B. SÜNNETİN FONKSİYONU

Sünnetin Kur’ân-ı Kerim’den ayrı bir teşrî’ kaynağı olmasının ve Kur’an gibi bazı şeyleri helâl, bazı şeyleri de haram kılarak, farz, vâcib, sünnet, müstehâb, mübah, âdâp, mekruh, müfsid adına ölçüler koymasının yanı sıra, Kur’ân-ı Kerim’in mücmelini tafsil, mübhemini tefsir, umûmunu tahsis ve mutlağını takyid fonksiyonu da vardır. Şimdi, bazı misallerle bu husûsu da kısaca açıklamaya çalışalım:

 

1. Sünnetin Kur’ân’ı Tefsiri

Fâtiha sûre-i celîlesinde: “Üzerlerine gazab hak olanlardan ve dalâlete düşenlerden” bahsedilir; her gün namazlarımızda: “Bizi sırât-ı müstakîme hidayet et; yani kendilerine nîmet verdiklerinin yoluna; üzerlerine gazab hak olanların ve dalâlete düşenlerin yoluna değil!” diye dua ederiz. “Üzerlerine gazab hak olanlar ve dalâlete düşenler’” umumî bir manâ ifade ediyorsa da, bir hadîs-i şerifte: “Üzerlerine gazab hak olanlar Yahudîler, dalâlete düşenlerse Hristiyanlardır”18 buyrularak, âyet tefsir edilmektedir. Kendi karanlık geçmişlerinde ve devr-i risaletpenâhîde, gazaba uğramış bir cemaat arandığında, “mutlak zikir, kemâline masruftur” kaidesince akla ilk gelen kavim Yahudilerdir. Çünkü, gazaba uğramada onların eşi-menendi yoktur. Yerinde peygamberlerini katledenler, yerinde kendileri için merdiven merdiven semâlara yol vuran insanları öldürenler Yahudiler olduğu gibi, kötü huyları, hasis cibilliyetleri, maddeye inhimakları ve maddecilikte başta gelmeleriyle asırları kirletenler, hatta şu yirminci asırda da maddeciliği temsil edenler, dolayısıyla da gazaba en çok istihkak kazananlar Yahudiler olduğundan, Efendimiz’in tefsirine “binbârekallah” dememek mümkün değil. Tabiî bu tefsirin, Yahudi ahlâkıyla ahlâklananları içine alması da her zaman söz konusu. Öte yandan, başlangıçta yolları doğru olduğu ve civanmertlikle dini kucaklayıp İslâm hakikatine sahip çıktıkları halde, daha sonra değişik mülâhazalarla yoldan çıkan ve dalâlete düşen Hristiyanlar da, aynı âyet içinde “dalâlete düşenler” ifadesinin şümûlüne girer ki, sözleri lâl ü güher, bu hususu da: “Dalâlete düşen de Nasârâdır” sözüyle tefsir eder. Evet, tevhidi teslise çeviren, ibadeti ve kitabı tağyir eden ve değişik sapıklıklarla tarih sahnesinde arz-ı endam eden Hristiyanların tam boylarına uygun ısmarlama elbise ‘dâllîn’ (dalâlete düşenler, düşüp de sapıp gidenler) ifadesi gerek... Allah Rasûlü (sav), bu tefsiriyle, ister belli bir karaktere, isterse gerçekten bir ırka ve bir kavme dikkat çekmiş olsun, eğer bu açıklamada bulunmasaydı, biz âyette ifade olunan mübhem hakikati anlayamayacaktık. Allah Rasûlü, bu tefsirleriyle hem âyette kendilerine dikkat çekilen kavimleri nazara vermekte, hem de gazaba uğramış ve sapıp gitmiş insanların ruh portresini çizerek, kimlerin hangi amellerle gazaba uğrayacağını, kimlerin de dalâlete düştüğünü ve düşeceğini beyan buyurmakta ve mes’eleye her yönüyle tam bir açıklık getirmektedirler.

“İman ettiler ve imanlarına zulüm karıştırmadılar: İşte, emniyet onlar içindir ve onlar, hidayete ermişlerdir.”(En’âm, 6/82) âyeti nazil olunca, ashâb, had bilmemezlik ve insanın, hak ve hakikatin dışına taşması demek olan zulmün manâsını çok iyi bildiklerinden endişeye düştüler ve Rasûlullah’a gelerek: “Hangimiz var ki, zulmetmemiş olsun?” dediler. Bunun üzerine de Allah Rasûlü (sav), şu açıklamada bulundular: “O sizin zannettiğiniz gibi değil; O, Hz. Lokman’ın oğluna dediği gibidir” : (Oğulcuğum): “Allah’a şirk koşma; muhakkak ki şirk, büyük bir zulümdür”(Lokman, 31/13).19

Allah Rasûlü’nün bu yorumundan anlıyoruz ki, buradaki zulüm, mücerred bir haddini bilmemezlik, bir tecavüz değil, o şirk buudlu bir haksızlık. Eğer Allah Rasûlü (sav), âyete böyle bir yorum getirmemiş olsalardı, biz buradaki bu mübhemin altından ebediyen kalkamayacaktık.

Âişe Validemiz ve İbn Mes’ûd Hazretleri: “Namazlara devam edin (namazları hassâsiyetle takip edin ve kusursuz kılın); Salât-ı vustâyı da”(Bakara,2/238) âyetindeki “salât-ı vustâ” (orta namaz)’dan maksadın ‘ikindi namazı’ olduğuna kaildirler. O kadar ki, Âişe Validemiz, âyeti âdetâ: “ÔË«†‰ğ‰ÒÓÁğ†‚Ó” şeklinde kabul etmektedir. Hizmetçisine, kendisi için bir mushaf yazmasını emretmiş ve “bu âyete geldiğinde beni haberdar et” diye de tembihde bulunmuştu. Sıra o âyete gelince: “Ó͆ËÓ†’Ó‰ÓË…” şeklinde yazdırmış ve: “Rasûlullah’tan böyle işittim”20 buyurmuştu. “Salât-ı vustâ” konusunda değişik tefsirler varsa da, Hz. Âişe ve İbn Mes’ûd, bunun kesinlikle ikindi namazı olduğu kanaatindedirler.

2. Sünnetin Mücmeli Tafsil Etmesi

Sünnet-i seniye, pek çok mübhemi tefsir etmesinin yanı sıra, pek çok mücmel mes’eleleri de tafsîl etmiştir.

1. Meselâ Kur'ân-ı Kerim'de: “Namazı ikâme edin” diye emredilir; fakat, namazın nasıl kılınacağı açıklanmadığı gibi, ne zaman kılınacağı da açıklanmaz. Vâkıa, bazı müfessirîn-i kiram, (Allah’ın Rıdvanı üzerlerine olsun): “Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namaz kıl. Çünkü güzel işler, kötülükleri giderir.” (Hûd, 11/114) âyetinden beş vakti istinbat etmekteyseler de: “Namaz, mü’minler üzerine muayyen vakitlerde yazılı bir farzdır” (Nisâ, 4/103) âyetinde ifade olunduğu üzere, mü’minler üzerine belli vakitlerde farz kılınan namazın hususî vakitlerini sünnet-i seniye ta-yin etmiştir. Bununla alâkalı bir hadîs-i şerifte, vakitlerin belirtilmesinin semâvî ve Cibril (as) vasıtasıyla olduğunu öğreniyoruz:

“Cibril (aleyhisselâm) bana Kâbe’nin yanında iki defa imam oldu. Birincide, zeval vaktinde gölge, na’linin tasması kadar olduğu zaman öğleyi, her şeyin gölgesi kendi boyu kadar olunca ikindiyi, oruçlu orucunu bozduğu vakitte akşamı, şafak kaybolduğunda yatsıyı ve oruçluya yemek içmek haram olduğu vakitte ise sabah namazını kıldı. İkincide ise, öğle namazını herşeyin gölgesi kendisinin bir misli olduğunda, ikindi namazını iki misli olduğunda; akşamı evvelki vaktinde (yani daha önce kıldığı vakitte), yatsıyı gecenin sülüsüne (üçte biri) doğru ve ortalık iyice aydınlandığı vakit de sabah namazını kıldı. Sonrada bana dönüp, ‘Ya Muhammed, senden önceki enbiyânın vakti budur ve namaz vakti, işte bu iki vakit arasıdır’ dedi.”21

Allah Rasûlü, namaz vakitlerini bu şekilde ümmetine talim buyurduğu gibi, namazın farzları, vacibleri, müstehabları, mekrûhları, müfsidleri, rükûu, sücûdu, kıraati, tahiyyâtı ve selâmla namazdan çıkılmasında biricik kaynaktır. Evet, mücmel olarak gelen, “namazı ikâme edin” emrinin mufassılı ve müfessiri O’dur. O bu büyük ve bu arîz tafsilâtı yaptıktan sonra, Buharî’nin rivayet ettiği hadîste şöyle buyurur: “Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız, işte öyle kılın.”22 Eğer Kur’ân-ı Kerim, sünnetteki şekliyle namazın tafsilîne girişseydi, sadece namaza ait mes’eleler şimdikinin birkaç katı şişerdi. Kur’ân, bunları İlâhî maksatları gerektiği gibi anlayacak o büyük fetânete bırakmış ve O da, vahy-i gayr-i metlûvla bize gereken tafsilde bulunmuştur; aklın aklı aşmışlığı, akla kapalı olan yerleri ilhamla aydınlatmışlığı demek olan fetânetiyle yapmıştır bunları.

Namaz gibi, hac menâsîkini tafsil eden de yine sünnettir. Vâkıa Kur’ân-ı Kerim, bir iki yerde mes’eleyi ele almış ve bir hayli izah etmiştir ama, bu yerlerde anlatılan menâsik-i haccın sadece bir kısmıdır. Hac menasiki büyük çoğunluğu itibariyle, sünnetle tafsil edilmiştir ve bu menasîkin hadîs yörüngeli olanı, Kur’ân’la anlatılanın kat katıdır. O, hayatında bir defa hacc yaptı. “Vedâ veya Vidâ Haccı” denilen ve ashâbıyla müvâdeayı (vedalaşmayı) ifade eden bu haccında O, bizzat bindiği merkûbun üzerinde ve herkesin görebileceği şekilde menâsiki îfâ buyurdu. Rehber-i Küll ve Muktedâyı Ekmel olarak, herşeyi hem söyledi hem de fiîlen gösterdi. O kadar ki, oruçlu olup olmadığını iş’âra varıncaya kadar, haccın bütün menâsikini gözler önüne serdi. Sonra da: “Menâsikinizi alın”23 diyerek söz ve davranışlarının teşri’deki yerine dikkati çekti. Şüphesiz, Kur’ân-ı Kerim, eksik gelmemişti ama, Hz. Muhammed Mustafâ (sav) ile, yani tebliğcisi ve müfessiri ile kendisini insanlara takdim edecek, anlatacak, haşiyelere açık bir derinlikle gelmişti.

 

3. Sünnetin Bazı Hükümleri Tahsîsi

Kur’ân-ı Kerim’de mirasdan umûmi olarak bahsedilir ve: “Allah size çocuklarınız hususunda vasiyette bulunuyor” (hakikî manâsı itibariyle, farz kılıyor): Erkeğe, iki kadının payı kadar vardır (yani, erkeğe iki, kadına bir hisse verilir” (Nisâ, 4/11) buyrulur. Umûmî ma’nâda, nebî olsun velî olsun, safiy olsun, mukarreb olsun, herkes bu âyetin şümûlüne dahildir. Ancak, Efendimiz’in rihletlerinde, kızı Hz. Fatıma, Hz. Ebû Bekir’den babasının mirasını almaya geldiğinde, Rasûlullah’ın Halifesi (ra) kendisine, Rasûlullah’tan duyduğu şu hadîs-i şerifi okudu: “Biz peygamberler topluluğu geriye miras bırakmayız. Bizim bıraktığımız, ancak sadakadır.”24 Bu hadîs-i şerifiyle Efendimiz (sav), Kur’ân’ın umûmî bir hükmünü tahsis etmiş olmaktadırlar.

Aynı şekilde: “Katil mirasçı olamaz”25 hadîsi de, katilin mirasçı olamayacağını, meselâ, babasını öldürenin babasından, amcasını öldürenin amcasından, dayısını öldürenin dayısından, kardeşini öldürenin de kardeşinden miras alamayacağını hükme bağlayarak, Kur’ân-ı Kerim’in mirasla alâkalı umumî hükmünü bu noktadan tahsis etmiştir.

 

4. Sünnetin Bazı Ahkâmı Takyîdi

Sünnet, Kur’ân-ı Kerim’in mutlağını takyîd eder. Meselâ, Kur’ân-ı Kerim’de: “Erkek ve kadın hırsızın, yaptıklarının karşılığında bir cezâ ve Allah’tan ibret verici bir ukûbet olmak üzere ellerini kesin”(Mâide, 5/38) buyrulur. Bu mutlak bir emirdir. Ancak, hangi şartlarda ve ne miktarda hırsızlığın böyle bir cezâ ile tecziye edileceği açık olmadığı gibi, elin neresinden kesileceği de açıkça belirtilmemektedir. Kur’ân-ı Kerim’in abdest âyetinde: “Ellerinizi dirseklerinize kadar yıkayın” buyrularak, kolun en azından dirseklere kadar olan kısmı “el” kelimesinin şümûlüne dahil edilmektedir. İşte, hırsızlık suçu karşısında elin neresinden kesileceğini bize anlatan ve bu şekilde Kur’ân-ı Kerim’in mutlak bir hükmünü takyîd eden de yine sünnet-i mütahharadır: Allah Resûlü (sav), tecziye için kendisine bir hırsız getirildiğinde, elini mafsaldan keserek, “el kesme” şeklinde gelen mutlak emri takyîd etmiştir.

Kezâ: “Mallarınızı aranızda (çalıp çırparak, ihtikarla, irtişâyla, ribâ ile) bâtıl bir surette yemeyin; ancak anlaşma ve karşılıklı rızaya dayalı ticarî mübadeleyle yiyin”(Nisâ, 4/29) âyetini de, yine sünnet-i mütahhara bir hususda takyîd etmiş; “Meyveleri, tam belirli hale gelinceye kadar satmayın”26 diyen Allah Rasûlü (sav), âyette anlatılan hususa ayrı bir kayıt daha getirmiştir.

Başta da ifade ettiğimiz gibi, sünnet-i seniyye Kur’ân’da bulunmayan hükümler koyma noktasında müstakil teşrî’e esas olduğu gibi ki; ehlî merkeblerin etinin haramlığı, yırtıcı hayvanların etlerinin yenemeyeceği ve bir kadının halası veya teyzesi üzerine nikâh edilemeyeceği gibi şer’î hükümler, bu cümledendir.

Kitabın yanında, başlı başına müstakil bir teşrî’ kaynağı olarak sünnet, Kur’ân-ı Kerim’in inmeğe başladığı andan itibaren fonksiyonunu icrâya başlamış ve hep Kur’ân’la içli dışlı olmuştur. Ne var ki, dünden bugüne cumhûr-u ümmet ve ulemâ tarafından böyle kabul edilegelmiş olan sünnet, Yunan felsefesinin tesiriyle Nazzam gibi birtakım Mu’tezile imamları ve daha sonra da garazkâr ve İslâm’ı temelinden dinamitlemeye çalışan bir kısım batılı müsteşrikler, bu dupduru kaynağı kendilerince hep bulandırmaya çalışmışlardır. Ne yazık ki, bir-iki asırdır batı ve müsteşrikler karşısında aşağılık duygusuna kapılan birtakım Müslüman ilim adamları da, mes’eleye böyle bir kompleks içinde yaklaşarak, kısmen müsteşriklerin oyununa gelmiş ve hatta sünneti sorgulamaya kalkışmışlardır. Ancak, dîn-i mübîn-i İslâm adına, kitab ve sünnet adına selef-i salihînin çalışmaları ve çalışmalarının semeresi sayılan bıraktıkları eserler, o kadar muhteşem ve parlaktır ki, sünnete bulaştırılmaya çalışılan lekelerin, bu dupduru kaynak üzerinde hiçbir tesiri olmayacaktır.

[Geri Dön] / [MFG Külliyatı]