G. ÖĞRETME ADINA GETİRDİĞİ SİSTEM

Efendimiz (sav)’in talim ve terbiye adına ortaya attığı esaslar, tafsilatıyla Kur’ân-ı Kerîm ve sünnette ifade edilmiştir. Aslında, hiçbir şey olmasa da sadece O’nun Kur’ân-ı Ke-rîm’i insanlara tebliğ etmesi ve benimsetmesi bile çok hârikadır. Mevzumuz Kur’ân değil, ancak istitrâdî olarak anlatacağım.

Kâinatın İftihar Tablosu, hiçbir şey bilmeyen, okuma yazmadan anlamayan, mektep ve medreseye sırtı dönük bir toplum içinde zuhur etmişti. İrtihâl buyurduğu zaman ise, arkada bıraktığı cemaat içinde, rüştüne yeni ermiş insanlardan, mezara girmeyi bekleyen en yaşlıya kadar bu toplum içinde, okuyup yazma bilmeyen tek fert kalmamıştı. Oysaki günümüzde bunca imkân, bunca sa’y, bunca gayret.. hatta bazen metazori baskılara.. ve benimsediğimiz harfleri, benimseyeli 65 sene geçmiş olmasına rağmen, hâlâ insanımızın çoğuna okumayı yazmayı öğretemedik! Allah Rasûlü ise 20 küsur sene gibi kısa bir zamanda, inandırmış, bilgilendirmiş ve herkese okuma yazma öğretmişti. Zannediyorum, Efendiler Efendisi irtihal-i dar-ı beka buyurduklarında, arkada bıraktığı arkadaşlarından Kur’ân-ı Kerîm’i okumasını bilmeyen kalmamıştı... Hatta değil Kur’ân okumak, Medine’nin çiftçileri, ellerinde sabanları tarla sürerken dahi, Kur’ân’ı yedi veya on vecihle okumasını biliyorlardı. Bugün “vücuh ilmi” dediğimiz bu şekilde Kur’ân okumayı, bu satırların yazarı da bilmiyor ve bilenlerin sayısı da oldukça azdır.

Doğrudur, o insanlar fıtrî olarak çok zekiydiler.. hafızaları da yorgun değildi. Ancak, bu büyük işi halleden, sadece onların zekâ ve hafızaları değildi. Belki Allah Rasûlü’nün öğretme adına getirdiği sistemdi ki, onları Kur’ân’la böyle bütünleştirmişti.

Halbuki bu insanlar, daha önce kötü ahlâkın her çeşidine açık insanlardı. Allah Rasûlü, o müthiş icraatıyla bunlardaki bütün kötü huyları söküp attı ve onları yepyeni bir var oluşa ulaştırdı.

Meselâ: Kur’ân-ı Kerîm onlara:   “Allah hükmünü verdi. O’ndan başkasına kulluk yapmayacak ve anne babaya da iyi davranacaksınız” (İsra, 17/23) diyor ve bu emir, düne kadar, anasını babasını doğrayan, kırıp geçiren bu insanlar üzerinde öyle bir te’sir icra ediyordu ki, bunlardan biri, Allah Rasûlü’ne müracaat ediyor ve babası kendisine baktığında, ona tebessümle karşılık veremediyse, bunun cezasının ne olacağını soruyordu.

Yine Kur’ân-ı Kerîm:  (En’am, 6/152; İsra, 17/34) mealindeki âyet, müslümanlara öyle dokunuyordu ki, birçoğu Allah Rasûlü’ne gelerek, elindeki, yetime ait malı almasını ve sahiplerine vermesini istiyordu. Dikkat edilirse âyet, “yetimin malını yemeyin” demiyor, “o mala el uzatmayın” diyordu. Böyle hassas bir mevzuda, Sahabe kendine has hassasiyeti gösteriyor ve zimmetindeki yetim malından sıyrılmak istiyordu. Yetime hayat hakkı tanımayan ve onun bütün mal varlığını elinden almaya çalışan bu insanlara ne olmuştu ki, böyle birdenbire başkalaşmışlardı.

Zina çok yaygındı ve o toplumda tamamen meşru hale gelmişti. O cemiyette bu kötü hareketi yadırgayan sanki yok gibiydi. Derken Kur’ân, belli bir süre sonra: “Zinaya yaklaşmayın” (İsra 17/32) emriyle geldi, geldi ve gayr-i meşru ilişkiler bütünüyle bıçakla kesilmiş gibi oldu.. evet, o devrede bir-iki zina hâdisesi ya vâki olmuş veya olmamıştır.

Hırsızlık, yağmacılık cesaret maratonculuğuydu.. ve bunlar şecaat emaresi kabul ediliyordu. Kur’ân’da: “Kadın veya erkek, hırsızlık yapanın elini kesin!” (Mâide 5/58) fermanı gelince her şey birdenbire değişti. Benim bildiğim, bu âyetten sonra, bilinen ve el kesme ile neticelenen bir-iki hırsızlık hâdisesi oldu; hepsi o kadar...

Ve yine Kur’ân-ı Kerîm bu cellat insanlara: “Allah’ın haram kıldığı insanları öldürmeyin.” (İsra, 17/33) demişti ki, öldürme ve cinayetlerin kesilmesine bu ayet yetivermişti. Evet, o dönemde, biri kasıtlı ki; bir yahudiyi, müslüman biri öldürmüştü,58 diğeri de hatâen olmak üzere; bütünü iki cinayet hâdisesi olmuştu.

Şimdi bakınız; 23 sene gibi bir zaman zarfında ve Allah Rasulü’nün hayat-ı seniyeleri içinde, itiraflı bir tek zina hadisesine; bir yahudinin öldürülmesi ve benim bildiğim, bir kadının elinin kesilmesi gibi birkaç vak’aya şahid oluyoruz. Oysaki biraz evvel arzetmiştim. Bu topluluk, “leş yerdik, kan içerdik” diyen âdetâ vampir bir topluluktu. İşte bu topluluk içinden Allah Rasulü zülal gibi insanlar çıkarıyor.. ve “efendilerimiz” dediğimiz, Ebu Bekir Efendimizi, Ebu Hureyre Efendimizi hatta Mâiz Efendimizi, Gâmidiyeli Kadınefendimizi ve daha nicelerini.. evet, çıkarıyor. Bu çamurdan, bu bataklıktan ve bu çirkeften, nuranî bir topluluk zuhur ediyor. Bu mucize değildir de ya nedir?

Bu arîz ve amîk hususu tafsilatıyla arzetmem mümkün değil; müsaade ederseniz, sadece ahlâk-ı âliyenin üç-dört prensibine dair, bir-iki misal arzederek, Hz. Muhammed (sav)’in icraatının ihtişamını bir kere daha sergilemek istiyorum.

1. Cömertlik ve Îsâr

O topluluk, kendi menfaat ve kendi çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmeyen bir topluluktu. Başkasına yardımcı olma, onun elinden tutma, onların rüyalarına dahi misafir olmamıştı. Hele başkasını kendi nefsine tercih etme -ki buna “Îsar” diyoruz-, onların arasında hiç bilinmeyen ve hiç duyulmamış bir mes’eleydi. Ancak, Allah Rasûlü’nün risaleti, onlar arasında çok şeyi değiştirdiği gibi, cimriliği de alıp götürmüş, sahâvet ve îsar duygusunu onların ruhlarına âdetâ tespit etmişti.

Bir gün huzur-u risalet penâhi’ye birisi geldi. Bu gelen zat Ebu Hureyre idi. Devs’in Aslanı, Allah Rasûlü’ne yaklaştı ve şöyle dedi: “Ya Rasûlallah! Birkaç günden beri yiyecek birşey bulamadım. Üst üste aç olarak oruca niyetlendim.” Allah Rasûlü etrafına nazarını gezdirdi. Fakat onu evine götürüp misafir edecek kimse göremedi. Neden sonra Allah Rasûlü’nün çok sevdiklerinden Ebu Talha ayağa kalktı ve: “Ya Rasûlallah onu ben misafir edeyim” dedi. Sonra da alıp evine götürdü. Her şeylerini İslâm uğrunda harcayan bu insanların ellerinde avuçlarında hiçbir şey kalmamıştı.. ara sıra evlerinde bir çorba ya pişerdi veya pişmezdi. İhtimal o gün, hanımı Ümmü Süleym çocuklarına bir parça çorba yapabilmişti. Ve onu çocuklara içirecekti. Misafir eve gelince karı koca aralarında konuştular: “Bu gece çorbayı Allah Rasûlü’nün misafirine yedirelim. Biz nasıl olsa bugün de aç olarak oruç tutabiliriz. Çocuklar, ikna edilip yatırılmalı... Sabah onların da çaresine bakarız.” Siyer yazarları naklediyorlar. Yapacakları şey şu idi: Yemek sofraya konunca, hanım yanlışlıkla mumu söndürecek ve ev sahibi kaşığını boş getirip götürecek.. zira çorba iki kişiyi doyuracak kadar değildi.. böylece misafir de karnını doyuracaktı. Plânladıkları gibi de yaptılar. Derken sabah oldu ve sabah namazında da Allah Rasûlü’nün arkasında yerlerini aldılar. Allah Rasûlü (sav) sabah namazını kıldırdı. Yüzünü onlara döndü, sonra da Ebu Talha’yı ve Ebu Hureyre’yi arayarak onlara sordu. “Bu gece ne yaptınız ki, hakkınızda şu âyet nazil oldu: “Kendileri sıkıntı içinde bulunsalar dahi başkalarını kendi nefislerine tercih ederler” (Haşr 59/9).59

Cahiliye insanının kitaplarında “Îsar” yani başkasını nefsine tercih etme, açı doyurma, çıplakları giydirme, yaşatma ve yaşamama, zevk ettirme ama zevk etmeme gibi hususlar yoktu. Yoktu ama Allah Rasûlü irşat buyurdu.. sesini duyurdu. İlhamlarını mermere kazır gibi onlara nakşetti ve onları bu duygularla bütünleştirdi. Siz, bu diğergamlık rûhuna ister sabır deyin, ister tahammül deyin, ister teslimiyet deyin; ne derseniz deyin netice değişmeyecektir. “İman teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül dünya ve ahiret saadetini gerektirir” ölümsüz sözünü bir kere daha tekrar edelim. Evet, inanmış iseniz Allah’a teslim olacaksınız. Allah’a teslim olduğunuzda O’na tevekkül edecek ve O’na güvenip dayanacaksınız... İşte o zaman, dünya ve ukba saadetine ereceksiniz.

2. Hansâ’nın Kahramanlığı

Hansâ, kardeşinin ölümü üzerine yazdığı mersiyelerle cihanı ağlatmıştı. Bu büyük kadın o gün için henüz câhiliye-nin sisinden, dumanından kurtulamamış, Hz. Muhammed’e uyanmamış, O’nu tanıyamamış, Kur’ân’ın füsunkâr büyüleyici beyanına kulak verememiş ve ona açılamamıştı.. Kur’ân’ı tanıyınca birdenbire değişti. Hem de nasıl değişti! Cahilî kardeşine destan kesen bu yüce ruh, Kadisiye’de dört oğlu da birden ve peşi peşine şehid düşer.. hem de ilhama açık analarının ruh aynasına çarpa çarpa.. bir ana olarak inler, kıvranır ama, bir büyük teslimiyetle şunları mırıldanır:

“Allahım Sana hamd olsun. Bana verdiğin dört oğlumu hayatta iken Sana armağan etmek imkânını bana bahşettin!”60 İşte Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın insanları değiştirmesi ve mucize elinin büyük değiştiriciliği.. O’nun karanlıktan ışık çıkarması ve zulmette nur cilveleri göstermesi... Bir kere daha tekrar ediyorum: İnsanları birdenbire böyle değiştirme, mucize değil de ya nedir?

3. Bir Anlık İnsibağın Kahramanları

a. İkrime (ra)

Mekke fethedilince, İkrime, firar etmiş ve neden sonra hanımı tarafından ikna edilerek gittiği yerden geri dönebilmişti. Allah Rasûlü’nün bu en azılı düşmanı, Efendimiz’in huzuruna girince, İki Cihan Serveri, ona tebessüm etti ve: ÂÓ—ÚÕÓ»«Î†»?«‰—ÒÓ«„?»?†«‰ÚÂÔÁÓ«Ã?—?† dedi61. Bu söz onun gönlünü fethetmeye yetmişti. Kendi kendine söz verdi: Hem kendi hem de tek oğlu, Âmir, bu uğurda hırz-ı can edeceklerdi. Yermuk’ta kendi dakikalarını sayarken, bir aralık gelip dediler ki: “Oğlun Âmir şehit oldu.” İkrime doğruldu. İhtimal Allah Rasulü temessül buyurmuşlardı ve: “Ya Rasulallah! Oğlumu da yolunda feda edeceğim diye Sana söz vermiştim. Râkib-i muhacir sözünde durdu mu?” dedi. Ebu Cehil’in oğlundan “Rakib-i Muhacir” çıkar mı? O “Her cephede Allah Rasulü’yle karşı karşıya gelen, O’nu öldürmeyi en büyük emel bilen”62 insandan yani o zulmet insanından, o karanlıklar insanından, melekleri geride bırakacak bir “Râkib-i Muhacir” çıkar mı? Meğer çıkarmış.. ve çıktı da.

O ki, cahiliye devrinde zengin ve güçlü idi, zayıfları ezer ve onların yollarını keserdi. Zayıfın zaten hayat hakkı yoktu. Ve, hele kadınlar kat’iyen yaşama hakkına sahip değillerdi. Çocuklar bir hiç uğruna öldürülürlerdi. Fakir “benim de hakkım var” diyemezdi. Kanunlar vardı. Ve her zaman da olmuştu; ama bunlar acizlere ve zayıflara karşı kullanılırdı. (Günümüzde de öyle değil mi..?) İşte Allah Rasûlü, alabildiğine vahşi, hak, adalet ve istikamet bilmeyen böyle bir cemaat içinden yeryüzünde adaleti temsil edecek melek misali insanlar çıkarıyordu.

b. Hz. Ömer (ra)

Ömer; işte şanlı halife, öyle bir devletin başında bulunmaktadır ki, topraklarının bir ucu Yemen’e ulaşmış diğer ucu da tâ Öküz Nehrindedir. Ve bir gün böyle bir devletin başındaki Hz. Ömer’in Ubey İbni Kâ’b’la arasında bir anlaşmazlık olur. Ubey: “Ey Allah’ın Peygamberinin halifesi haksızlık yapıyorsun” der. O da hâkime gidip murafaa olmayı teklif eder. Bu murafaada Zeyd İbni Sabit hâkimdir. O’nun evine giderler. Muhakeme orada görülecekdir. Medine’nin Kadısı, Halifenin içeriye girdiğini görünce, edep ifadesi olarak yanındaki minderi işaret eder ve: “Ya Emirel-Mü’minin şuraya oturun!” der. Kaşlarını çatan ve hiddetlenen koca Ömer, tarihin kulağına küpe olacak şu sözleri söyler:  “Daha şimdiden sen hükmünde ilk haksızlığı yaptın.”63

c. Mâiz Hadisesi ve Vicdan İrtibatlı Kontrol Sistemi

Ürperten bir muhâsebe ruhu veya Maiz hâdisesinden bir kesit. Müslim-i Şerîf, ona hususi bâb ayırmış ve “Câde bi nefsihi”; “Nefsini cömertçe feda eden adam” başlığını koymuş. Evet, nefis cömertliği yapan adam. İşte Maiz bu!

Bir gün Allah Resulü’nün huzuruna girer ve O’nun yanına kadar sokulur. Ayakta kaddi bükülmüş, rengi sararmış.. benzi solmuş ve laf söyleyecek hali kalmamıştır. İşte bu bitkin insan şöyle der: “Ya Resûlallah! Beni temizle” Allah Resûlü yüzünü öbür tarafa çevirir... Şefkat İnsanı, onun diyeceğini duymak istemez. Bu defa da Maiz öbür taraftan gelir ve aynı şeyleri söyler. Derken bu durum tam dört defa tekerrür eder! Her defasında Allah Resûlü yüzünü çevirir. Maiz de O’nun yüzünü çevirdiği cihetten gelerek, kendisini temizlemesini ister. Dördüncüde Allah Resûlü: “Seni hangi günahtan temizleyeyim?” sorusunu sorar. O da: “Zinadan Ey Allah’ın resûlü” cevabını verir. Herkes donup kalmıştır. Allah Resûlü’nün devrinde “zina” kelimesi belki ilk defa telaffuz ediliyordu. İtiraf şok te’siri yapmışdı. Daha dün zinayı meşru görenler, İslâm’la birlikte ondan o kadar uzaklaşmışlardı ki, bilmedikleri yeni birşey duymuş gibi şaşırıp kalmışlardı. Sükûneti Allah Resûlü’nün şefkat dolu sesi bozdu.. ve sordu oradakilere:

- Maiz’de delilik var mı?

- Hayır, Ey Allah’ın Resûlü, Maiz aklı başında biridir, dediler.

- Acaba sarhoş mu? Ağzı koklandı ve yine;

- Hayır, cevabı verildi. Maiz itirafında bu kadar ısrar edince, artık Allah Resûlü’nün elinden birşey gelmezdi. “Haddi tatbik edin” buyurdu. Taş atanların arasında kendisi yoktu. Maiz bir meydana getirildi. Başına taşlar yağdırıldı. Bir aralık bu taşlamaya dayanamadı, kalkıp kaçmak istedi. Kaçarken de biri eline geçirdiği bir çene kemiğiyle başına vurdu ve düşürdü. Maiz ölmüştü... Hâdise olduğu gibi Allah Resûlü’ne, son anda kaçmak istediği, fakat birisinin vurduğu bir çene kemiği ile öldüğü şeklinde hikaye edilince o Şefkat Âbidesi dayanamadı ve: “Onu bana bırakmalı değil miydiniz?” dedi, ağladı. Belki Maiz, itirafından vazgeçecekti. O zaman da durum değişebilirdi. Aradan bir-iki gün geçmişti ki Allah Resûlü’nün huzuruna bu sefer bir kadın çıkageldi. Bu Maiz’in suç ortağı olan kadındı. O da Maiz gibi: “Ya Resûlallah beni temizle” diyerek söze başladı. Allah Resûlü de Maiz’e yaptığı gibi yaptı ve: “Dön git tevbe et” dedi. Ama kadın ısrarlıydı. Bunun üzerine Allah Resûlü: “Belki sen hamilesindir. O masumun kanına giremeyiz” dedi ve kadını geri çevirdi. Aylar geçti ve kadın çocuğunu doğurdu. İlk fırsatta hemen Allah Resûlü’nün huzuruna gelerek teklifini tekrarladı... Bu defa da Allah Resûlü: “Bu çocuğun bakıma, süte ihtiyacı var” diyerek kadını geri gönderdi. Son geldiğinde, çocuğa ekmek yemesini de öğretmişti ve: “İşte artık bana ihtiyaç kalmadı. Ne olur ya Resûlallah bana haddi tatbik et ve beni şu vicdan azabından kurtar!” dedi; ve alıp götürdüler, vicdan huzuruna doğru kanatlanacağı bir rampaya.. vefat ederken mesut ve bahtiyardı. Biri başına taş atarken “Seni gidi...” deyince, uzaktan seyreden Rasûlullah kaşlarını çattı ve şöyle dedi: “Vallahi bu kadın öyle bir tevbe etti ki tevbesi bütün Medine halkına dağıtılsaydı yeterdi.” 64

Neden öyleydi? Çünkü, hiç kimsenin görmediği yerde bir günah işlemiş.. hesabı öteye kalmasın diye, kendini itirafın cenderesine atmış ve cezasını çekeceği âna kadar da Allah ve topluma karşı işlediği suçun hicap ve vicdan azabını sırtında ateşten bir gömlek gibi taşımıştı. Evet, ayağı kaymış ve düşmüştü ama, kurtuluşu dinin kapısında aramakdan vazgeçmemişti.

Bütün ahlâk, kural ve disiplinlerini burada sıralamamız mümkün değildir. Zira yüzlerce ahlâk kuralı ve disiplini vardır. Ancak biz, bunlardan sadece birkaçına işaret edebildik. Eğer bütün ahlâk kuralları bir bir sıralanabilseydi, Allah Resûlü’nün insanüstü icraatı adına daha güçlü ipuçları elde etmek mümkün olurdu. Zira, o günün insanı, bilinen ne kadar ahlâk kuralı ve disiplini varsa, bütünüyle onların zıddıyla muttasıf idiler. İşte İki Cihan Serveri, hem onlardaki bu menfî huyları söküp attı, hem de müsbetiyle onları techiz edip donattı.

Allah Resûlü, terbiyecilikte de bir mu’cize gösterdi ve insanlığın terbiyesi adına bir kısım temel esaslar vaz’ etti ki, bunlar kıyas ve benzetmelerle çoğaltılarak, derinleştirilerek, hem topyekün insanlığı hem de bütün zamanları kucaklayacak mahiyetteydi. Kanaat-i âcizanem, O’nun bu prensipler arkasındaki tasarı ve düşünce derinliklerini kavrayıp O’nun anlayışına ulaştığımız zaman, melekleri gıptaya sevk edecek seviyeyi kazanmış olacağız. Ne var ki, Hamîde Kutub’un da bir vesileyle ifade ettiği gibi biz henüz yoldayız. Hani, Hz. Mûsa, Allah (cc)’a şöyle bir taaccübünü ifade eder: “Ya Rabbi! Çok insanlar görüyorum ki, Senin yolunda yürürken ve Seni bulmuşken, birdenbire yol değiştiriyor ve başka istikamete gidiyorlar.”

Cenâb-ı Hakk ona kemâl-i hikmetle buyuruyor ki: “Ya Mûsa onlar kat’iyen Bana gelmedi, Beni bulamadı ve Bana ulaşamadılar. Onlar henüz yoldaki insanlardı ve yol değiştirdiler.” (Allah (cc), yolda olup da takılıp kalmaktan ve takılıp kalıp da yol değiştirmekten bizleri muhafaza buyursun!) Evet, teminat altında değiliz. Kimse kimseye, azıp sapmayacağına dair teminat veremez...

Her şeyin dizgini Allah(cc)’ın elindedir.. her şeyin dizgini elinde olan Allah (cc), bizi istikametten ayırmasın! Göz açıp kapayıncaya kadar bizi nefsimizle baş başa bırakmasın! Allah (cc), bu necip, bu soylu, bu asil ve tarihte eşi-menendi gösterilemeyecek mübarek milleti, yine devletlerarası muvazenede yerini almaya muvaffak etsin!

Evet, bu millet tarihî yerini aldığı zaman, biz, ahlâk-ı İslâmiye ve ahlâk-ı Kur’âniye’yi daha seviyeli ve daha inandırıcı olarak anlatma imkân ve fırsatını bulacağız. İşte o zaman, insanlık, ütopyalarda aradığı şeylerin hem de asırlarca önce yaşanmış olduğunu görecek ve hayret edecektir. Biz şimdilerde Eflatun’un Cumhuriyeti’ni okuyor ve feylesofların, devleti nasıl idare ettiklerini öğrenmeye çalışıyoruz. Bırakın bunları, tarihde feylesofların aklının eremeyeceği şekilde devlet idare edildiği dönemler var. İşte bidayet-i İslâmiye ve işte şanlı Devlet-i Âliye! Göklerde melekler bir idare şekli kursalardı ancak o da bu kadar olabilirdi.

Ne var ki biz, İslâmiyeti o seviyeden anlatacağımız âna kadar, milletler kulaklarını kapatacak ve bizi dinlemeyeceklerdir. Belki bir ölçüde, Kur’ân’ın nurunun kendi gücüyle, sızıp, bazı vicdanlara çarpması neticesinde, bir kısım kimseler Müslüman olsalar da, gerçek patlama, bu şanlı, şerefli ve muhteşem milletin bu yüce hakikatı kendi kâmet-i kıymetine uygun temsiliyle gerçekleşecektir.

Geriye dönüyorum. Cahilî bir muhitte, cahilî bir topluluk içinde, cahilî âdetlerle kaynaya kaynaya pişmiş bir topluluk arasında Allah Resulü, akıllara durgunluk veren muhteşem bir inkılâp meydana getiriyor. Ve bu inkılâp, bütün hayatı içine alacak şekilde gerçekleşiyor. Vakıa, insanlık tarihinde pek çok dâhi yetişmiştir.. ve bunlar belli sahalarda bir kısım değişiklikler yapabilmişlerdir. Ama münhasıran o sahaya mahsus kalmıştır. Meselâ; bir içtimaî dâhi yetiştirdiği nesilleri o mevzuda zirveye ulaştırmış ve devleştirmiştir. Ama iktisadî sahada onları güdük bırakmış, psikolojik sahada birşey verememiş ve terbiye adına da fazla ileriye götürememiş ve hele ruh hesabına onlara hiçbir şey kazandıramamıştır. Meselâ; bir başka dâhi çıkmış, ülkenin iktisadiyatı adına bir inkılâp yapmış.. ve bir toplumu belli bir noktaya götürmüştür. Bu da onlara, içtimaiyat adına bir adım daha attıra-mamıştır. Nefsî kontrol, muhasebe ve mürakabe adına hiçbir şey söyleyememiştir. Bir başkası başka sahada ve bir başkası da daha başka bir sahada.. hiçbiri bütün üniteleriyle en mükemmeli yakalayamamıştır. Ancak Hz. Muhammed (sav)’dir ki, hayatı bütün üniteleriyle kucaklamış, alıp zirvelere taşımış ve ona “ebed müddet” zirvelerde kalma garantisi vermiştir. Evet O, iktisatta zirvededir.. içtimâiyatta zirvededir.. harbiyede zirvededir.. nefis muhasebesinde zirvededir.. insanlara kendisini kabul ettirmesinde zirvededir.. dünya ve âhiret muvazenesi kurmada zirvededir.. eşya ve hâdiselere nüfuz etmede zirvededir.. varlığın ötesine nüfuz etmede zirvededir.. ve her şeyde zirvededir. Evet, Hz. Muhammed Mustafa (sav)’nın terbiyesinde insana ait hiçbir duygu güdük kalmamış, hiçbir şey ihmale uğramamış; aksine hepsi inkişaf ettirilmiş, hepsi geliştirilmiş ve insanlara, beş başı ma’mur olma yolları açılmış.. kader de yollarına su serpince, her sahada en kamil ve en mükemmel insanlar yetişmiştir.