadîste başlı başına bir imamdır; daha sonra gelen İbn Medînî, İbn Hibban, Ebû Hâtim, Hâfız ez-Zehebî ve İbn Hacer gibi dev imamlar, Zührî’nin hadîste eşi-menendi olmadığı mevzuunda ittifak halindedirler. Bu koca imam devrildiği zaman, Nazzâm gibi monizme inanan materyalist Mutezile imamları ortalığı alacaktır. Goldziher ve onun İslâm dünyasındaki talebeleri, Nazzâm ve talebesi “Kitâbü’l-Hayavân” yazarı Câhız gibilerden iktibaslarda bulunmakla, ilim adına sadece bir zavallılık sergilemektedirler. İmam Zührî, onlarca sahâbiden hadîs aldı; kendisinden de yüzlerce tabiîn ve tebe-i tabiîn imamları hadîs ahzettiler. O, Ömer İbn Abdülaziz’in emir ve tavsiyeleriyle, hadîsi resmen ilk tedvîn etme şerefine erdi ve bu şerefle yaşayıp, yine bu şerefle irtihâl-i dâr-ı bekâ buyurdu. Tabiîn-i kirâm hakkında da bu kadarla iktifa etmeyi düşünüyorum. Mamâfih, Hz. Âişe Vâlidemiz’in kardeşinin oğlu, Nakşî silsilesinin de başı addedilen ve Fukahâ-i Seb’a’dan olan Kasım b. Muhammed’den İbn Ömer’in: “Sevdiğinizden infak etmedikçe birre, kâmil mânâda iyiliğe ulaşamazsınız” âyeti inince: “En çok sevdiğimdir”276 diye âzâd edip evlendirdiği cariyesi Mercâne’den olma ve İmam Mâlik’in hocası Nafî’den, kırk sene yatsı namazının abdestiyle hiç uyumadan sabah namazını kılan Tâvûs b. Keysân’dan, Esved İbn Yezid en-Nehâî’den, birkaç sahâbi ile görüştüğü rivayet olunan İmam Ebû Hanîfe’den ve daha başkalarından da bahsedebilirdik. Ama, mevzûmuz açısından bu kadarını yeterli bulduk... |