| A. GENEL
MÂNÂDA İSMET
1. İsmetin Lügavî ve İstılâhî Mânâsı Peygamberlerin sıfatlarından birisi de, onların masûm ve günahsız olmalarıdır. Buna biz, “İsmet” diyoruz. İsmet, lûgatta “menetme, engelleme veya himayeye alınmış, korunmuş” ma’nâlarına gelir. Istılâhta ise ismet, peygamberlerin küçük-büyük bütün günahlardan -Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle- korunmuş olmaları demektir. Yani Allah (cc), peygamber olarak göndereceği kuluna asla günah işleme fırsatı vermez.. ve O, peygamberlerine günah işletmez. Bu kelime Kur’ân-ı Kerîm’de de çeşitli vesilelerle zikredilir. Bu cümleden olarak şu misâlleri verebiliriz: Hz. Nûh (as) oğluna hitaben: “Gel yavrum sen de bizimle beraber gemiye bin” dediğinde oğlu “bir dağa sığınırım, o, beni sudan korur” cevabını verir. İşte bu âyette geçen ÍÓŸÚ’?ÂÔÊ?Í fiili “A-S-M” kökünden gelir ki, “İsmet” le aynı ma’nâyadır ve korunmak demektir. Hz. Nuh (as) da, oğluna verdiği cevapda aynı kökten gelen bir kelime ile mukâbele eder: “Bugün Allah’ı Hz. Nuh (as)şı koruyacak yoktur” der (Hud, 11/43). “Âsım”, ister kendi ma’nâsına isterse “Mâsum” ma’nâsına kullanılmış olsun, çok fazla farketmez. Her ikisinde de biri “koruyan”, diğeri “korunmuş” olmak üzere “İsmet” kökü etrafında döndüğünü görürüz. Zeliha, Yûsuf’un iffet ve ismetini anlatırken “Ondan kâm almak istedim, o ise iffetli davrandı” der (Yûsuf, 12/32). Âyette geçen “korundu, kaçındı, imtinâ etti” gibi ma’nâlara da gelir. 2. Her Peygamber Ma’sumdur Bütün peygamberler ma’sûmdur. Onların hayatında kasdî herhangi bir inhiraf söz konusu değildir. Onlar, seçkin ve kudsî olarak yaratılmış müstesna insanlardır. Sadece hayırlı değil, hayırlılar içinde de en seçkinlerinden daha seçkindirler (Hacc, 22/75)352. Ve, onlar bütün bir hayat boyu da, bu seçkinlik ve kudsiyetlerine zerre kadar gölge düşürmemişlerdir. Nebîlerin fıtratları sâfî, ruhları ulvî, iradeleri sağlam ve gönülleri de pırıl pırıldır. Allah (cc)’tan gelen tecellîler onlarda, geldiği keyfiyet üzere tebellür eder ve kendi buudlarıyla görülür ve sezilir. Onlar güneş şualarını aksettiren ve aynen yansıtan bir sızıntı, bir reşhâ gibidirler; onların gönüllerinde ışık kırılması veya renk istihâlesi olmaz.! Evet, öyledir; mantıken de öyle olması gerekir. Çünkü nebîler, tebliğ vazifesiyle aramızda bulunurlar... Onların varlık gayesi, sadece ve sadece tebliğdir. Yani, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve buyruklarına ilk muhatap onlardır.. ve aldıkları emirleri insanlara olduğu gibi aktarırlar. Eğer peygamberler, böyle dupduru bir ruh yapısına sahip olmasalardı, gelen İlâhî mesajları, geldiği gibi intikâle muvaffak olamazlardı. Hem de, İlâhî vahiy onların saydam olmayan mahiyetlerine, duru olmayan gönüllerine, saf olmayan vicdanlarına çarpar, âdeta ışık gibi kırılır ve ışığın kırılıp başkalaşması misüllü, bu mat satıh ve bünyeler her şeyi kendi his, duygu ve düşüncelerinin alaca karanlığında değerlendirir, isteyerek veya istemeyerek çarpıtırlar. Böylece Cenâb-ı Hakk’ın istek ve emirlerine uygun keyfiyeti de kaybolur gider. Nebîler, aynı zamanda, Zât-ı Akdes ve Mukaddes’e ait esrarı bize intikal ettirmek için birer ayna vazifesi görürler. Bu aynanın tertemiz olması gerekir ki, vicdanlara aksettirdiği hakikatler yanıltıcı olmasın. İnsan; îman, itikât ve amele ait bütün dînî hükümleri peygamberler vasıtasıyla öğrenir. İnsan, onlarda dini en kâmil ve mükemmel halde görmelidir ki, onlara ittibâ ile dünya ve âhiret saadetini elde edebilsin.. insanlara kudve ve imam olan küllî rehberler, eğer günah işleyecek olsalar, onlara ittiba nasıl caiz olabilir ki? Onlara ittiba, insanda istikamet arayışı düşüncesine bağlıdır. İnhiraf edebilen insanların arkasından gitmek, insandaki bu arayış düşüncesine tersdir. Hayır, hiçbir peygamber günah işlememiş ve hepsi de bütün hareket ve davranışlarında en güzel, en mükemmel bir hayat yaşamış ve hayatlarını hep aynı istikamette geçirmişlerdir. Kendisi cennete ehil olmayan bir insanın, insanların elinden tutup onları cennete ehil hâle getirebileceğine inanmak ne kadar zordur. Evet, halbuki Cenâb-ı Hakk, bütün peygamberleri, insanları cennete ehil hâle getirsinler diye göndermiştir. Peygamberlerin ma’sûmiyetindendir ki, ilâhî vahye dayanan din ile, beşerî sistem ve teoriler arasında, kıyas kabul etmeyecek ölçüde, dine ait bir üstünlük göze çarpmaktadır. Eğer durum böyle olmasaydı, netice de böyle olmazdı. Elbette, peygamberlerin hususiyle de nübüvvetten evvel, kendilerine göre bir ideâlleri vardı.. ve bunun böyle kabul edilmesinde de bir mahzur yoktu. Her halde ondandı ki, Allah Resûlü, insanlığın kurtuluşu için kıvranırken O’nun nübüvvet öncesi, Nur dağında yaşadığı sancılar bu kabil gaye-i hayâl buudlu hafakanlardı. Evet, O’nda bir ideal ve bir gaye vardı; o da; bu insanlar, bu bataklıktan muhakkak kurtarılmalıydı. Ne var ki; onun sınırı işte burada bitiyordu. İnsanlığın kurtarılma reçetesi O’na ve O’nun düşüncesine ait değildi. O reçete doğrudan doğruya vahiy kanalıyla Cenâb-ı Hakk’dan gelecekti. İşte, idealizmle vahiy yolu burada birbirinden ayrılır: Biri tamamen beşerî, diğeri ise tamamen İâhîdir. Öyleyse, o İlâhî sistemi yüklenecek nebî de, diğer idealistlerden tamamen ayrı bir ruh yapısına sahip olmalıdır ve öyle olmuştur. Burada şunu da kaydetmeden geçemeyeceğim: Nasıl ki, nebîler idealistlerden ayrılmıştır ve nebîler ma’sumiyetle donatılmıştır. Öyle ise, nebîye ittiba eden ümmet de aynı yapıya ve aynı ma’sumiyete sahip olmalıdır. Nebî cemaatini diğer yığınlardan ayıran özellik de bence işte budur! Şüphesiz, herkesin bir ideali olmalıdır. İdealsiz insanlar başıboş ve yörüngesiz sayılırlar. Onun içindir ki, bir söz sultanı: “Gaye-i hayâl olmazsa ya nisyan veya tenâsi edilse ezhân enelere döner”353 demektedir. Gaye-i hayâl, eski bir tabirdir ki, bugün mefkure ve ideal kelimeleriyle karşılamaya çalışıyoruz. Peygamberlerin ma’sumiyet ve günahsızlıkları, onlarda fıtrat ve yaratılış haline gelmiş ve adetâ günahsızlık onların yapılarının bir buudu olmuştur. Ayın yüzünde, güneşin bağrında bir kısım siyah lekeler bulunabilir; fakat bir nebînin ruhunda, günahın gölgesi dahi misafir olamaz. Bir velî günah işlese, meselâ, farkında olmadan ağzından hilâf-ı vâki söz çıksa, o velî bütün bir ömür boyu vicdanında bunun ızdırabını yaşar. Halbuki, farz-ı muhâl, böyle bir söz, nebînin dudaklarından dökülecek olsaydı, onun vicdan azabı mahşerde de devam ederdi. Onun içindir ki, Hz. İbrahim (as), hayatında söylediği üç tariz354 cümlesinin (tariz yalan değildir. O, doğruyu ifade etmekle beraber “Limasla-hatin” muhataba mantuk dışı bir ma’nâyı ilhamdır ki hep yaparız) ızdırabını mahşerde de çekmekte, kendisine şefaat etmesi için başvuranları Hz. Musâ (as)’ya göndermektedir.355 Evet hem O hem de bütün peygamberlerin vicdanı günaha karşı bu derece duyarlı ve adetâ kapalıdır. Biz, bu konuyu tahlil etmeyi düşünürken, Efendimiz’in ma’sumiyetini anlatmak istiyorduk. Ancak, bütün nebîler, Allah Resulü’nün ifadesiyle “Ebnâü allât”356 yani aynı babanın evlatlarıdır.. evet, onların hepsi de aynı babanın terbiyesinde yetişmiş evlatlar gibidir. Onun için biz de, bütün peygamberlerin ma’sumiyetine kısa da olsa temas etmeden geçemeyeceğiz. Hatta, o yüce ruh ve müstesnâ kâmetlerden, bilhassa, muharref kitaplar vasıtasıyla üzerlerine çamur atılmak istenenleri, bizzat inceleme mevzuumuza dahil edecek ve Kur’ân’ın aydınlık tayfları altında onlara atılan iftiraların iğrençliğini gözler önüne sermeğe çalışacağız. Ancak yukarıda da temas ettiğimiz gibi bizim esas konumuz, Allah Resulü’dür ve O’nun ma’sumluğu da bu faslın ana mihveridir. Evet, her peygamber ma’sumdur. Hz. Muhammed Mustafâ (sav) ise, Ma’sumlar Ma’sumudur. Zira O’nun mahiyeti bütünüyle İlâhî tecellilerle yoğrulmuş ve O’nun gönül aynasında daima Allah (cc) mütecelli olmuştur. Böyle bir mahiyet ve böyle bir gönüle sahip olan o yüce Rûh, elbette Ma’sûmlar Ma’sûmu olacaktır... Allah (cc), husûsî ve çok büyük bir davâ için, o davâyı anlatmak üzere husûsî ve ısmarlama insanlar seçmiştir ki, işte bunlar peygamberlerdir. O, bu peygamberleri, husûsî durumları itibariyle, husûsî olarak hep korumuştur. Bu da, onları ismet sıfatıyla donatması ve ma’sûmiyet ufkunda tutması demektir. Çünkü onlar, her zaman, o muallâ ve müberrâ mevkilerini korumalıdırlar ki, bütün insanlığa rehber ve imam olabilsinler. Onların cübbe ve sarıkları her türlü çamur ve pislikten korunmuş olmalı ki, imamına bakıp ona göre vaziyet alma durumunda olanların gözleri, başka yerlerle meşgul olmasın. Onlar, insanlığı Allah’a ve Allah’ın rızasına götürmek için yol rehberi ve seyahat garantörleridir. Halbuki hiçbir günahta hatta en ufağında dahi, Allah’ın rızası ve hoşnutluğu yoktur. Kendisi Allah’ın rızasından mahrûm bir kimse, nasıl başkalarını O’nun rızasına kavuşturacak ki? Bu kat’iyen mümkün değildir. Öyleyse peygamberlerin günah işlemeleri de mümkün değildir. 3. Peygamberler Küçük-Büyük Günahlardan Ma’sumdur Cumhûra göre, peygamberler, günahın küçüğünden de büyüğünden de korunmuştur. Onlar, günahın en küçüğünü dahi işlememişlerdir. Bazı peygamberlere isnat edilen sürçme ve hatalar ise, evvela günah değildir; ikinci olarak da onların bu sürçmeleri, peygamberliklerinden evvel vukû bulmuştur. Her iki durumda da peygamber, peygamber olarak ma’sûmdur. Hem “zellât” dediğimiz sürçmeler, onların makam ve durumlarıyla alâkalıdır. Yani bu zelleler, normal ve sıradan insanlar için hata değil; onlar, Allah (cc)’a herkesten daha yakın olan mukarrebîn için birer hata sayılmıştır. Dolayısıyla, tamamen onların makamlarıyla alâkalı bu sürçme tabirini sıradan bir mes’ele olarak değerlendirmenin yanlış olacağı kanaatindeyim. Onlar nasıl ma’sûm olmaz da günah işleyebilirler ki, bizler bile beşerî ölçüler içinde, üç paralık bir yere memur tayin edeceğimiz insanlar için güvenlik tahkîkatı yaptırtıyoruz. Bir de o şahsa tevdî edilecek vazife peygamberlik gibi önemli bir vazifeyse.. evet, onun güvenlik tahkîkatı yedi göbek ötesine kadar uzatılmalıdır! Bu kadar basit ve tamamen dünya ile alâkalı husûslarda dahi insan seçiminde, bu derece hassas davranılır da, en ulvî.. ve hem dünya hem de ukbâyı kucaklayan bir vazife, bir memuriyet ve bir kurmaylık için, o vazifenin çapıyla mütenâsip hassas davranılmaz mı? Ve o vazifenin tevdî edileceği insanda, o vazifeye liyakat aranmaz mı? Düşünün ki, nebîye vahiy getirecek olan melek dahi, melekler arasında emniyetiyle temayüz etmiş ve kendisine böyle bir vazife, bu vasfından dolayı verilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm, Cibrîl (as) hakkında “Orada kendisine itaat edilir, o emîndir.” (Tekvir, 81/21) demektedir. O, hem Allah (cc)’a karşı çok mutî hem de vahyi taşımaya en emindir. Şimdi, vahye aracı olan melekte bu vasıflar aranır da, vahyi temsil edecek olan peygamberde aynı vasıflar aranmaz mı? Evet, Allah (cc), böyle kudsî ve bir o kadar da nezih bir vazifeyi bir sahtekar, bir hırsız, bir sarhoş, bir ırz ve namus düşmanıyla aslâ temsil ettirmez. Böyle âdî ve düşük zaafları, sıradan insanlar bile iğrenç bulurken, nasıl olur da bunlar bir peygamberde bulunabilir.? Ve böyle ayıp ve kusurları peygambere yakıştırabilen müfterîlere nasıl insan ve nasıl akıllı denebilir? Evet kirli insan, paklığın ve berraklığın temsilcisi olamaz. Ve öyle insanlara da peygamber denemez. Tabii peygambere böyle bir kirlilik isnad edene de insan denmez..! Evet, akıl peygamberlerin ma’sûm olmasını gerektirir. Ve yine akıl nebîlerin davasını omuzlamayı kendisine şiâr edinen kudsîlerin de ismet ve günahsızlığı gaye-i hayâl hâline getirmelerini iktiza eder. Hem öyle iktiza eder ki, onlara, günaha girmek cehenneme girmekten daha ızdırap verici olmalıdır!.. İsmet çok önemlidir. Aslında, Enbiyâ-ı izâmda, adetâ hayatlarıyla hep ismetlerini sergilemişlerdir. Muharref kitapların “hezeyan” diyebileceğim birkaç sözü istisna edilecek olursa, zaten peygamberlere günah isnad eden de yoktur. Kur’ân-ı Kerîm, onları o yüce kâmetlerine uygun ele almış ve her zaman birer nezâhet âbidesi olarak gözler önüne sermiştir. Gökte Cebrâîl, Azrâîl, Mikâîl ve İsrâfîl ne ise, yerde de peygamberler odur. Ancak biz, bu yüce kâmetlerden sadece, Kur’ân’ın bize bildirdiklerini bilebiliyor ve isimleriyle yalnız bunları söyleyebiliyoruz. İbrahim Hakkı, onları şiirleştirir ve şöyle anlatır: Nebîler ismini bilmek dediler bazıları vacip, Dahi Yakûp ile Yûsuf, Şuâyb, Lut ile Yahyâ Birinin ismi Zülkifl biri Yûnus nebîdir hem Bu peygamberlerin hemen hepsi, üzerlerine dıştan bir nokta dahi konmamış beyaz kağıt gibidirler. Onlara ne yazıldıysa hepsini Cenâb-ı Hakk, kudret eliyle ve kader kalemiyle insanlara rehber olmaları için yazmış ve insanlığın müşahede, takdir ve istifadelerine sunmuştur. Yukarıda da söylediğimiz gibi, bazı âlimler, onların peygamberlikten önce zellelere ma’ruz kalabileceklerini kabul etmişlerse de, bu görüş az bir grubun görüşü olmaktan öte geçmemiş mercûh, dolayısıyla da mecrûh bir görüştür. İslâm âlimlerinin kâhir çoğunluğu peygamberlerin çocukluk dönemlerinde dahi korunduklarını kabul etmektedirler. Bu görüşü teyid eden birçok nass vardır. 4. Peygamberlerin Ma’sum Olduklarına Deliller Cenâb-ı Hakk, minnet sadedinde Hz.Mûsa (as)’ya şöyle der: “Ey Mûsa! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım” (Taha, 20/39). Bu âyetten anlaşılıyor ki, Allah (cc), Hz. Musa (as)’yı Fir’avun’un sarayına yerleştirmekle, O’nun terbiyesini ne Fir’avun’a ne de Musâ (as)’nın anasına bırakmıştı. Allah (cc), O’nun gözüne başka hayaller girmesin, ruhunu yabancı düşünceler sarmasın diye O’nun terbiyesini bizzat kendisi yapmış ve Hz. Musâ (as)’yı bizzat kendisi yetiştirmiştir. Böyle bir gözetimle yetişen nebî, ma’sum olmaz da başka ne olur ki? Çocukluğundan itibaren O, Allah (cc)’ın gözetimi altındadır ve en iyi bir terbiye ile terbiye edilmiştir. Efendimiz bir hadîslerinde şöyle buyurur:“Bütün doğan çocuklara şeytan temas eder. Ancak bundan Hz.İsâ (as) ve annesi istisna edilmiştir.”357 Yani şeytan, O doğarken O’na dokunamamıştır. Hz.İsâ (as) doğarken dahi Cenâb-ı Hakk’ın koruması altına alınmış bir peygamberdir. Öyleyse, böyle bir nebî hakkında nasıl günah tasavvur olunabilir ki? Allah Resulü hayatında iki defa düğüne gitmeye niyetlenmiş, ikisinde de Cenâb-ı Hakk, O’na bir uyku hali vermiş, ve yolda uyuyup kalmıştır.358 Gitseydi gözlerinin harama bakması muhtemeldi. Demek ki, Allah (cc), O’nu, böyle muhtemel günah sınırına dahi yanaştırmıyor ve koruyordu. Halbuki bu hâdiselerin olduğu sırada O, henüz peygamber olarak vazifelendirilmemişti. O, daha çocuktu. Ka’be’nin tamiri işinde yardım etmeye çalışıyordu. Amcalarına taş ve kerpiç taşıyor ve sırtında taşıdığı taş ve kerpiçler çıplak olan tenini acıtıyordu. Tabii O da bu durumdan rahatsız oluyordu. Hz. Abbas (ra), O’na eteğini kaldırıp omuzuna koymasını tavsiye etti. O devirde bu, herkesin gayet normal saydığı bir hareketti. Efendimiz de öyle yaptı ve dizinden yukarısı biraz açıldı. Daha bir adım dahi atmamıştı ki, sırt üstü düştü ve gözlerini bir noktaya dikti, olduğu yerde donakaldı. Cibrîl, O’na, bu yaptığının doğru olmadığını anlatmış ve “böyle yapmak sana yakışmaz” demişdi.359 Çünkü O, bir gün gelecek, o etekleri örtmek vazifesiyle de vazifelenecekti. İnsanlık O’ndan hayâ ve edep dersi alacaktı. Küçücük bir çocuk da olsa O, Cenâb-ı Hakk’ın husûsi terbiyesi altında yetişiyordu.. evet Allah (cc), çocukken dahi, Habîbi’ni günahtan, hem de günahın en küçüğünden dahi koruyordu... Nasıl geleceğin erkân-ı harpleri, daha harp okullarında iken sicilleri îtina ile tutulur. Sağa-sola kayıp kaymadığı hassasiyetle takip edilir. Evet, kırk sene sonra belli bir noktaya getirilecek bir insan, bütün bu kırk sene boyunca, kırmızıya mı boyandı, maviye mi boyandı, turuncuya mı boyandı, pembeye mi boyandı, bütün hal ve davranışlarında gözetime tâbi tutulur, öyle de Cenâb-ı Hakk, beşerî irşad kurmaylarını, tâ çocukluklarından itibaren böyle takip eder, korur ve onlara günah işletmez. Cumhûr dediğimiz âlimlerin ekseriyetinin görüşü bu merkezdedir. Onlar insanlığın hayırlıları ve insanî faziletlerin de öz ve kaymağıdırlar. Bu kaymak, süt kaymağıdır ve süt içinden süzülerek alınır. Kur’ân-ı Kerîm bize bunu anlatır. “Hayırlılar içinden seçilmiş”, demektir. Yani nebîler, daha işin başında, insanların en hayırlılarıdırlar. Fakat en hayırlıların hepsi, nebî değildir; nebiler, onlar arasında da, en mümtaz olanlardan seçilir. 5. Peygamberler Dışında İsmet Mes’elenin bir başka yönü de “İsmet”, peygamber olmayanlar için de, söz konusu olabilir mi? Yani, peygamberlerin dışında, bazı seçkin insanları da Allah (cc), günah işlemekten korur mu? Yine âlimlerin çoğunluğunu teşkil eden cumhurun bu mevzudaki görüşü, “Peygamberlerden başkasının ma’sum olamayacağı” merkezindedir. Herkes, büyük veya küçük bir günah işleyebilir. Ma’sumiyet, sadece peygamberlere hastır. Efendimiz’in bir hadîsi de bu görüşü teyid etmektedir. Bu hadîslerinde Allah Resulü şöyle buyurur: “Bütün insanlar hata işlerler. Hata işleyenler içinde en hayırlıları da tevbe edenlerdir.”360 Ancak burada bir noktaya dikkat etmek icap eder. Bir insanın farazî ve takdirî olarak hata ve günah işleyebileceğini söylemek, onun bilfiil günah işlediğini söylemek anlamına gelmez. Onun için, peygamberlerin dışında insanlığa kudve ve imam olacak dînî lider ve büyüklerin de Cenâb-ı Hakk tarafından korunabileceğini söyleyebiliriz. Bu 7 Şia’ya ait, “İmam ma’sûmdur” düşüncesiyle de uzaktan yakından alakası yoktur. Meselâ, İmam Rabbânî günah işleyebilir mi? sorusuna hepimiz, “Evet işleyebilir” deriz. Çünkü İmam Rabbânî, peygamber değildir ve farazî olarak da günah işlemesi mümkündür. Fakat acaba İmam Rabbânî, hayatında hiç günah işlemiş midir? İşte bu soruya verilecek cevap yukarıdaki cevap olmayacaktır. Çünkü hiç kimse İmam Rabbânî’nin işlediği küçük bir günahı dahi göstermeye veya ispat etmeye muktedir değildir. Demek oluyor ki, zatında günah işleyebilir olmak, günah işlemiş olmak demek değildir. Cenâb-ı Hakk, bu ma’nâda evliyâyı, asfiyâyı ve kendisine yakın mukarrebîni de korur, onlara da günah işletmeyebilir. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri, evliyânın şâhı ve bütün büyüklerin sertâcıdır. Allah (cc) bu büyük İslâm önderini de korumuş ve muhâfaza etmiştir. Nitekim ona ait menkıbelerde şu anlatılır. Yevm-i şekde insanlar mütehayyirdirler. Acaba yarın oruç tutulacak mı, tutulmayacak mı? Gelir bunu bir veliye sorarlar. O da onlara şöyle der: “Gidin bu gece Geylân’da bir çocuk dünyaya geldi. Anasına sorun, imsak vaktinden sonra eğer o çocuk süt emmişse, bayram yapın, emmemişse orucunuza devam edin.” Giderler ve çocuğun anasına sorarlar. Kadın: “Bu çocuk bugün niçin emmiyor?” diye hayıflanıp durmaktadır. Oradakiler: “Ana korkma, bu çocuk hasta falan değil, sen öyle bir evlat doğurdun ki, o, âleme baba olacak” derler ve oruçlarına devam ederler... Bu bir menkîbedir ve edillei şeriye açısından da kritiğe tâbi tutulmamalıdır. Yine, aynı zatın, yalan söylememek için, kendisini soyan eşkiyaya parasının yerini söylediği de rivayet edilir.361 Allah, kendi yolunda olanları korur, muhafaza eder, onların günaha bulaşmasına mâni olur ki, bir âyette şöyle denilmektedir: "Ey îman edenler! Allah (cc)’tan sakınırsanız, O size iyiyi kötüden ayırdedecek bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah (cc) büyük ve bol ni’met sahibidir” (Enfâl, 8/29). Âyetten de açıkça anlaşılıyor ki, takvâ dairesinde hareket edenlere Cenâbı Hakk’ın husûsi bir koruması söz konusudur. O, müttakilere öyle bir hassâ vermiştir ki, onlar bu hassâ ile derhal iyiyi kötüden ayırdedip günaha girmekten uzak kalabilirler. Başka bir âyette de şöyle denilir: “Ölü iken kalbini diriltip, insanlar arasıürürken önünü aydığimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp da çıkamayan kimsenin durumu gibi midir? İşte böyle kâfirlere işledikleri güzel gösterilmiştir.” (En’âm, 6/122) Allah (cc)’ın dinine omuz veren ve onun yücelmesini hayatına gaye edinen insanlar, bu ahîd ve sözlerinde durdukları müddetçe: ËÓ†«ÓËÚ·ÔË«†» ŸÓÁÚœ ͆«ÔË· †» ŸÓÁÚœ „ÔÂÚ “Siz bana verdiğiniz sözde durun ki ben de sözümü yerine getireyim” (Bakara, 2/40) ilâhî düsturu muvâcehesinde bir muameleye tâbi tutulacak ve Cenâb-ı Hakk tarafından korunacaklardır. Zira Cenâb-ı Hakk, ayrı bir yerde de: “Siz Allah’ın dinine yardımcı olursanız Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar, sizi kaydırmaz” (Muhammed, 47/7) buyurmaktadır. İşte bu türlü teminatla -inşâallah- ihlâs ve samimiyet içinde, Kur’ân ve îman hizmetinde bulunanlar, büyük günahlara girmez; hatta bazan küçüğünden de korunurlar. Fakat onlar hakkındaki teminat, şart ve takdire bağlıdır. Hiçbir kimse hakkında (peygamberlerin dışında) kesin teminat olduğu söylenemez. Ancak, bu türlü koruma ve muhâfaza etmeler birer vak’a haline gelirse, şahıslar hakkındaki ismet tasdiki ancak o zaman olur... Ve biz o zaman; “falan şahsı Cenâb-ı Hakk, günaha girmekten korudu, muhâfaza buyurdu” deriz. Evet, enbiyanın dışındakiler için istikbâle ait teminat yoktur. Peygamberlere gelince onların korunmaları, mazi ve istikbâl, bütün zaman dilimlerini kuşatmıştır. Bir de tecrübe ve müşahede ile sabit olan ma’sumiyet var ki, Cenâb-ı Hakk’ın makbul kullarının Cenâb-ı Hakk tarafından siyanet ve koruma altına alındıkları görülür ve hissedilir. Büyük insanlar bir yana, hepimiz, kendi hayatımıza dikkat etsek, şartları hazırlanmış nice günahlardan, hem de hiç ümit etmediğimiz saiklerle nasıl korunduğumuzu ve nasıl o günahlardan uzaklaştırıldığımızı görür hayret ve hayranlıkla dehşete düşeriz. Ayrıca, sahâbe ve sahâbe yolunu takip eden insanların mazide işledikleri büyük hayırlar, sanki gelecek adına kurulmuş barikatlar gibi, onları günahtan korur ve korunmalarına vesile olabilir ve âdeta, ‰ ÍÓ/Ú· —Ó‰Ó„Ó†«‰‰ÒÓÁÔ†ÂÓ«† Ó‚ÓœÒÓÂӆ ÊÚ†–ÓÊÚ» „Ó†ËÓ†ÂÓ«† Ó«ÓŒÒÓ—Ó âyetinin (Fetih, 48/2) ma’nâsına onlar da dahil edilir. Bunlar bir bakıma, mazideki faziletli davranışlarının hatırına, Cenâb-ı Hakk’ın onları teminat altına alması demektir. Meselâ, bir şahıs belki günah işleyecek veya günaha ait bir yere gidecektir. Allah (cc) onun ayağını kırar ve onu o günah mahalline göndermez. Gözüyle günah işleyecekse gözü görmez, eliyle işleyecekse bu defa da eli tutmaz olur. Bütün bu hâdiselerle ve engellerle Allah (cc)’ın, sevdiği o kulunu koruduğu anlaşılır. Dünya adına gelen o musibetler ise, ukbâsını kurtardığı için bir hiç hükmündedir. Bir hadîs-i kudsîde, mevzûmuzla alâkalı olarak, şöyle buyurulur: “Kulum Bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili olan birşeyle yaklaşamaz. Kulum nâfilelerle Bana yaklaşmaya devam eder. Nihayet Ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.”362 Bunun bir ma’nâsı şudur: Ben ona, hayrı, güzeli, iyiyi gösterir ve onu hep şer, kötü ve fena şeylerden korurum. Gözü olurum, onun gördüğü de, hep hayır olur. İçine ma’rifet damlar ve içinde daima bir hüşyarlık, bir uyanıklık hisseder. Daima Allah (cc)’ı düşünür ve bu düşünce onun içinde adetâ yeşerir. O hep hayrı işitir, iradesi hep hayır tarafına meyleder ve o yönde çalışır. Önünde hayra mâni olacak ne kadar engel varsa ona bu engelleri aşmayı da kolaylaştırırım. O Bana yakındır, günahlarla onun kalbinin ve diğer duygularının yara almasını istemem. Bu hadîs-i kudsî şu sözlerle bitiyor: “Eğer o Benden birşey isterse hemen veririm, iki etmem. Ve bir şeyin şerrinden Bana sığınırsa onu korur muhâfaza ederim.” Demek ki, ister enbiyâ, isterse Allah (cc)’ın sâlih kulları hakkında -diğerlerinin dediği gibi- günah, farazî ve takdirî olarak kabul edilse de peygamberlerin hepsini, sâlih kullarından da dilediğini Cenâb-ı Hakk, korur ve onlara günah işletmeyebilir. Hz. Ömer devrinde bir genç vardı. Bu genç mescidden hiç ayrılmazdı. Sanki o bir mescid kuşuydu. İbadetine dikkatli, nafileleriyle de Allah (cc)’a yaklaşanlardan olduğu her halinden belliydi. Bir ara, Hz. Ömer (ra) bu genci mescidde göremez olur. Zaten, cemâatın bazı mezheplere göre farz, bazılarına göre namazdan bir rükün ve en azından sünnet-i müekkede olmasının ve bir imam arkasında namaz kılmanın hikmetlerinden biri de bu değil mi? İmam, arkasına dönüp cemâatini süzecek ve gelmeyen varsa onu soracak.. bir derdi, bir sıkıntısı olup olmadığını öğrenecek.. hele bu imam Hz. Ömer (ra), cemaat de ashap olursa.. Ömer, cemaât ne kadar kalabalık olursa olsun cemaâtini çok iyi tanır ve adetâ hergün onları kontrol ederdi. İşte bu genci görmeyince de böyle sormuştu: “Acaba falan gence ne oldu, biriki gündür mescidde göremiyorum.” Cemaat önce cevap vermek istememiş ve herkes gözlerini yere çevirmişti. Ömer’le gözgöze gelmemek için. Hz. Ömer (ra), cemaatteki bu garipliği görünce sorusunu tekrar eder ve içlerinden biri cevap verir: “Ey Mü’-minlerin Emiri! Onu, uygunsuz bir yere giden yolda ölü olarak bulduk. Seni üzmemek için hemen namazını kılıp gömdük.” Hz. Ömer, işi anlar. Sanki Ömer’in gözünden perde kalkmış ve genci asıl mahiyetiyle görmüş gibidir. Hâdisenin aslı şudur: Bu genç mescide gelip giderken, evi o yolun üzerinde olan bir kadın, gence musallat olmuştur. Genç bekârdır ve kadın, onu yoldan çıkarabilmek için şeytanın bütün oyunlarını kullanmaktadır. Ancak her defasında genç, ondan gelen tekliflere karşı mukavemet eder, dayanır ve günaha girmekten kurtulur. Ne var ki her insanın bir de zayıf ânı olur. İşte o gün de o gencin zayıf ânıdır. Kadın bütün âşüfteliğiyle ona işaret edince genç dayanamaz ve o eve doğru bir-iki adım atar. Birden dudaklarında, gayr-i ihtiyarî bir âyetin temessülünü hisseder. Yani genç gayr-i ihtiyarî olarak bu âyeti devamlı ve ısrarla okumaya başlar. Önce farkına varmadan diline dolanan bu âyet, farkına vardığında onun işini bitirmeye yetmiştir. O semavî saika gibi gelen âyet şudur: “Onlar ki takvâ dâiresi içinde yaşarlar, kendilerine şeytandan bir tayf, vesvese geldiği zaman hemen Allah’ı hatırlar ve gözlerini hakka açarlar” (Âraf, 7/201). Genç sanki gökten kendisine bu âyetler yeniden nazil oluyor gibi bir ruh haleti içine girer: Niyet ettiği işten dolayı Rabbinden çok utanır, haya eder.. Rabbinin ona olan bunca ihsanını unutup bir an dahi olsa günaha meylinden dolayı ürperir.. ve hele sürçme anında bile Rabbinin onu nefsiyle baş başa bırakmayıp diline saldığı âyetle onu kendisine çevirmesi bu ışık insanı öylesine heyecanlandırır ki, kalb balansı bu lahutî heyecana dayanamaz; O’nu anar ve ötelere yürür. Hz. Ömer (ra), gencin serancâmesini öğrenince hemen onun kabrine koşar. Kabre doğru eğilir ve sesi çıktığınca bağırır: “Ey genç! (Rabbinden korkanlar için iki cennet vardı. Ömer (ra)’in sesine denk gür bir ses daha duyulur ve adetâ makber lerzeye gelir. Bu ses, o gence aittir ve şöyle demektedir: “Ey Mü’minlerin Emîri! Allah bana senin dediğinin iki katını lütfetti.”363 Bu ses, ister bu gence ait olsun isterse onun yerine bir melek konuşmuş bulunsun veya bunların hiçbiri olmasın da, semâ lerzeye gelip bu sözleri söylesin, fark etmez. Genç, Allah (cc)’tan korkmasının mükâfatını iki kat olarak görmüştür. Bu hâdisenin bizim mevzumuzla alâkalı yönü şudur: Şayet bu genç, günah işleyip yıkılsaydı, günahı sadece kendisiyle sınırlı kalırdı. Zira kudvelik ve önderlik gibi bir sorumluluğu yoktu. Halbuki bir peygamber günah işlese cihan yıkılır. Çünkü onlar, cihanları temsil etme mevkiinde bulunuyorlar. Bir genci günahtan koruyan Allah (cc), böyle bir durumda hiç peygamberini korumaz mı? Efendimiz bir hadîslerinde, imânın tadını tatmış olan insanları anlatırken “küfre girmek kendisine cehenneme girmekten daha kötü gelen insan, îmanın tadını tatmıştır” 364 der. Sıradan bir insan düşünün ki, o insanı, Allah (cc), küfürden ve isyandan kurtardıktan sonra, tekrar geriye dönüşü, cehenneme girmekten daha nahoş, daha kerih karşılamaktadır. Onu, bu reaksiyona ve günaha karşı tavır almaya sevkeden âmil de onun îmanından aldığı lezzet ve tatdır. Acaba, peygambere günah isnad eden talihsizler, peygamberin îmanını, bu sıradan insanın îmanı kadar da mı görmüyorlar ki, ona böyle bir isnadda bulunabiliyorlar? Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ki, peygamberlerdeki îman, günaha mâni olacak seviyede olmasın!. Değil peygamberlerin, nice velîlerin dahi böyle korunduğunu görmek isteyenler “Nefehâtü’l-Üns” veya Şârânî’nin Tabakât’ına bir gözatsalar bu onlara yetecek ve yüzlerce velinin, günahlardan nasıl korunduklarını apaçık misalleriyle göreceklerdir. Meselâ, bir velînin önüne yemek getirilir. Fakat yemeğe haram karışmıştır. Velî, lokmayı ağzına alır ve dakikalarca çiğner, fakat bir türlü yutamaz. Anlar ki, bu lokmaya haram karışmıştır. İşte Allah (cc), bir velî kulunu dahi bir tek lokmalık haramından bu şekilde korursa, Nebîsini korumayacağını düşünmek, ne kadar anlayışsızlık ve idraksizliktir, onu siz kıyas edin!. Evet, “İsmet”, peygamberlerden ayrılması mümkün olmayan, peygamberliğe ait bir sıfattır. Her peygamber bu sıfatla serfiraz olarak dünyaya gelir. Veya başka bir ifadeyle, kendisinde bu sıfat olmayan, peygamber de olamaz. Peygamberlerin ismetini ispata geçmeden evvel, Onların ismetine gölge düşürmek isteyen muharref Tevrat ve İncil’-den bazı misâller arzedip, sonra da mes’elenin, Kur’ân düsturlarına göre tahliline geçerek, müfterîlere gereken cevabı vermeye çalışacağız. Ancak burada bir-iki husûsa dikkatinizi çekmeden geçemeyeceğim: 6. İsmet Açısından Geçmiş Kitaplar ve Kur’ân-ı Kerîm Tevrat, İncil ve Zebûr gibi aslı ilâhî olduğu halde tahrife uğrayıp, içlerine beşer kelamı karışan bu kitaplarla, doğruyu bulmak ve bunlarla fikrî istikameti korumak imkânsızdır. Dolayısıyla, bunlarda peygamberlere ait anlatılan, hatta sıradan bir insana dahi yakışmayan kötü tablolar, tamamen bu kitapların tahrif edilmiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Yani, bir ma’nâda, bu kitapların tahrif edildiğine başka hiçbir delil olmasa, bu iftira dolu tablolar, onların tahrif edildiğine delil olarak yeter. Cenâb-ı Hakk, bu kitaplara koruma teminatı vermemiştir. Halbuki Kur’ân hakkında: “Kur’ânı biz indirdik ve onu mutlaka biz koruyacağız” (Hicr, 15/9) buyurarak hem bir ilâhî referansdan hem de korumadan söz edilmektedir. Onun içindir ki, Kur’ân’ın hükümleri kıyamete kadar bâkî kalacağına icma edilmiştir. Çünkü o teminat altındadır. Demek oluyor ki, peygamberler hakkında müracaat edilecek esas kaynak Kur’ân-ı Kerîm’dir. Diğerleri tahrife uğradığından, Kur’ân’ın dediğine ve söylediğine mutâbık olmayan bu söylentilerin bütünü hükümsüzdür. Çünkü o kitaplara, beşerî his ve düşünceler karışmıştır. Peygamberlik ve ismet mevzuunda ise hiçbir beşerin söz söyleme selâhiyeti yoktur. Sadece peygamberlerdir ki, maziye ait bu gibi gaybî mes’eleler hakkında vahye müstenid olarak konuşurlar. Efendimiz’den sonra konuşacak bir başka peygamber de yoktur. Çünkü son peygamber, ne konuşulacaksa hepsini konuşmuştur. Hz. İsa (as) dahi sözü O’na bırakmış ve: “Ben gidiyorum ki, Âlemlerin Efendisi gelsin” demiştir. Bâtılı tasvir bana hiç hoş gelmiyor. Fakat zarûret ölçüsünde, bu tahrif edilmiş kitaplardan birkaç iftira örneği verip geçecek, sonra da mevzuyla alâkalı Kur’ân hükümlerini arzetmeye çalışacağız. İstemeyerek de olsa zikretmek zorunda kaldığımız bu birkaç misâlden dolayı, yine o pak ve tertemiz nebîlerin rûhâniyâtlarına sığınıyor ve beni affetmelerini diliyorum. Onların ismetlerini ispat için bazı bâtıl şeyleri nakletmeye mecbur oldum. 7. Geçmiş Kitaplarda Peygamberlere Atılan Çirkin İftiralar Sifru’t-Tekvîn’in 228’inci sayfasında Hz. Lût Aleyhisselâm’ın kızlarıyla münasebette bulunduğu, içki içtiği, zina ettiği ve neslinin kızlarından devam ettiği gibi hezeyanlardan bahsedilir. Düşünün ki, bu peygamberi dinlemedikleri için Sodom ve Godom, ahalisiyle yerin dibine batmıştır. Allah (cc) Hz. Lut (as) gibi bir nezâhet âbidesini onlara göndermiş ve onlar da O’nun nezâhetiyle alay etmişlerdir. Bundan dolayı da milletçe cezaya çarptırılmışlardır. Acaba, başka hiçbir delil bulunmasa, Hz. Lut (as)’un -ki Hz. İbrahim (as)’in yeğenidir- nezâhetine, şu yerin dibine geçirilen şehirlerin enkazları ve evlerinin yıkık duvarları, delil olarak yetmez mi? Şimdi; içinde böyle satırları barındırabilen bir kitaba ilâhî kitap demek mümkün müdür? Yine, Sifru’t-Tekvîn’in 38’inci babının 228’inci sayfasında, peygamber olma ihtimali olan Hz. İshak Aleyhisselâm’ın oğlu Yahoza’dan bahsedilir. Anlatılana göre, Yahoza, kendi öz oğlunun hanımıyla zina etmiş ve Hz. Davûd (as), Hz. Süleyman (as) ve diğer İsrâil peygamberlerinin nesli, işte bu münasebetsiz münasebetten türemiş ve devam etmiştir. Bütün peygamberlere atılan bu iğrenç iftira, elbette asılsız bir yalan ve uydurmadan ibarettir. Efendimiz, kendi neslinin Hz. Âdem (as)’den başlayarak hep nikâhla devam ettiğini beyan buyurmuşlardır365. Ve yine başka bir hadîslerinde “Bütün peygamberler aynı babanın çocuklarıdır”366 demişlerdir. Mademki Efendimiz’in altın nesli içinde hiç zina yoktur, öyleyse bu hüküm bütün peygamberler için de geçerlidir. Zaten Allah Resûlü, Hz. İbrahim (as)’in torunu değil midir? Bahsi geçen Yahoza da yine Hz. İbrahim (as)’in torunudur.. Peygamber hânesinde zina olmaz. Başkası varken, zinadan doğmuş birinin namazda imâmeti dahi kerih görülmüştür367. Kaldı ki o insan, bütün insanlara imam, yani peygamber olsun. Bu hiç olacak şey mi? Ve yine Sifru’l-Mülûk’un 11’inci babında, Hz. Süleyman (as)’ın hayatının sonuna doğru irtidât ettiği, putlara taptığı söyleniyor. Bir insan ki, peygamberdir ve Allah (cc) ona hem dünya hem de ukbâ saltanatı vermiştir. O da verilen her nimet karşısında şükrünü arttırmış ve o her nimete mukâbil Rabbine, gece-gündüz şükretmekle kendine yakışır ibadette bulunmuştur ki, Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Mesih (as)’e “Ruhü’l-Kudüs” ilâhî nefha ile dünyaya gelen (Bkz. Bakara, 2/87,253, Maide, 5/110; Nahl, 16/102); Hz. İbrahim (as)’e “Allah’ın dostu” (Nisa, 4/125); Hz. Mûsâ (as)’ya “Kelimullah” Allah’ın kendisiyle konuştuğu insan demenin yanında, (Nisa, 4/164; Araf, 7/143); Dâvûd (as) ve ailesine de “Ey Dâvûd ailesi! Kendinize yakışır şekilde Allah’a şükredin” (Sebe, 34/13) diyor ve onları da bu vasıflarla anıyor. Ahd-i Atîk’te, Hz. Dâvûd (as)’un ordusunun kumandanlarından Urya’yı öldürtüp onun karısını aldığından bahsedilir. En âdî insanların bile, rüyalarında görseler tevbe edecekleri böyle âdi bir davranışı, Kur’ân-ı Kerîm’in: Ê ŸÚÂÓ†«‰ÚŸÓ»ÚœÔ†† †“Ne güzel kul” (Sâd, 38/30) dediği bir peygambere isnad eden kitap, nasıl ilâhî kitap olabilir ki, buna zerre kadar ihtimal vermek, peygamberi de peygamberliği de hiç bilmemenin ifadesidir. O Dâvûd ki, gözyaşları yüzünde izler meydana getiren insandır. Hergün onun meclisinde, kalbi Allah aşkından çatlayıp ölen sayısız insan vardır. Dâvûd (as) hep ağlar ve ağlatırdı. O evvahtı. Daima “ah!” eder ve inlerdi. Münibti. Yüzünü Mevlâ’dan asla ayırmamıştı. Sürekli kullukta bulunma onun şiârı olmuştu (Sâd, 38/17). Tuttuğu oruç, en faziletli oruç olarak Allah Resûlü tarafından takdir edilmiştir. Allah Resûlü, ısrarla nafile orucun en faziletlisini arayan sahâbeye, Dâvûd Aleyhisselâm’ın orucunu tavsiye eder. Dâvûd Aleyhisselâm, bir gün yer ve bir gün oruç tutardı.368 O, bir kraldı. Devletin hazinesi her zaman emrindeydi. Fakat hiçbir zaman devlet hazinesinden bir lokma dahi istifade etmeyi düşünmedi. O, el emeğiyle nafakasını temin eder ve evinin ihtiyaçlarını da kendi şahsî kazancıyla karşılardı. Ağzına girecek lokmaya dahi bu kadar hassas davranan ve kulluğu, O’nun mümeyyiz vasfı olan bir Nebî’ye, muharref kitaba bakın ki, en âdi ve en iğrenç bir davranışı yakıştırmaktadır! Dâvûd Aleyhisselâm’ın hayâl dünyası dahi, böyle bir hareketi, bir ân bile olsa ruhunda misafir etmekten, muallâ, müberrâ ve münezzehtir. Değil ki, O, böyle bir davranışa fiilen teşebbüs etmiş olsun... Ve yine Ahd-i Atîk’in akıl almaz iddia ve yakıştırmaları arasında şunu da görürüz; “İsrâil, Allah’la güreşti ve O’nu yendi.” Onların İsrâil dedikleri, Yakûp Aleyhisselâmdır. Batılının aklı gözüne inmiş o materyalist felsefesi, bu kitaplara da o derece sirâyet etmiştir ki -hâşâ- Allah (cc)’ı bir beşer gibi düşünüp peygamberiyle güreştirmektedir. Hz. Hamza (ra), daha müslüman olmadan, Efendimiz’e gelip söylediği bir sözle sanki bunlara cevap vermiştir. Şöyle der: “Ey kardeşimin oğlu! Çölde yapayalnız kaldığım zaman anladım ki, Allah (cc) dört duvar arasına girmeyecek kadar büyüktür.” Şimdi İlâhî olduğu iddia edilen bir kitap düşünün ki, bu kitap, İslâm’a girmeden evvel Allah Resûlü’ne gelip Cenâb-ı Hakk hakkında böyle diyen Hz. Hamza (ra)’nın şuur seviyesine dahi çıkamamıştır. Allah (cc) anlayışı bu kadar kısır olan kitaba nasıl ilâhî bir kitap nazarıyla bakılabilir ki? Şimdi siz gelin de bunların peygamberler için söyledikleri şeylere inanın!.. Hayır, hem Tevrat hem de İncil, Allah (cc)’a ve O’-nun makbûl ibâdı peygamberlere karşı iftira ve inhiraflarla doludur... Evet, bunlardan biri iftira kaynağı, diğeri de inhiraf ağıdır. Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlere yapılan bütün iftiraları reddeder. Zira Kur’ân, mutlak olarak peygamberlere ittibâ etmeyi emretmektedir. Onlar, bütünüyle uyulması gereken önder ve imamlardır ki, Kur’ân da insanlara bunu emretmektedir. Peygamberlerin hepsi, Allah (cc)’ın rızasını bize aksettiren aynalardır. Onlarda zerre kadar gubâr ve toz bulmak mümkün değildir. İşte bu ma’nâya işaret ederek Kur’ân-ı Kerîm bize hep onlara ait güzellikleri anlatır ve Peygamberimiz’e de anlatmayı emreder. Yer yer Kur’ân-ı Kerîm’de, bazı peygamberlerle ilgili söylenenler yanlış anlaşılmış, bu peygamberlere günah ve hata isnadı olarak değerlendirilmiş ve böyle bir düşünce; zaman zaman taraftar da bulmuştur. Tabii ki bu hataya düşenler, ekseriyetle lafızların dar kalıplarına takılıp kalanlar ve biraz da görüş ufku dar olanlardır. Onlar da biraz dikkat ve teemmül, biraz peşin fikirlerden sıyrılma, biraz da İsrâiliyata karşı hazırlıklı olabilselerdi, aynen cumhur-u ulema gibi düşünecek ve Enbiya-i izâm’a karşı daha saygılı olacaklardı. |