C. BİR LİDERDE OLMASI GEREKEN HUSÛSİYETLER

Bir erkân-ı harp, askerî derinliklerinin yanında, aynı zamanda bir liderdir. Onun için bir liderde olması gereken bütün hususiyetler, bir erkân-ı harpte de olmalıdır. Biz bu hususiyetleri birkaç madde içinde özetlemeye çalışacağız:

1. Her lider, seri ve sıhhatli karar verme özelliğine sahip olmalıdır.

Karar verme, yapılacak işlerin esası mesabesindedir. Ancak, her karar isabetli olmadığı gibi, vakitsiz de olabilir. İster gecikme isterse erken verilen kararlar, asla isabetli kararlar değildir. Onun için, bir liderin aldığı kararı, sıradan bir karar olmaktan kurtaran husûsiyet, zamanında ve isabetli alınmış olmasında aranmalıdır.

Çok ani karar verilmesi gereken hayatî anlar vardır. Lider, bu anlarda, sıradan insanlardan ayrılır ve kendi buudunu yaşar. O keskin zekâsıyla âniden karar verir, verdiği karar da tam isabetlidir. Halbuki ekseriyetle acele verilmiş kararlar isabetten uzak olurlar. Çünkü, isabet ve acele birbirinin zıttıdır. İki zıt ise bir arada zor bulunur. İşte bu zor anın adamı liderlerdir. Onlar bu zıtları çok kolay bir araya getirebilirler.

2. Her lider, fıtrî ve yaratılıştan bir şecaat ve cesarete sahip bulunmalıdır.

Cesur olmayan lider olamaz. Lider, gözü kara, yüreği de pek olmalıdır. Zaman gelir o, tek başına kalabilir. Fıtrî cesareti, onu işte o anda zilletten kurtarır. Dâvâsını ve idealini yalnız göğüsleme zorunda bulunduğu böyle bir anda lider, arkasında binlerce insan var gibi davranabilmelidir ki, varılması gereken hedefe ulaşabilsin.

Evet, lider asla ölümden korkmamalıdır. Her şeyden korkan, ürken, saklanmada lider olabilse de, sevk ve idarede asla lider olamaz...

3. Lider asla gevşemeyen bir irade insanıdır. O’nun, kararından dönmesi veya inancından taviz vermesi kat’iyen düşünülemez. Ümit onun ayrılmaz dostu, ye’s ise, rüyalarına dahi misafir etmeyeceği baş düşmanıdır. Karşısındaki engel, ancak sonsuzlukla ifade edilebilecek cehennem dahi olsa, lider onu rahatlıkla atlayıp geçebilecek bir metafizik gerilime sahip olmalıdır. Zaten başka türlü kitleleri nasıl cezbedip arkasından sürükleyebilecektir ki? Evet, lider, tersyüz edilemeyecek bir irade insanıdır.

4. Lider, mes’uliyetinin şuurunda olan insandır.. ve sorumluluk duygusu onun ayrılmaz bir parçasıdır. Etrafındakiler teker teker dağılsa, o yine bu sorumluluk duygusuyla tek başına ideali olan o ağır yükü omuzlayıp götürmeye çalışır. Evet o, kendisinin bu denli mes’ul olduğuna inanır. Hiçbir engel ondaki bu inancı zaafa uğratamaz. Öyle ki mes’uliyet duygusu âdetâ onda, bir fikr-i sabittir.

5. Lider, ileri görüşlü ve zaman üstü olmak zorundadır. O seneler sonra vuku bulacak istikbâle ait bütün hâdiseleri, mâzide olmuş hâdiseler berraklığıyla gören sezen ve vereceği hükümleri bu anlayış içinde veren insan demektir. Yoksa bugün söylediklerini yarın ve yarınlar nakzediyorsa, o aklı başında insanlar için hiçbir zaman inandırıcı olamaz.

Lider, ileriyi görmelidir ki, vereceği kararlar da nihaî olsun. Yoksa, hâdiselerin yelpazesine göre karar vermek mecburiyetinde kalır ki, o da müntesipleri arasında daima fikir ayrılıklarına ve düşünce farklılıklarına sebep olur. Bu ise, sürekli yıkım getirir. Daha önce bir araya gelmiş ve bir cemaat meydana getirmiş insanlar, her an değişen kararlar karşısında cemaat olma keyfiyetini kaybederse, ayrı ayrı fikir ve düşüncenin bağlısı fertler durumuna düşerler. Öyle ise lider, ferâset ve basiretin süt kardeşi olmalıdır..

6- Lider, ruhunda istikrarlı olan insandır. O hiçbir hadise karşısında vaziyet değiştirmeyecek kadar sağlam karakterlidir. En büyük muvaffakiyetlerinde mağlup bir insanın ruh haletini sergiler, yenilgilerini de nefis muhasebesi adına değerlendirir.

Lider, nefsaniyet çeperini aşmış ve işin başındaki sadeliğini, hayatının sonuna kadar sürdürebilmiş bir bahtiyardır. O hayatını adetâ bir musikî ahengi içinde yaşar ve başladığı her işi başladığı perdede bitirir. Hatta Mustafa İsmail’in, Kur’ân tilavetinde yaptığı gibi- iyi bir lider, hayatını daha bir üst perdede noktalar. Merhum Mustafa İsmail, Kur’ân-ı Kerîm okumada eşine az rastlanan böyle bir performans gösterirdi. Çok defa başladığı perdenin üstünde okumasını bitirirdi; ki zannediyorum az insana nasip bir mazhariyettir.

Şüphesiz bir liderin bu özelliğe sahip olabilmesi için onda, çok engin bir tevazu anlayışının bulunması gerekir. Böyle olmalıdır ki, ilk günlerini ve ilk arkadaşlarını unutmasın!

7- Lider, insan sarrafıdır. O idaresi altındaki insanları herkesten çok daha iyi tanır. Kimi nerede, ne kadar ve ne maksatla kullanacağını; kime hangi işi gördüreceğini bilmeyen ve bunda isabet kaydetmeyen insan, kat’iyen iyi bir lider olmak şöyle dursun, sıradan bir idareci bile değildir.

Lider bir işe en layık kim ise.. onu en iyi tesbit eden ve vazifelendirdiği insanları sonuna kadar aynı işte tutabilen.. yaptığı bu icraatında geriye adım atmaya zorlayacak herhangi bir pürüzle karşılaşmayan insandır ki, o, adetâ istîdat ve kabiliyetleri tartan bir mihenk taşıdır ve yanılma payı da beşer olduğunu hatırlatacak kadar azdır.

8- Lider, ra’iyetinin her ferdi, kendini ona en sevgili bilecek kadar insanları seven ve onlar tarafından da aynı ölçüde sevilen seçkin ruhtur. Hem onun ra’iyyetine, hem de ra’iyyetinin ona güveni tamdır.

9- Lider, hayatının hiçbir devresinde töhmet örsüne yatmamışdır. Onun için, onun istikbâlinde tenkit çekicinden sızlanacağı tek hâdise yoktur. Onun mazisi yaşadığı gün kadar aydınlıktır.. evet, kim hangi garaz veya iyi niyetle araştırırsa araştırsın, onun mazisinde, yüzünü kızartacak bir tablo bulamaz. Bütün dünya hasım kesilse -iftira veya yalana başvurmadıkça- onun iffet ve ismetine toz konduramazlar; onun hayatı hep istikamet içindedir.

10- Lider, çok yönlü bir insandır. Ve, her yönüyle de cemiyet içinde temayüz etmiştir. Onun karakter dünyasında zaaftan eser yoktur. Bütün irdelemeler sadece onun bu yönünü göstermeye hizmet eder..

Cihan tarihinin kaydettiği efsânevî liderler vardır. Fakat bunların hiçbirinde, yukarıda sıraladığımız hususiyetlerin bütününü görmek mümkün değildir. Hatta birkaçını dahi, kendinde toplamış lider sayısı oldukça azdır.

Büyük İskender, Anibal, Napolyon, Hitler ve bizim cephemizden, Fatih, Yavuz, Yıldırım, Celâleddin-i Harzemşah, Selahaddin-i Eyyûbî, Tarık b. Ziyad ve kırk yıl Rus’a karşı kavga veren Şeyh Şâmil gibi büyük dâhî ve liderler, elbette kendi çaplarında büyüktürler; ancak, yukarıda sıraladığımız maddeler zâviyesinden bir değerlendirmeye tâbi tutulacak olurlarsa, bunlardan hiçbirinin Liderler Lideri Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın sözü edildiği yerde, isimlerinden bile bahsedilemez.

Evet, yeryüzünde bütün hususiyetleri ve onda bulunması gereken bütün özellikleri en üst seviyede ve eksiksiz nefsinde toplayan tek bir lider ve bir tek önder vardır; o da hiç şüphesiz Hz. Muhammed Mustafa (sav)’dır. Öyledir, çünkü O Resûlullah’tır. Yaptığı bütün icraatı, Cenâb-ı Hakk’ın te’yîdi altında gerçekleştirmektedir.

1. Hayatına Kısaca Bir Bakış

O’nun verdiği bütün kararlar, gayet süratli ve isabetliydi. Hayatında, hiçbir kararı fiyasko ile neticelenmemişti. Nitekim yukarıda bunun müşahhas misallerini uzun uzadıya anlatıp naklettik. Bilhassa Uhud ve Huneyn’de, nasıl süratli ve isabetli kararlar aldığını ve ordusunu mutlak bir hezimetten kurtarıp şanlı bir zafer kazandığını altını çizerek ifade etmeye çalıştık.

O, fıtraten cesur ve şecaat sahibiydi. Tek başına bütün insanlığa meydan okurcasına, uzun, çetin ve çetrefilli bir yola çıkmışdı. Ne fertlerden ne de cemaatlerden korkmadan, çekinmeden yoluna devam etmişti. Hatta, bazen orduda bir bozgun olunca o atını mahmuzlar, düşmanın üzerine yürür ve bunu yaparken de zerre kadar korku alâmeti göstermez-di284. Hatta, Hz. Ali (ra) gibi bir şecaat kahramanı, “Biz harp meydanında korktuğumuz zaman Allah Resûlü’nün arkasına sığınır ve itmînana kavuşurduk” diyor285. O, bir gün, bir ağacın altında istirahat ediyordu. Cesur bir düşman, O’nun yanına kadar sokuldu ve kılıcını kaldırdı, tam vuracaktı ki Allah Resûlü gözlerini açtı. Bu cüretkâr adam Allah Resûlü’ne: “Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” dedi. Efendimiz ise, kılını dahi kıpırdatmadan gayet sakin: “Allah (cc)” dedi. Adam, Allah Resûlü’nün bu büyüleyici cesaretinden ürperdi ve farkına varmadan elindeki kılıcı yere düşürdü. Bu defa kılıcı Allah Resûlü aldı ve aynı soruyu ona sordu. Adamın, aman dilemekten başka çaresi yoktu286. İşte Allah Rasûlü’ndeki cesaret buudu ve işte baş döndüren o büyük teslimiyet!

Medine’de bir gürültü işitilmişti. Herkes heyecan ve korku içinde, yollara dökülmüş gürültünün mahiyetini anlamaya çalışıyordu. Biraz sonra gözler beliren bir toz bulutuna ilişdi. Toz bulutu yırtılınca arasından süzülüp çıkan İki Cihan Serveri’ydi. “Korkulacak birşey yok” diyerek herkesi teskin ediyordu.287

İlk defa sesi, O işitmiş ve herkesten evvel Ebu Talha (ra)’nın atına binip süratle sesin geldiği yöne gitmiş.. tesbit etmiş ve dönmüşdü. Hatta Ebu Talha’nın o yürümeyen atı, üzerine Allah Resûlü binince o gece sevincinden âdeta rüzgâr kesilmişti288. Tek başına, herkesi titreten bir gürültünün üzerine yürüyen Allah Resûlü, normal insan normlarını aşan bir harikuladelik sergilemektedir.

Mağarada Hz. Ebu Bekir (ra), O’nun adına endişelenince “İki kişi hakkında zannın nedir ki, onların üçüncüsü Allah (cc)’tır” demiş.. kendi hakkında endişelenen bir sinenin çıldırtan endişelerini teskin etmişti289. Zaten evinden ayrılıp, gözü dönmüş düşmanların arasından çıkıp gidişi de apayrı bir cesaret destanı değil miydi?

O’nda, her zaman sarsılmaz ve sağlam bir irade vardı. Bu iradenin tersyüz edilmesi mümkün değildi. Çünkü O’ndaki iradeyi Cenâb-ı Hakk, gizli meşietiyle biledikçe bilemişti.

2. Ulaşılamayan Ululuk

O, daha doğmadan babası vefat etmiş ve yetimliği tâ anne karnından başlamıştı. Dolayısıyla da babadan gelecek destek ve bu desteğin insan üzerinde hasıl edeceği gevşeklik, O’nun için hiçbir zaman söz konusu değildi. Zaten O’nun davası bir yönüyle iradeye fer kazandırma davasıydı.

Altı yaşında da annesi vefat etmişti. Halbuki bir insana, annesi kadar destek olan veya bir insanda uzun süre kendi desteğini, anne kadar hissettiren ikinci bir varlık yoktur. Şimdi, bu mübarek destek de O’nun elinden alınmıştı. Hâdi-seler O’nu törpülüyor ve İki Cihan Serveri’nin iradesi, her geçen gün biraz daha kuvvet kazanıp ışıldıyordu.

Sekiz yaşında da dedesini kaybetti. Öyle bir dede ki, o bütün Mekke’nin ve Mekkelinin de desteğiydi. Şimdi o da bir seher yıldızı gibi kaybolup gitmişti.

Bütün bu hâdiselerle Allah (cc), O’na güven kaynağı olarak sadece Zât’ını nazara veriyor.. ve buna gölge düşürecek her şeyi çekip elinden alıyordu. Evet O’nu, O destekleyecek ve semavî te’yidâtıyla O terbiye edecekti. Belki her destek ve kâide çekildikçe, Allah Resûlü, beşeriyetinin gereği bir sarsıntı geçiriyordu; ancak ileride yükleneceği o büyük vazifeyi yüklenebilmesi için, irade yönüyle de O’nun bilenmesi gerekiyordu. Tâ ki bir gün bütün dünya, O’nun altından çekilse ve O boşlukta kalsa zerre kadar irkilme ve tereddüt geçirmesin!.. Eğer O, bu olmamış şeye ma’ruz kalsaydı, hiçbir şey olmamış gibi o yine yerli yerinde olacaktı.. Şayet böyle olmasaydı, Uhud’daki o sarsıntılı dönemden sonra, O’nun düşmanı takip emrini vermesi nasıl mümkün olacaktı ki? O öyle bir iradeye sahipti ki hem kendisi, hem de ashâbı, o derece yaralı ve yorgun olmasına rağmen düşmanı takip ediyor ve kendisi en önde gidiyordu...

O’nun hayatının tek lahzasında dahi panik yoktur. Herbiri başlı başına birer arslan, en cesur sahâbenin dahi sağa sola kaçıştığı devrede O, yerinden bir adım dahi kımıldamamıştır. Evet, O’nda öyle çelikten bir irade vardı.

Mekke’de çekmediği sıkıntı kalmamıştır ama, O, sarsılmamış.. hanımı, amcası peşi peşine vefat etmiş ki her ikisi de O’nun en büyük destekçisiydi O’nda yine zerre kadar bir ümitsizlik ve kararsızlık olmamıştır.

Taif’de taşlanmış, başı-gözü yarılmış ve bu esnada, melekten bir teklif almış: Eğer Allah Resulü müsade ederse, Cibrîl, dağı Taiflilerin başına geçirecektir. İşte o esnada bile, mübarek vücudunu kan içinde bırakan bu insanlara karşı iradesinde bir gevşeme olmamış; aksine “hayır” demiş ve meleğin teklifini reddetmiştir290. Aman Allahım! Bu nasıl iradedir ki, bu kadar zor durumda dahi, kararlılığından kıl payı inhiraf etmemektedir. İşte bu liderle ölüme gidilir ve işte bu lider için her şey fedâ edilir. Çünkü insan böyle bir liderle yolda kalmayacağını çok iyi bilir. Darda kaldığı zaman arkadaşlarını terkedebilen, dün, uğruna binlerce insanın öldüğü karar ve prensipler, şimdi aynı fedakârlığı ondan beklediğinde bu prensip ve kararlardan tavizler verebilen iradesi küflenmiş insanlar nasıl lider olabilir ve bunların arkasından nasıl gidilir ki! Zaten günümüz insanını da sukutu hayâle uğratan, bu türlü -sözüm ona- liderler değil mi?

O, sapsağlam mes’ûliyet insanıydı, dipdiri bir irade kahramanıydı; O’na inen Kur’ân, dağlara inseydi, onları paramparça ederdi. O, müthiş bir sahib-i iradeydi.

Tebliğ vazifesiyle vazifelendirilmişti. Teker teker insanlara Allah (cc)’ı anlatacaktı. Bu, âdeta yumurta kabuğu ile okyanusları boşaltmak kadar zor bir işti. Fakat Allah Resûlü, tereddüt etmeden bu işin altına girmiş.. Fertleri insanî melekeleri ile yakalamış ve onların gönüllerine yıkılmaz tahtlar kurmuştur.

İslâm’ı tebliğ, O’nun varlık gayesi olmuştu. O, âdetâ, ne dünya ne de ukbâ endişesi taşımıyordu. Cennetleri seyretme, kâb-ı kavseyne ulaşma dahi O’na vazife mes’ûliyetini unutturmamıştı. Yıldızların kaldırım taşı gibi ayağının altına serildiği o yerlerden, çile ve mihnet dolu bu dünyaya dönmüş ve bizimle olmuştu. Çünkü, O, mes’ûliyetini vücudunun bütün zerreleriyle duyan, hisseden bir insandı. O’nda öyle bir mes’ûliyet anlayışı vardı ki, bir gün: “Âh keşke, kesilip biçilen bir odun parçası olsaydım”291 diyecek kadar insan olmanın yüklediği mes’ûliyetin ağırlığıyla her zaman inim inimdi. Sözü uzatmaya ne hacet! O daha henüz bezleri arasında bir çocukken “ümmetî, ümmetî” diyecek kadar kendi vazifesine göre programlanmış bir insandır. O’nun mahşerdeki iki büklüm hali de bu sorumluluğun bir uzantısı292. Zaten böyle bir mes’ûliyeti yüklenmeye O’ndan başka kim tâkat getirebilirdi ki! O, ilk insandan son insana kadar âdetâ bütün insanlığın mes’ûliyetini yüklenmiş gibi idi.

Allah Resûlü, zaman ve mekanın dar buudlarını aşan bir görüş ve ferâsete sahipti. Bu da bir şey mi? O’nun bakışları her zaman ebedî âlemin yamaçlarını seyrediyordu. Daha dünyada iken cenneti, cehennemi, sıratı ve mahşeri bütün teferruatıyla anlatan O değil miydi? Görüyor ve gördüklerini söylüyordu293. Ayrıca, O’nun sıdkını konu edindiğimiz yerde de ısrarla üzerinde durduğumuz gibi, istikbâle ait söylediklerinin hiçbiri, O’nu, sözlerinde yalancı çıkarmamıştı. O ne dediyse vakti ve saati geldikçe hepsi zuhur etmiş bir kısmı da zuhur etmeyi bekliyordu.294

O’nun ileri görüşlü oluşunu anlatma bakımından Hudeybiye çok mühimdir. Ve biz bu hususa yukarıda tafsilâtıyla yer verdik zannediyorum.

3. Değişmeyen İnsan

İki Cihan Serveri, işe nasıl başladı ise hayatının seyrini hep aynı ölçü ve aynı disiplin içinde geçirmiştir. Mekke’de etrafında sadece bir köle, bir kadın, bir çocuk ve bir hür insanın bulunduğu devrede, O’nun tavır ve hareketleri ne ise, Vedâ Haccı’nda yüzbini aşkın insanın gözünün içine baktığı devredeki tavır ve hareketleri aynıdır. Hatta tevâzuu, fetih ve muzafferiyetlerin, sağnak sağnak O’nu ıslattığı dönemlerde daha da enginleşmiş ve tevazu kanatlarını yerlere kadar indirmiştir.

Hayatı boyunca değişmeyen tek lider O’dur. Bakın ki başından bu kadar sıkıntılar geçmiş ve bu sıkıntıların çoğuna da, doğrudan doğruya etrafındakiler sebebiyet verdikleri halde, O, kat’iyen yeni bir tavır belirleme zaafına düşmemiş, onlara karşı hep ilk davrandığı ölçüde davranmıştır.

Dost halkasına yenilerin ilhâkı ve bunların arasında hakikaten emsalsiz insanların da bulunması, O’na eski dostlarını ve dostluklarını kat’iyen unutturmamıştı. O başta nasıldı ise hep öyle kaldı.

4. Eşsiz Mahviyeti

Bir gün ashâbıyla oturmuş, yemek yiyordu. Oradan geçmekte olan bir kadın, O’na laf attı: “Oturmuş da köle gibi yemek yiyor” dedi. Ve Allah Rasûlü tavrını değiştirmeden cevap verdi: “Evet benden güzel köle mi olur! Ben Allah (cc)’ın kölesiyim.” Sonra bu kadın aynı yüzsüzlüğüne devam ederek: “Kendisi yiyor da bana yedirmiyor”, dedi. Allah Rasûlü onu da sofraya buyur etti. Kadın: “Hayır” dedi, “ben senin ağzındaki lokmayı istiyorum.” Allah Rasûlü ağzındaki lokmayı çıkardı ona verdi.. orada bulunanlar yemin ederek söylüyor ki, o kadın ağzına bu lokmayı koyduğu andan itibaren Medine’nin en iffetli kadınlarından biri haline geldi...295

Yine bir gün karşısında titreyen adama baktı ve şöyle buyurdu: “Kardeşim titreme! Ben de senin gibi kuru ekmek yiyen bir kadının çocuğuyum...”296

Melek geldi ve sordu: “Kul peygamber mi, melîk peygamber mi olmak istersin?” Cibril kulağına fısıldadı: “Rabb’ine karşı mütevazi ol!” Ve, Allah Rasûlü cevap verdi: “Bir gün aç yatıp tazarru eden, diğer gün tok olup şükreden bir kul peygamber olmak isterim...”297

Bütün bunlar olurken, dünyanın dört bir yanından gelen ganimet ve hediyeler O’nun ayaklarının altına seriliyordu. Fakat O, şahsı adına bunların bir zerresinden bile istifadeyi düşünmüyor, gelenlerin hepsini ashâbına dağıtıyordu. O’nun bu tavrı; bütün bir hayat boyu hiç mi hiç değişmemişti. Daha ne diyeyim, Mekke fethinde başını o kadar eğmişti ki, arşa değen baş, orada semerin ka’şına değecek kadar eğilmişti...298

Sa’d b. Muâz (ra) gelirken, yanındakilere: “Efendiniz için ayağa kalkın”299 diyordu . Halbuki sahâbe ne zaman O’nu görse ve ayağa kalksa: “Acemler gibi ayağa kalkmayın”300 hitabıyla karşılık veriyordu.

Mi’rac esnasında bütün peygamberlere imam olmuş ve onlara namaz kıldırmıştı301. Ancak bu mazhariyet, O’nu yine değiştirmemiş.. ve: “Beni, Musa b. İmran (as)’a tafdîl etmeyin”302 demişti. Ve bir başka seferinde de: “Beni, Yunus b. Mettâ (as)’ya tafdîl etmeyin”303 diyecekti...

Gayb âlemine ait perdeler, nice kere O’nun gözünün önünden kalkmış ve O verâların verâsını müşahede etmişti. Ancak Hz. Aişe (r.anha)’nin odasında ilâhî söyleyen cariyeler: “Bizim aramızda öyle bir Nebî var ki, yarın ne olacağını bilir” dediklerini duyunca, onları derhal susturmuş: “İlle de birşey söyleyecekseniz, doğruyu söyleyin”304 buyurmuştu.

Evet, bir ömür boyu âhenk ve tavırlarını değiştirmeyen tek bir insan, tek bir lider vardır; o da hiç şüphesiz, Hz. Muhammed Mustafa (sav)’dır.

5. Kabiliyetleri Keşfetmesi

İdaresi altındakileri tanımasında da O’nun eşi-menendi yoktu. Habeşistan’a hicret edileceği zaman, hicret edecekleri ve başlarında onları idare edecek şahsı seçmesinde müthiş bir isabet vardı. Cafer b. Ebi Talib (ra), Necaşî’nin huzurundaki hizmetleriyle bu isabetin âdetâ mührü gibidir.305

Medine’ye ilk gönderdiği mürşid, Mus’ab b. Umeyr (ra)’di. Mus’ab icraatıyla Allah Rasûlü’nün değişik iş ve vazife için insan seçimindeki isabetini tasdik eden bir sadık şahittir. O gün, Medine de Mus’ab gibi ince bir insan gerekliydi ve Allah Rasûlü onu göndermişti.306

Hicret esnasında, O’nun yatağına birisi yatmalı ve müşrikleri oyalamalıydı. Belki o esnada Allah Rasûlü’ne gelecek darbeler ona gelecekti. Böyle bir durumda oraya Hz. Ali gibi bir kahraman gerekliydi ve o seçildi.307

Mağarada O’na kim arkadaş olacaktı? Medineliler ilk defa O’nu kiminle görmeliydiler. O hep ikinci adam olma durumunu muhafaza eden Hz. Ebu Bekir (ra) olmalıydı ve öyle oldu308. Allah Rasûlü işin başında Ebu Bekir (ra)’i hangi makam ve mevkiye yerleştirdiyse, hayatının sonuna kadar Ebu Bekir (ra) orada oturdu. Çünkü ilk seçim, çok isabetli ve yerinde yapılmıştı.

Zaten, teker teker bütün raşid halîfelerde, O’nun yaptığı seçimin ve yerleştirmenin izi vardır. Birinci halife Ebu Bekir, İkinci Ömer, üçüncüsü Osman ve dördüncüsü de Ali (r. anhüm) olmalıydı. Çünkü kaderin çizdiği ömür sınırı, böyle olmasını gerektiyordu. Belli ki, bu sıralama ilâhî bir tasnifle yapılmıştı.

Ebu Dücâne (ra)’ye verdiği kılıçtan tutun da309 Nuaym b. Mes’ud (ra)’a verdiği Kureyş ile Yahudilerin arasını bozma misyonuna kadar310 bütün icraatında o, hep işi ehline verme prensibiyle hareket etmiş ve bunda da muvaffak olmuştu.

Huzeyfe’ye sır verilirdi ve O, sırlarını ona verdi311. Mekke’de istihbarat adına amcası Hz. Abbas (ra)’ı kullandı ve Hz. Abbas bu işi layıkıyla başardı.312

Kumandan tayin ettiği şahıslardan, ellerine mektup verip krallara gönderdiği murahhaslara, ilim adamı olsunlar diye Suffe’ye kabul ettiği talebelerden zekat amillerinin intihabına kadar hâdiseler hep O’nu doğruluyordu.

Evet, bir lider için vazife ve sorumluluk yüklenecek insanları tanıma çok mühimdir. Tarih, bu mevzuda liderlerin yaptığı nice hatalardan bahseder. Yanına yaklaştırıp en yakını yaptığı insanlardan ihanet gören liderlerin sayısı hiç de az değildir.

Erkam b. Ebî Erkam (ra)’ı, Allah Rasûlü daha ziyade malî işlerde kullanıyordu. Hz. Ebû Bekir (ra) ve Hz. Ömer (ra) devrinde de o aynı işlerde istihdam edildi. Hz. Osman (ra), kendi malından yaptığı infakla biraz yakın akrabasını gözetiyordu. Ne var ki onun bu cömertliği, başkaları tarafından yanlış te’vil ediliyor ve Ümeyyeoğulları beytülmâldan destekleniyor zannediliyordu. Böyle bir töhmet altında kalmamak için Erkam b. Ebî Erkam (ra), Hz. Osman (ra)’a müracaat ederek hazinelerin anahtarını teslim etti. “Halk senin kendi malından verdiğini yanlış anlıyor, ben böyle bir itham altında maliye işlerine nezaret edemem” dedi ve ayrıldı.. kendi isteğiyle ayrılıncaya kadar da tam çeyrek asır aynı görevde kaldı.313

6. Gönüllerdeki Sevgili

O, seven ve sevilen bir liderdi. Öyle ki, her fert kendini O’na en sevgili sanırdı. Yine her fert kendini O’nu en çok seven insan olarak kabul ederdi.

Seviyordu.. vefatına yakın kaç defa mescidde ashâbına dönmüş ve onları teker teker süzerek hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Çok iyi biliyordu ki, bir müddet sonra yine onlarla beraber olacak, ama; şu şehâdet âlemine ait beraberlik yakında sona erecekti. O’nun Refiki â’la’ya yükselme vakti gelmişti ve semâ ehli, sabırsızlık içinde O’nu bekliyordu. O ise bir vefâ âbidesi olarak, ashâbından ayrılacağı için gözyaşı döküyordu.314

Ashabını seviyor ve mahremlerini koruduğu gibi koruyordu. “Sakının ashâbımdan ve onlara uygunsuz söz söylemeyin”,315 “Benim ashâbım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uysanız hidâyeti bulursunuz”316 Ve daha nice sözleri, bu sevginin, bu korumanın deliliydi.

Aynı zamanda seviliyordu. Hem de delicesine seviliyordu. Zaten O’nu sevmek, imanın kemaline delil değil mi? En kâmil imana sahip olan sahâbe de, O’nu en mütekamil seviyede seviyordu.317

İdam sehbasında Hubeyb’e sorarlar: “Şu anda senin yerinde O’nun idam edilmesini ister miydin?” “Evet” dese kurtulacaktı. Ama o, bir sahâbedir ve kendisine yakışan cevabı verir: “Hayır, vallahi. Değil benim yerime O’nun idamı, benim kurtuluşuma mukabil, O’nun ayağına bir dikenin batmasına dahi razı değilim.”318

Sa’d b. Rabî (ra), aldığı yaralarla şehit olmak üzeredir. Son anını yaşarken, sözleri şunlardan ibaret: “Allah Rasûlü’ne selâmımı söyleyin. Yemin ederim şu anda Uhud’un ardından cennet kokusunu duyuyorum. Kavmime de söyleyin, onlardan bir fert hayatta kaldığı müddetçe, Resûlullah’a birşey olursa, Allah (cc) karşısında bunun hesabını veremezler, bunu çok iyi bilsinler!”319

Sümeyra (r.anha) harp meydanında delicesine O’nu arıyor ve “Eyne Rasûlullah”, “Rasûlullah nerede?” diyordu. O’nu görünce de, atının terkisinde kocasını ve iki çocuğnun nâ’şı olduğu halde dönüyor ve: “Bundan sonra bütün musibetler bana çok hafif gelir, değil mi ki, sen hayattasın, Ya Rasûlullah!” diyordu.320

Nesîbe (r.anha), elinde kılıç Allah Rasûlü’nü müdafaa ederken gözü kimseyi görmüyordu. Efendimiz ona oğlunu gösterip: “Oğlunun yardımına koş” deyince, bir oğlu olduğunu hatırlıyor, hemen koşup oğlunun yarasını sarıyor, ardından da oğlunun sırtına vurup “Haydi yavrum, Rasûlullah’ı müdafaa et!” diyordu.321

Hz. Ebû Bekir (ra), Allah Rasûlü’nü müdafaa ederken dayak yiyor, komaya giriyor. Başucunda annesi, oğlunun gözlerini açacağı ânı bekliyor.. bekliyor ama, o gözlerini açar açmaz sevdiğini arıyor ve soruyor: “Rasulullah’a ne oldu?” Anası bir kaşıkla çorba içirmek isteyince de o büyük dost, elinin tersiyle çorba dolu kaşığı itiyor ve: “Bana Rasulullah’tan bir haber getirmedikçe ağzıma bir lokma almayacağım”322 diye yemin ediyor.

Daha yüzlercesiyle bütün bu misaller göstermektedir ki, Allah Rasulü, ashâbı ve bütün ümmeti tarafından ölesiye sevilmektedir.

İşte O, bu sevgi hâlesi içinde etrafındakilere fevkalâde güveniyordu. O’nun kapısında nöbetçi, O’nun kapısında inzibat yoktu323. Çünkü herkes O’ndan, O’da herkesten emin bulunuyordu.

7. O (sav), Daha Baştan Masumdu

Allah Rasulü’nün mazisi tertemizdi. Rasulullah’tan kendisini töhmet altında bırakacak tek davranış sâdır olmamıştı. Hz. Ebu Bekir (ra), Efendimiz’in çocukluk arkadaşıydı. Eğer O’nda, ayıp ve kusur kabul edilebilecek bir fiil ve hareket görseydi, daha o, nübüvvetini ilân eder etmez, hiç ilk inanan insan olur muydu? Ve O’nun bu tertemiz ahlâkına vurulmuş olan Hz. Hatice Validemiz (r.anha) de, kendisini isteyen o kadar tâlipli varken, Allah Rasûlü’ne tâlip olmuştu. Hz. Hatice (r.anha), tâhir ve tertemiz olan Allah Rasûlü’ne denk bir zevce olmak için çırpınıp durmuş ve hayatının sonuna kadar da sadakat içinde yaşamıştır.

O’nun ahlâk ve fazileti, daha kendi devrinde dillere destandı. Mekkeli bi’set’ten evvel de O’nu “emîn” insan olarak tanıyordu324. Doğruluğu ve ahde vefası herkesçe müsellemdi. Bunu Ebû Cehil de, Ebû Leheb de biliyor ve itiraf ediyordu. Onların aşamadıkları noktalar başkaydı. Yoksa, bütün düşmanları biliyorlardı ki, O doğru söylüyordu.325

Günahsızlık O’nun ayrılmaz bir parçasıydı ve O hep mâsûmdu. Hiç günah işlememeşti. İnşallah, O’nun bu sıfatına ileride tafsilatıyla temas edeceğiz.

Sir William Muir diyor ki: “Hz. Muhammed (sav) üstün bir şahsiyet ve mümtaz bir fazilet âbidesiydi. Hayatında bir kere olsun, seviyeli insanların bayağı göreceği bir davranışta bulunmadı. Halbuki O, devlet kurdu, devletler yıktı. Bunca hengame içinde dahi hep edep âbidesi olarak yaşadı ve nezih bir hayat sürdü...”

O, insanî zaaflardan münezzeh ve müberrâ idi. Çok yönlü ve mükemmel bir isti’dât ve kabiliyete sahipti. Bu kadar mükemmel bir isti’dat ve kabiliyet ise, ancak peygamber olurdu. Çünkü, diğer pâyelerin hiçbiri için O’ndaki isti’dat ve kabiliyetler -bu çapta olmak şartıyla- gerekli değildi. Mesela O, sadece bir ticaret adamı olsaydı. O’nun ticarete olan yatkınlığı, en üst seviyede bir tüccar olmasına yeterdi. Bu durumda ise, O’nun siyasî ve askerî dehâsı, zemin bulamadığından dolayı kullanılmamış olacaktı. Halbuki O, iyi bir tüccar olmanın yanında, aynı zamanda mükemmel bir idareci ve seçkin bir erkânı harpti. Mes’eleyi sadece bu gibi meslek dallarıyla sınırlandırmak da doğru değildir. O, bütün insanlığı bağrına basacak çapta yaratılmıştır. Böyle bir isti’dat ise ancak peygamberlerde olur. Yoksa O’ndaki isti’dat ve kabiliyetlerin abes ve boş yaratıldığını kabul etmek icap eder ki, Allah (cc), abesten münezzehtir.

O, her mes’elede zirvede olmuştur. Zaten öyle de olmalıdır ki, kendisine intisab eden insanların isti’dat ve kabiliyet yönünden en yüksekleri dahi, hep rehberlerinin altında kalsın. O’ndan sonra en müstaîd insan Hz. Ebu Bekir (ra)’di. Ama o, yine Allah Rasulü’nü herkesten daha çok kabulleniyor ve O’na bağlılığı en büyük pâye biliyordu.

8. Netice

Bir liderde olması gereken vasıflar açısından Efendimiz’in kısaca bir değerlendirmesini yapmak istedik.. yapabildikse anladık ki, bütün bu özellikleri kendisinde toplayan sadece ve sadece O’dur. Evet, bu yönleriyle, Efendimiz’e yaklaşmış bir tek insan yoktur ki, onu bir vahid-i kıyasî kabul edelim. Buradan şu neticeye varıyoruz: Allah Rasûlü’nün bütün hasletleri bizzat mükemmel ve bizzat en üst seviyededir. O’nun bu mükemmelliği ve üstünlüğü, başkalarına kıyasla değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk, O’nu bir beşer için mukadder en zirve noktada yaratmıştır.

O, mükemmel ve kusursuz bir erkân-ı harpti. O'nun, fetânetinin bu yönünü, sadece “dehâ” kelimesiyle anlatmak yanlış olur. Ancak lâfız darlığı (üzülerek itiraf edelim ki) bizi de bazen hata yapmaya zorluyor ve farkına varmadan biz de, O’na askerî dehâlık isnad ediyoruz. Halbuki Allah Rasûlü’nün askerî yönünü bu kelimeyle izah etmek mümkün değildir. Çünkü O’nun askerliği de vahiyle müeyyeddir ve Allah Rasûlü’nün fetânetiyle irtibatlıdır. Zaten ısrarla üzerinde durduğumuz husus da, O’nun bu yönlerinin, nübüvvetine delil olması keyfiyetidir. Biz Efendimiz’le alâkalı bütün mes’elelere bu düşünce ile yaklaşıyoruz. Bazen söz ile ifade etmesek bile, temelde yatan ana düşüncemiz budur.

İşte bu temel düşünceden hareketle, şimdi de öz ve hülâsa halinde O’nun erkan-ı harpliğinin, nübüvvetine delil olan yönlerine, hızla dokunup geçeceğiz. Çünkü, sayacağımız bütün özellikler, ancak çok müstesna ve hayatını hep harp sahalarında geçirmiş çekirdekten asker insanlarda bulunabilecek özelliklerdir. Şu kadar var ki, Allah Rasûlü’-nün askerî dehâ üstü durumu, yeryüzündeki bütün askerî dehâlara askerî malûmat dilendirecek bir durumdadır. Öyleyse O’nun askerlik yönü de kendisinden değildir. Çünkü O ümmî bir zattı. O güne kadar mahalle kavgası durumundaki Ficâr harbinden başka da harp görmemişti. O harpte de sadece amcalarına ok taşımış ve bir ok dahi atmamıştı326. Halbuki, şimdi bu insan, değme kumandanlara parmak ısırtacak derecede, taktik ve stratejilerle yüklü muharebelere kumandanlık yapıyor ve bunların hepsinde de galip geliyordu. O, hayatında tek bir satır dahi okumamıştı ki, bu sahaya ait kitaplardan edindiği malûmatla kendisini yetiştirmiş olsun. Öyle ise, O’nun erkân-ı harpliği bir peygamber sıfatı olan fetânetini, fetâneti de O’nun nübüvvetini ispat ediyordu.

O, eşsiz bir kumandandı. Yeryüzüne O’nun kadar büyük bir erkân-ı harp gelmedi. Eşsizdi, büyüktü, çünkü:

Evvela: O Allah’ın emriyle bir da’va ve bir gaye belirlemişti. O’nun mefkûresi, kesin ve netti: Hak neşredilecek; buna mânî bütün engeller de ortadan kaldırılacaktı. Bütün hayatı boyunca bu gayeyi takip etti. Her geçen gün, hem kendisinde hem de etrafındakilerde, bu gayeye götürücü yol ve yöntemleri idrâk ve anlayışta süratli gelişmeler oldu; ama, asla değişme olmadı. Bu yüce ve yüksek gayeden uzaklaşıp çapulculuk yapması, O’ndan ve O’nun necîb ashâbından fersah fersah uzaktı. 23 senelik nübüvvet hayatını tetkik edenler, O’nun, işin başında ne dediyse sonunda da aynı şeyleri söylediğini müşâhede edecekler.

Savaşmak hemen hiçbir devrede O’nun için gaye olmamıştır. Savaş O’nun en son başvurduğu çaredir. Zira karşı cepheye daima alternatifli gidilmiş ve harp en son olarak zikredilmiştir. İlk ikisi ise, İslâm’a girme veya cizye verme şeklindedir327. Bu ilk iki maddeden birini kabul edene İslâm’da savaş açmak doğru değildir. İslâm, böyle bir davranışı asla tasvip etmez.

Hatta Efendimiz bir prensip halinde, kesinlikle çocuk, kadın ve eli silah tutmayacak durumda olanlara dokunulmamasını kayıt altına almış ve dört bir yana ordular sevkederken bu durumu daima askerlere ve kumandanlara hatırlatmıştır328. Halid b. Velid (ra) ve Üsame b. Zeyd (ra), korkudan îman ettiği gerekçesiyle öldürdükleri şahıslardan dolayı, Allah Rasûlü’nden itâp görmüş ve haşlanmışlardır.329

Evet, O öyle bir hedef belirlemiş, öyle bir hedef tayin etmişti ki, değil kendisi ve ashâbı, O’ndan asırlarca sonra gelenler dahi, asla bu hedefi şaşırmamış.. ve bütün gayretlerini o istikamette değerlendirmişlerdir. İşte, bu kadar tahribe uğramasına rağmen hâlâ ayakta kalabilen o devrin günümüzdeki uzantısı devletler, bunun en çarpıcı misalidir. Şu anda istenen keyfiyette olmasalar bile, yine de Allah Rasulü’yle olan bağlantıları inkar edilemez..

İkincisi: Allah Rasûlü, “en güzel müdafaa taarruzdur”, prensibiyle hareket ediyordu. Gerçi O’nun yer yer müdâfaa harbi ettiği de olmuştur. Fakat bunların hepsi de taarruza zemin hazırlamak içindir.

Üçüncüsü: O’nun harekâtı hep basîret üzere olmuştur. Hiçbir hareketini şansa bırakmamıştır. Efendimiz’in attığı her adım, en küçük teferruatına kadar hesaplanıp öyle atılmıştır ki, hayatında bir kere dahi olsa, geri adım atmaması, bunun apaçık delilidir. Mesela, bir defasında düşmana ait istihbaratta bir aksama olmuştu. Düşman ordusu adet olarak ne kadardı? Bu bir türlü tesbit edilemiyordu. Keşif kolu oralarda bulduğu bir adamı, yakalayıp getirmiş ve zorla konuşturmak istemişti. Ancak adam doğru söyledikçe dövülüyor, yalan söyleyince bırakılıyordu. Bu duruma muttali olan Allah Rasûlü, derhal adamı serbest bırakmalarını söyledi. Sonra da adama, gelmekte olan ordunun günde yaklaşık kaç deve kestiğini sordu; adam da bildiği adedi söyledi. Efendimiz, bir deveyi kaç kişinin yiyebileceğinden çıkış yaparak, karşı cephenin asker adedini tesbit etti ve stratejisini ona göre ayarladı.330 Görüldüğü gibi, Efendimiz, attığı adımını gelişi-güzel atmıyordu. Düşmanın durumunu tetkik ve takip ediyor, askerini ona göre hazırlıyordu. Bu da bir erkan-ı harp için kaçınılmaz bir haslettir.

Dördüncüsü: O’nda bir harekât disiplini vardı.. ve O, bu disiplini hiç elden bırakmadı. Nereye ne zaman gidilecek, düşmana hangi vakitte taarruz edilecek, O, bunları çok iyi plânlıyordu. Hayber’e gidişi de bu prensibin açık bir örneğidir. Katafan’a gider gibi yapar, Hayber’in üzerine yürür. Katafan, kendisine gelinmekte olduğunu zannederek, surları arkasına çekilir. Hayber ise, harbi kendisiyle ilgisiz gördüğü için hazırlıksız ve rehâvet içindedir. Hele sabah vakti gözleri mahmûr mahmûr ve bütün uyuşuklukları üzerlerinde iken, sabah namazını edâ etmiş, duâ ile metafizik gerilime geçmiş müslümanlar, onları kıskıvrak yakalamaları.. yakalayıp derdest etmeleri, hep O’nun o müthiş plân ve disipliniyle, kahve içme kolaylığında halloluyordu.331

Mekke’ye de aynı harekât disipliniyle gidilmişti. Hz. Ebu Bekir (ra) dahi nereye ve niçin gidileceğinden habersizdi, hem öyle gidilmişdi ki, Mekkeli durumdan haberdar olduğunda, kaçmaya dahi fırsat kalmamıştı332. Yukarıda O’nun harplerinden misaller verirken anlattığmız ve bizim anlatmayıp da siyerin kaydettiği bütün muharebeler, aynı ölçüde bu disiplinle gerçekleştirilmiştir.

Beşincisi: Efendimiz, düşmanlarıyla öyle bir anda yaka-paça olurdu ki, böyle durumlarda hep zaman ve zemin düşmanın aleyhinde, müslümanların da lehinde tecelli ederdi. Bu durum da yine Allah Rasulü’nün o baş döndürücü fetânetinin eseridir. Bedir’de müslümanların yerleştiği zemin suların bulunduğu yerdir. Müşrikler ise, susuz bir yerde kalmışlardır.333

Altıncısı: Zamanı kendi, hesabına çok iyi değerlendirirdi. Meselâ, Hendekte; zamanı uzattıkça uzatmış, kış bastırmış ve Mekkeliler gerisin geriye dönmek zorunda kalmışlardır. Zaten zemin tamamen müslümanların lehindeydi334. Huneyn’in zamanlaması da aynı şekilde mu’cizelik arzeder. Eğer kısa bir geçikme olsaydı, müslümanlar taarruz etme fırsatını bulamayacaklar ve tamamen müsait olmayan şartlar altında müdafaa savaşı vermek zorunda kalacaklardı. Ama Allah Rasûlü, anında hareket emri verdi ve Huneyn’de zamanı müslümanların lehinde değerlendiridi. Yine bu muharebede, düşman okçularını, yerleştikleri siperlerden çıkarıp ortaya çekmesi de, aynı taktiğin, harp içinde uygulanışıdır. Öncü kuvvet, hareketine ric’at süsü vererek geri çekilmiş, okçular da onları takibe koyulmuşlardı. Halbuki onların en güçlü silahları oklarıydı; mevzilerinden çıkıp ortaya dökülünce okçuların okları işe yaramaz oldu. Çünkü artık yakın dövüş içine girmişlerdi. Burada kılıçlar konuşacaktı ve, tam vaktinde verilen hücûm emri, zamanlama bakımından en isabetli bir vakitte olmuştu.

Yedincisi: Bir ordu için savaşta en mühim ihtiyaçlardan biri de şüphesiz, erzak ve mühimmâttır. Allah Rasulü’nün yaptığı muharebelerden hiçbirinde erzak ve mühimmat bittiğinden dolayı savaşı terketme gibi bir durum ârız olmamıştır.

Zaten Kur’ân-ı Kerîm, yüzlerce âyetiyle inananları infak etmeye ve cömertlikte bulunmaya hazırlamış, Allah Rasûlü de onlardaki bu dinamiği en güzel şekilde kullanmasını bilmiştir. Zaten İslâm’da cihad anlayışı da, hem malla hem de canla gerçekleşmektedir.

9. Hz. Peygamberin Yetiştirdiği Çıraklar

Buraya kadar saydıklarımız doğrudan Allah Rasûlü’nün harp tekniği ile alâkalı ve O’nun icraatından bazı bölümlerdi. Halbuki O, aynı zamanda eşsiz bir ordu kurmuş ve bu ordu çok kısa bir zaman içinde dünyanın dört bir yanını fethe muvaffak olmuştu. Allah Rasûlü yetiştirdiği askerleri ve kurduğu Işık Ordusu itibariyle de eşimenendi olmayan tek ve yekta bir erkan-ı harpti. Zira İslâm Ordusu’nun tekevvünü O’nun elinde başlamış ve O’nun elinde gelişmişti. Yani O, diğer askerî erkan gibi hazır bulduğu bir orduya komuta etmiş değildi.

Allah Rasûlü’nün yetiştirdiği orduda şu üç önemli özellik bilhassa dikkat çekmektedir.

1- Mükemmel bir eğitim.

2- Mazbût bir ahlâk ve örnek bir terbiye.

3- Akıl üstü bir îman, itaat ve teslimiyet şuuru.

Efendimiz, “Kuvvet, atmaktır” buyurmakla kıyamete kadar gelecek harp sanayiine işarette bulunmuştur335. Bu ifade O’na ait mu’cizevî sözlerden biridir. Ancak kendisi de bizzat o devirde bu sözün pratiğini göstermiş ve atıcılığa çok önem vermiştir. Atıcılığı teşvik eden birçok hâdis-i şerif vardır.336 Hele, birisi var ki, çok enteresandır. O da bizzat harp esnasında Sa’d b. Ebî Vakkas Hazretleri (ra)’ne: “Anam babam sana fedâ olsun Ya Sa'd ok at!”337 buyurmasıdır. Efendimiz birçok insana, sadece “anam sana fedâ...” veya “babam sana fedâ olsun...” demiştir; ancak bu ikisini birden söylediği tek şahıs Sa’d b. Ebî Vakkas (ra)’tır. Çünkü Sa’d, çok mahir bir atıcıdır...

Allah Rasûlü, askerlerini bizzat pratik olarak yetiştiriyordu. Harp olmadığı devrelerde de sahâbe, hep sportif faaliyetlere teşvik edilmiş ve aralarında bazı müsabakalar düzenlenmiştir. Hatta Efendimiz de, bu müsabakalardan bazısına bizzat iştirak etmiştir338. Ayrıca yaşı tutmadığı halde askere alınmak isteyen gençler arasında düzenlenen güreş müsabakaları o devrede sportif faaliyetlere verilen ehemmiyete ışık tutan müşahhas delillerdendir.339

O devirde İslâm Ordusu, hem fertlerin fizikî gücü hem de ordunun teknik gücü itibariyle mükemmeldi. Tabii ki, bunların yanında askerlerin moral gücünü de unutmamak gerektir.

İslâm Ordusunda, melekleri gıptaya sevkedecek kadar mazbût bir ahlâk vardı. Allah Rasûlü, öyle askerler yetiştirmiştir ki, bunlar gittikleri her yere emniyet ve güven götürüyorlardı. Sahâbenin eliyle fethedilen hiçbir yerde, ırz ve namusa tasallutla alâkalı, en küçük bir hadiseden bahsetmek bile mümkün değildir. Evet, ordunun iffet anlayışı bu derecede gelişmişti. Elbetteki bu iffet, onların îman ve âkidelerinden kaynaklanıyordu. Onlar arasında âkideye muhalif hareket eden tek bir insan dahi göstermek, mümkün değildi. Bu da, onların îmanının bir gereği ve tezahürüydü. Kur’ân onların bu durumunu anlatırken şöyle demektedir:††   “Allah’a ve ahiret gününe inanan kavimde, Allah ve Rasûlü’ne karşı gelen; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa onlara sevgi beslediklerini göremezsin. İşte Allah îmanı bunların kalplerine yazmış ve katından bir nur ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyar. Allah onlardan hoşnut olmuştur onlar da Allah’tan hoşnutturlar. İşte bunlar Allah ordusudur. İyi bilin ki felâh ve kurtuluşa erecek olanlar da ancak Allah ordularıdır” (Mücadele, 58/22).

Onlar, öyle bir îmana sahiptirler ki, karşılarına çıkan engel ne olursa olsun onları hedeflerinden alıkoyamazdı. Harp sahalarında mücadele verirken, bazan karşılarına kardeşleri,340 bazen da öz baba ve amcaları çıktı341 ama, insanı felç edecek bu kabil tablolar karşısında sahâbe tereddüt etme-den kendisine verilen emri yerine getirdi ve gösterilen hedefe yürüdü.

Evet, Allah Rasulü, öyle bir ordu teşkil etmişti ki, dünya o güne kadar hayallerinden dahi geçirmedikleri bir manzara ile karşı karşıya kalmışdı. Bazen bunların kaldırdıkları kılıcın altında can verecek kimseler, kendi babaları, kendi kardeşleri ve kendi yakınları olabilirdi. Bu öyle önemli bir mesele idi ki küçücük bir tereddüt ordunun bozulmasına ve iş yapamaz hâle gelmesine sebep olabilirdi. Allah Rasulü’nün ordusunda, tek bir fert, tek bir saniye tereddüt geçirmemiştir.

Ebu Ubeyde b. Cerrah (ra), Bedir’de babası Cerrah ile karşılaştı. O, babasından kaçtıkça babası da hışımla onu takip ediyordu. Nihayet babasıyla çarpışmak zorunda kalınca da: “Al Allah aşkına!” deyip onu yere indirmesini bildi. Evet, orada karşısına babasının çıkması, onu, dâvâ adına verdiği karardan döndüremiyordu. Dâvâ dâvâdır; onun karşısına kim çıkarsa çıksın, mülayemet isteyen bazı durumlar müstesna, o, mutlaka bertaraf edilmelidir. Öyle ise, Ebû Ubeyde de başkaları da hep aynı davranacaklardı.. ve Cerrahlar bir daha karşılarına çıkmayacaktı.342

Abdurrahman, babası Ebû Bekir (ra)’e: “Seninle Uhud’da kaç defa karşılaştım. Fakat her defasında senden kaçtım, seninle dövüşmek istemedim” der. Hz. Ebû Bekir (ra)’in cevabı kesin ve nettir: “Eğer ben seni görmüş olsaydım, muhakkak seninle vuruşurdum ve asla görmemezlikten gelmezdim.”343

Abdullah (ra), babası Ubey b. Selül’ün yaptıklarından çok rahatsızdır. O bilmektedir ki, babası, ölümü çoktan haketmiştir. Ancak babasına karşı da aşırı bir saygısı vardır. Ve gelir Allah Rasûlü’ne şu teklifte bulunur: “Ya Rasûlallah! Eğer babamı öldürtmek istiyorsan, ne olur o vazifeyi bana ver! Çünkü bütün Medine bilir ki babasına benim kadar düşkün ikinci bir insan yoktur. Eğer onu benden başkası öldürürse, babamı öldüren o insana kalbimde bir burkuntu duyabilirim. Fakat ben, bir mü’mine kalben rahatsızlık duymak istemem. Onun için müsaade ederseniz bu işi ben göreyim.”344 Abdullah (ra) şanlı bir sahabiydi. O şanlı sahabiydi ama, babası da münafıkların reisiydi. İslâm’a bunca zararı olan bu insanı Allah Rasûlü’nün öldürme arzusu yoktu. Abdullah (ra)’a babasına karşı saygılı davranmasını emir buyurdu ve savdı. Zaten onun babasına “Ben zelîlim, Muhammed (sav) ise azîzdir” demekdikçe seni Medine’ye sokmam dediğini yukarıda arzetmiştik. Abdullah b. Ubey b. Selûl: “Medine’ye vardığımızda, azîzler, zelîlleri oradan çıkaracak” demiş ve kendisini azîz; Efendimiz ve ashabını da zelil olarak vasıflandırmıştı345. İşte oğlu, babasına durumun tam aksi olduğunu böyle isbatlıyordu.

“Hiçbir nefis Allah (cc)’in izni olmadan ölmez” (Âl-i İmran, 3/145). Allah Rasûlü’nün ashâbı bu hükme öyle inanmışlardı ki harp meydanlarında yaseminlikte gezer gibi reftâre dolaşırlardı. Ebu Dücâne (ra)’nin o pervasızlığını başka türlü izaha imkân var mıdır?346

Hz. Ali (ra), çok hastalanan bir insandı. Bazen başında bulunanların, O’nun hayatından ümitlerini kestikleri olurdu. Fakat o, gayet emin bir halde, henüz ölmeyeceğini söylerdi. Çünkü senelerce evvel Allah Rasûlü ona, boynunun kanıyla sakalının boyanacağını söylemişti347. O da buna tereddütsüz inanmış ve îman etmişti. Artık aksini hayalinden bile geçirmiyordu.

Ammâr b. Yâsir, kulağı kopmuş, durmadan kan kaybediyordu. Etrafında endişe ile dolaşanlara henüz ölümünün gelmediğini söylüyordu; Çünkü ona da Allah Rasûlü: “Seni baği bir kavim öldürücek ve senin dünyadan son nasibin bir bardak süt olacak”348 demişti. O buna kat’iyen inanmış ve bu söze teslim olmuştu.

Zaten onlardaki bu teslimiyet ve îmandı ki, düşmanın bütün fendini, oyununu bozuyor, onları tersyüz ediyordu. Önüne çıkan okyanus karşısında bile, atını mahmuzlayıp ilerleyecek kadar gözü karalığın ma’nâsı, işte onlardaki bu îman, bu teslimiyet ve bu ma’nevîyat yüksekliğindendi.349

Onların Allah (cc) ve Rasûlü’ne itaat ettiklerini bilmem ki burada zikretmeme gerek var mı? Sahabe demek, tepeden tırnağa itaat demektir. Ancak başlı başına müstakil bir mevzuyu burada işlemek, mevzuyu uzatmak olacağından, şimdilik o kapıyı açmıyorum.

Allah Rasûlü’nün askerî eğitime verdiği ehemmiyete yukarıda dikkatinizi çekmiş ve bu mevzuda mes’elenin pratik buuduna da kuşbakışı temas etmiştim. Mevzuyu bitirirken “Hitâmuhu misk” olması düşüncesiyle bir-iki hâdis ve bir âyet-i kerime'nin sadece meallerini takdimde fayda ve bereket mülâhaza ediyorum.

Efendimiz buyuruyor: “Çocuklarınıza atıcılık ve yüzücülüğü öğretin.”350 Ve yine buyuruyor: “Kim ki atıcılığı öğrenir -ki bu ona Allah’ın bir ni’metidir- ardından da unutursa, o insan Allah’a karşı nankörlük yapmış olur.”351

Ve Rabbimiz emrediyor: “Ey îman edenler! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunun dışında Allah’ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda sarfettiğiniz her şey, size hiçbir haksızlık yapılmadan tamamen ödenecektir.” (Enfâl, 8/60).

[Geri Dön] / [MFG Külliyatı]