B. KABİLİYETLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Allah Resûlü, arkasındaki insanları çok isabetli olarak yerli yerinde kullanmıştır. Kime hangi vazifeyi vermişse, muhakkak ki mevcud arasında o işe en liyakatlısını hem de tam bir isabetle tesbit etmiştir -ki icraatı baştan sona bunun şahididir.- Öyle ki, O’nun peygamberliğine hiçbir delil olmasaydı, sadece insanların isti’dat ve kabiliyetlerini keşfedip kullanması ve her insanı yerli yerinde vazifelendirmesi; fertlerin enerjisinden tam istifade etmesi ve bunlarda da hiç yanılmaması; yani kimi nereye koymuşsa onu sonuna kadar orada tutması; (Bir kısım belirli şahısların muvakkaten belli hislerine müdârâtın dışında) ve kimi nereye yerleştirmişse hayatının sonuna kadar onun orada kalması, Allah Resûlü’nün Peygamberliğine en büyük delildir..

İslâm’ın ilk devresi çile ve ızdırap yüklü geçmiştir. 5-6 sene zarfında inananların sayısı ancak kırka ulaşmıştır. O dönemde, ölümü göze almadan birine birşey anlatmak mümkün değildir.

Hz. Ebu Bekir (ra) gibi, Mekke’de hatırı sayılır bir insan dahi, kaç defa dayak yemiş ve girdiği komadan ancak günler sonra kurtulabilmiştir.70

Hz. Ömer ki (ra) develerle güreşen bir insandır. Kaç defa dayak yiyip ayaklar altında çiğnenmekten kurtulamamıştır.71

Zulüm ve işkence bu seviyedeki insanlara kadar ulaştığına göre, diğer inananların çektikleri çile ve ızdırabı varın siz düşünün...

Ve, işte bu ölüm arenasında O’nun herkesle alış-verişi başka başkadır. Mesela ne Hz. Ebu Bekir (ra)’e ne de Hz. Ömer (ra)’e hicret emri vermemiştir. Ali gibi, Zübeyr gibi, o gün için henüz çocuk denecek yaşta olanlar da Habeşistan’a gönderilmemiştir. Zira bunların hepsi, Mekke’de olanlara karşı tahammül edebilecek güçte insanlardı.

Hz. Osman (ra), narin ve ince yapılıdır. O gün için Mekke’de estirilen sert havaya tahammülü cidden çok zordur. Hem Habeşistan’a gidenlere en güzel hâmiliği yapabilecek Müslümanlar arasında sadece o vardır. Onun için Allah Resûlü, Hz. Osman (ra)’ı bu işle vazifelendirmiş ve onu Habeşistan’a göndermiştir.72

1. Ebû Zerr el-Gıfârî (ra)

Mesela; bir aralık, Hz. Ebu Zerr gelir müslüman olur.. bu heyecanlı insanın, o devrede Mekke’de bulunması, hem kendi hem de diğerleri için zarar doğuracağından Allah Resûlü onu, kabilesine geri gönderir ve orada irşada memur eder.. ve ilavede bulunur: “Bizim galebe çaldığımız devri gözet; ve işte bize, o zaman gel!” Ebu Zerr (ra), Hayber’in fethinden sonra gelir ve Allah Resûlü’ne dehalet eder. Halbuki o, daha Mekke döneminin ilk yıllarında müslüman olmuştur73. Ebu Zerr (ra) âbiddi, zahitti74. Ebu Zerr, bugünün içtimaîyatçılarının aklını döndürecek şekilde içtimaî adaletçi; hatta sosyalist yazarlara göre, ilk sosyalizm düşüncesini ortaya atan insandı. -Bu düşünceleri onların olsun- Yani fakirlik ne demektir? Fakirliğe karşı savaş nasıl verilir? Bunu ilk ortaya atan kahraman Ebu Zerr’dir. Aynı zamanda o, cennetin kendisine müştak olduğu insanlardan biridir75. Bütün bunlara rağmen bir gün Allah Resûlü’ne geldi ve şöyle dedi: “Bana da bir imaret ver Ya Resûlallah!” Yani, bir ordunun başında kumandan veya bir vilayetin başında vali olayım. Bir yerde beni de vazifelendir. Allah Resûlü ona şu cevabı verdi: “Sen zayıfsın bu işler çok ağırdır Ya Ebâ Zerr! Böyle bir vazifeye talib olma. Bu vazife ona talib olana verilmez!” 76

O, Ebu Zerr’e böyle derken, Hz. Ebu Bekir ve Ömer’e aynı şeyleri söylemiyordu. Aksine, onların imaretlerine işaret sadedinde; sağ eliyle Hz. Ebu Bekir’in, sol eliyle de Hz. Ömer’in elini tutmuş ve şöyle demişti:“Benim gökte iki, yerde iki vezirim var. Göktekiler Cebrâil ve Mikâil; yerdekiler de Ebu Bekir ve Ömer’dir.” 77

Diğer taraftan, gaybbîn gözüyle, olacakları görmüş ve dört raşid halifenin hilafetlerine dair işaretlerde bulunmuştu. Hz. Osman (ra)’a gelince  “imtihan ağırlıklı” kaydını ilave etmişdi..78; ve öyle de Hz. Osman’ın hilafeti biraz belalı olmuştu.

Evet, O, kadrosundaki insanları, onlardan daha iyi tanıyordu. Vazifelendirdiği şahıslarda vazife itibariyle hiç falso olmamıştı. Ebu Zerr (ra), imarete talip olabilir; kendini bu işin altından kalkacak güçte görebilir; fakat Allah Resûlü, Ebu Zerr’i, Ebu Zerr’den daha iyi bilmektedir. “Sen zayıfsın, bu iş ise ağırdır” der ve ona imaret vazifesi vermez.

Şimdi bu hususla alâkalı bir iki misâl arzedelim:

2. Amr b. Abese (ra)

Ahmed b. Hanbel naklediyor: “Amr b. Abese, Allah Resûlü’ne geldi. Gayet kaba ve bedevîce: ÂÓ«†«ÓÊÚ Ó†ø dedi. Bu “Sen nesin?” demekti. Allah Resûlü, gayet sakin bir eda ile şöyle buyurdu. “Ben Allah (cc)’ın nebîsiyim.” O korkunç kabalığa karşı bu mülâyemet, Amr b. Abese’yi vurmuştu. Hemen diz çöktü “Ey Allah’ın Resûlü, bundan böyle Sana tâbiyim” dedi. Bu hâdise Mekke’de olur.. tabii inananların sayısı gayet azdır. Böyle bir dönemde en azından güçlü görünmek için adama ihtiyaç vardır. Fakat Allah Resûlü kimi nerede ve ne zaman kullanacağını çok iyi bilmektedir.. ve bildiğini tatbik hususunda da hiç tavizi yoktur. Amr b. Abese’ye de aynen Ebu Zerr’e dediği gibi der: “Sen zayıfsın. Şimdi burada kalmaya güç yetiremezsin. Kabilene dön. Orada irşad vazifesi yap. Ne zaman benim galebe çaldığımı duyarsan o zaman gel ve bana iltihak et!”

Amr gider. Aradan seneler geçer. Bu arada, Allah Resûlü’nün birbiri ardına zaferleri dört bir yanda duyulur ve Amr b. Abese, beklediği vaktin geldiğini anlar. Hemen yola koyulur ve Medine’ye gelir. Allah Rasûlü mescidde oturmaktadır. Mescide girer ve Allah Resûlü’nün yanına sokulur. Efendimiz o esnada sohbet etmektedir. O, sözünü bitirince, Amr fırsat bulur ve sorar:“Ya Resûlallah beni tanıdınız mı?”

İki Cihan Serveri hiç tereddüt etmeden cevap verir: “Sen Mekke’de iken bana gelen filan zat değil misin?”

Ve hâdiseyi, sanki daha dün olmuş gibi anlatıverir.

“Ben seni geriye göndermiş ve şöyle şöyle demiştim” der. Amr b. Abese hayret içinde tasdik eder.79

Bu hâdiseyi, Amr’ın unutmaması hiç mühim değildir; çünkü onun için bu hâdise hayatının en unutulmaz bir hatırasıdır. Fakat Allah Resûlü için durum farklıdır. O, hem bu hâdise gibi birçok hâdise yaşamış, hem de geçen bunca sene içinde, başına gelenler ve çektiği sıkıntılar, değil beş dakika, gördüğü ve sonra gönderdiği bir adamı, en yakın dostlarını dahi unutturacak çaptadır. Ancak görüldüğü gibi, Efendimiz kendisiyle irtibata geçmiş hiç kimseyi unutmamıştır. İhtimal ki Amr veya Ebu Zerr, O’na gelmeselerdi, Allah Resûlü, Mekke fethinden sonra onları aratır ve davet ederdi. Çünkü tam galebe Mekke fethinden sonra olmuştur...

Evet O, bizim kendi öz evladımızı tanıdığımızdan daha fazla raiyetinin bütün fertlerini tanırdı. Çünkü etrafındaki her insanın, Allah Resûlü’nün gönlünde ayrı bir yeri vardı. Ayrıca, bu tanıma, her isti’dada, kapasitesi ölçüsünde vazife tahmil edip yüklemesi bakımından da çok önemliydi.

Acaba cihan tarihinde, raiyetini bu kadar yakından tanıyan ikinci bir lider gösterilebilir mi? Zannetmiyorum. Çünkü Allah Resûlü sadece bir lider değil, aynı zamanda bir Nebî’dir. Zaten bizim sözümüzün mihrak noktası da O’nun nebîliği meselesidir.

3. Cüleybib (ra)

Cüleybib’den daha önce bahsetmiştik. 15-16 yaşlarındaki bu genç, kadınlara sarkıntılık yapmaktan kendini alamadığı söylenir. Ve Allah Resûlü, o iksir ifadeleriyle onu ikna eder ve ardından da onun için Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulunur.80

Artık Cüleybib, Medine’nin en iffetli insanlarından biri haline gelmiştir. Bir gün Allah Resûlü, onu evlenecek kızları olan bir aileye gönderir. Aile soylu ve afifdir. Her an kızları için bir teklif beklemektedirler.

Cüleybib kapıyı çalıp içeriye girer ve onlara Allah Resûlü’nün selamını söyler. Aile heyecanlanmıştır. Ardından da teklifini yapıştırır ve Allah Resûlü’nün dediklerini aynen onlara nakleder. İki Cihan Serveri: “Benim selamımı söyle kızlarını sana versinler” demiştir.

Ana-baba birbirlerine bakışırlar. “Cüleybib’e mi?” diye düşünürler. Ancak emri veren Allah Resûlü’dür ve meselenin tereddüde tahammülü yoktur. Onlar kızları adına tereddüt geçirirken, perde arkasından bütün konuşulanları dinlemiş olan evin kızı seslenir: “Allah Resûlü’nün emrini yerine getiren birisi karşısında niçin tereddüt gösteriyorsunuz?” 81

Cüleybib artık evlenmiştir. Üç-beş hafta sonra da bir cihada iştirak eder ve orada şehid düşer. Bazıları şehitlerini araştırmaktadır ve: “Kayıplarınız var mı?” diye sorar Allah Resûlü; “Yok” diye cevap verirler. O: “Ama benim kaybım var” der ve evladını yitirmiş mahzun, yüreği yaralı bir baba gibi Cüleybib’i arar.. arar ve bir yerde bulur. Yedi kafirin yanında, üstü başı kanlı, bir sürü yara içinde ve elinde kılıncı. Allah Resûlü ferman eder:“Yedi tane öldürdü gazi oldu ve sonra da şehit düşdü.” Başını dizine koyar ve şöyle buyurur: “Allahım, bu bendendir, ben de ondanım.” İşte Allah Resûlü’nün arkadaşlarına sahip çıkması!82

4. Ali b. Ebî Tâlib (ra)

Hayber fethedilecekti. Günlerce süren muhasara netice vermemiş ve kaleden içeriye girilememişti. Bir gün Allah Resûlü: “Yarın bu sancağı, Allah’ı seven ve Allah (cc) tarafından sevilen birine vereceğim” buyurdu. Ertesi gün herkes ön safta yer almak için âdetâ yarışıyordu. Allah Resûlü sabah namazını kıldırdı. Daha sonra cemaata döndü.. herkesin gözü Allah Resûlü’nün gözlerine dikilmişti.. O’nun gözleri ise, orada olmayanlardan birini arıyordu.

Sahâbe, başındaki kuşu uçurmak istemeyen bir adam dikkatiyle, biraz sonra Allah Resûlü’nün dudaklarından dökülecek kelimeyi bekliyor ve herkes bu şerefin kendisine ait olmasını istiyordu. Allah (cc) tarafından sevildiğini duymayı kim istemez ki? İnsan cennet için dahi fedakârlık yapabilir ve “benim yerime o kardeşim girsin” diyebilir.. fakat böyle bir payede fedakârlık olamazdı...

İşte, Allah Resûlü’nün dudakları kıpırdamak üzereydi. Ve işte Allah Resûlü’nün dudaklarından beklenen kelime çıkıyordu.. çıktı ve: “Ali nerede?” buyurdu.

Hz. Ali (ra)’nin gözleri çok şiddetli ağrıyordu. Onun için sancağın kendisine verileceğini hiç düşünmemişti.. ve geride kalmıştı. Sahâbe cevap verdi: “Gözlerinden rahatsız yâ Rasûlallah!”

Efendimiz onu huzuruna çağırdı. Mübarek tükrüğünü Hz. Ali (ra)nin gözlerine sürdü. Hz. Ali (ra) kasem ediyor ve diyor ki: “Bir daha göz ağrısı görmedim.”

Daha sonra sancağı ona teslim etti. Halbuki o gün sahabenin arasında Hz. Ebu Bekir gibi, Hz. Ömer gibi, Hz. Mikdad gibi.. niceleri vardı. Ama sancak onlara değil, genç Ali’ye teslim edilecekti.83

Ve, Hayber’in fethi, Allah Resûlü’nün bu mevzudaki isabetini hemen göstermişti. Zaten O, kimi nerede tavzif ettiyse muhakkak isabet etmiştir. Bu da O’nun risaletinin bir delilidir. Zira Allah Resûlü Fetanet-i a’zâm sahibidir.

Evet, Allah Resûlü, kime hangi vazifeyi vermişse, muhakkak o şahıs verilen vazifeyi hakkıyla yerine getirmiştir.

Meselâ: O, Halid (ra)’e “Seyfullah” demiştir84. Hâlid her yerde Allah’ın kılıcı olmuş ve hiçbir muharebe meydanından mağlup ayrılmamıştır. Hz. Ömer (ra), seneler sonra haklı olarak: “Analar Halid gibisini doğurmadı” 85 diyecektir ki bu ifadede de Allah Resûlü’nün isabetini tasdik ve takdir vardır.

Allah Resûlü, Ka’ka (ra)’yı da tavzif etmiş ve önemli vazifeler vermiştir. Ka’ka da aynı başarıyı göstermiş ve yine Hz. Ebu Bekir’e şöyle dedirtmiştir: “Ka’ka’nın içinde bulunduğu ordu asla mağlup olmaz...” 86

Keza, 17-18 yaşlarındaki Üsame (ra)’yi bir ordunun başına kumandan tayin etmiş ve Mû’te cihetlerine göndermişti ki, Üsâme hayatı boyunca böyle bir mevkiye liyâkatını ispat etmiştir.87

5. Ezvâc-ı Tâhirât (ra)

Yüzlerce namzet arasından seçtiği hanımlarındaki isabet de ayrıca kayda değer önemli hususlardandır.. zira Allah Resûlü, mü’minlere ana olabilecek ve hakkıyla bu ağır yükü yüklenebilecek kadınları seçmiş ve bu seçmede de tam isabet buyurmuştu. Bu kadınların da hemen hepsi som altın çıkmıştı. Hele, irşad adına, onların hepsi, birer mürşide ve birer muallime olarak yetişmiş ve daha sonra kapılarında yetiştirdikleri büyük insanlarla, İslâm’a en büyük hizmeti yapmışlardı. Mesruk gibi, Tâvûs b. Keysan gibi, Ata b. Ebi Rabah gibi dehâ ve zühd sahibi nice insanlar, hep mü’minlerin analarının rahle-i tedrisinde çıraklık yapmış ve her biri birer bahr-i muhit bu kadınların feyiz kaynaklarından kana kana içmişlerdi.

Görüldüğü gibi, Allah Resûlü, ileride büyük birer mürşide olabilecek kadınları seçiyor ve hane-i saadetinde onlara yetişme ve yetiştirme imkânı hazırlıyor ve gelecek adına bu büyük istîdatları, da’vayı nübüvvetin varisleri haline getiriyordu. Bu mübarek kadınlar arasında, Allah Resûlü’nün esas gaye ve hedefine hizmet etmeyecek bir tek kadın yoktu. İşin başında ve kuruluş devrinde, nasıl Hz. Hatice Validemiz (r. anha) bütün varlığını, O’nun yolunda bitirip tüketti ise diğer hanımları da, ilim ve İslâm’ı neşretme mevzuunda aynı cömertlikte bulunmuşlardı. Bundan da anlaşılıyor ki Hz. Hatice Validemiz’den başlayarak -ki o zaman Efendimiz henüz peygamber olarak gönderilmemişti, fakat peygamberliğe ait emarelerle tülleniyordu- diğer bütün hanımlarını firaset ve nübüvvet nuruyla keşfetmiş, öylece seçmişti. Zaten bu kadar isabeti başka türlü izah etmek de mümkün değildir.

[Geri Dön] / [MFG Külliyatı]