B. PEYGAMBERİMİZ’İN BABALIK VASFI

Hep zirvelerde dolaşan Allah Rasulü, hayatın hemen bütün ünitelerinde de hep zirvede olmuştu. İnsanlar O’nu ararken, ne kendi seviyelerinde ne de yaşadıkları asrın büyük insanları seviyelerinde aramamalıdırlar. Araştırmacılar O’nu ararken hep dünyanın en yüksek zirvelerini düşünmeli ve hayâlen zirveler üzerinde dolaşmalıdırlar ki, kadrine ruhânîlerin destân kestiği o Zât hakkında, kadirnâşinaslık yapmasınlar. Evet, onlar Hz. Muhammed (sav)’i arayacaklarsa mutlaka O’nun ufkunda aramalıdırlar; bizim gibi doğru dürüst hayal bile edemeyen insanların hayalleriyle Hz. Muhammed’e ulaşmak mümkün değildir. Zira Allah (cc), mevhibe-i sübhaniyesi olarak O’na her sahada üstünlük bahşetmiştir.

İnsanlığın İftihar Tablosu, bir iftihar tablosu olarak yaşadı ve gurûb etti. Beşer O’nun eşinimenendini bir daha görmedi ve göremedi. Bütün insanlık göremediği gibi bazı çağdaşları ve hatta yakınında bulunanlar bile göremediler. Belki pek çokları, varlığını güneşe bağlı sürdüren çiçekler gibi, özlerindeki pörsüme ile ancak O’nun gurûbunu anlayabilmişler.. anlayabilmişlerdi ama, artık çok geçti... Tabii ki, ümmeti arasında O’nu tanıyanların O’na saygı duyanların sayısı, her zaman daha çok olmuştur.

Aradan 14 asır geçmiş olmasına rağmen, biz hâlâ, Hatice’ye, Aişe’ye, Ümmü Seleme’ye, Hafsa’ya “anam” derken, içimizde anamıza “anam” demenin üstünde bir haz, bir zevk duyarız. Elbette ki, bu his, bu duygu, o devirde daha derin, daha köklü, daha içten, daha samimiydi. Ve bunlar, hep O’ndan ötürüydü. Hz. Ebu Bekir kızı Aişe’ye “anacığım” derdi. Zaten,  “Peygamberlerin zevcelerine gelince, onlar da mü’minlerin analarıdırlar” (Ahzâb, 33/6) âyeti de bunu söylemiyor muydu? Ve işte Hz. Ebu Bekir de bu mülâhazayla bağrında besleyip büyüttüğü kızı Hz. Âişe’ye “anam” diyordu. Ne var ki bütün bu teveccühler hatta onların ayaklarının altına baş koymalar ve onları, insanlığın en azizi olarak başlarda gezdirmeler, bu gerçek takdirkârların hüznünü, kederini gidermeye yetmiyordu. Evet, daha sonraki saadet fırtınaları bile bu hüznü onların yüzünden silememişti. Birer birer gurûb edecekleri güne kadar hüzünle oturdu, hüzünle kalkdı.. hüzün düşündü ve hüzün konuşdular.

İşte O, zevcelerinin sinesinde böyle fevkalâde bir aile reisi olduğu gibi aynı zamanda derin ve mükemmel bir baba idi.. tabii, babalığı ölçüsünde bir derinliği temsil eden misilsiz bir dede idi de.. evet, bu sahada dahi O’nun, eşi ve menendi yoktu.

O, çocuklarına, torunlarına fevkalâde şefkatle muamele eder.. böyle muamele ederken de, onların nazarlarını ahirete ve maâliyâta çevirmeyi ihmal etmezdi. Onları bağrında beslerken yüzlerine tebessüm eder, okşar ve aziz tutar.. bu arada onların uhrevî meseleleri ihmallerine de asla rıza göstermezdi. İşte bu anlayış içinde onlara karşı fevkalâde açık, fakat Allah’la arasındaki münasebeti korumak bakımından da gayet ciddi ve vakur idi. Bir taraftan onlara hürriyet ve serbestiyet içinde, insanca yaşama yollarını gösteriyor, diğer taraftan da laçka olmalarına ve yılışıklaşmalarına meydan vermiyordu. Meydan vermek şöyle dursun, aksine çürümelerine karşı bütün hassasiyetiyle göğüs geriyor ve onları hep ulvî ve uhrevî âlemlere göre hazırlıyordu. Bu şekildeki terbiye anlayışıyla Allah Rasûlü, yine ifrat ve tefritten uzak orta yolu ve sırat-ı müstakimi temsil ediyordu. İşte bu durum da O’nun fetanetinin ayrı bir buudunu teşkil etmektedir.

1. Çocukları ve Torunlarına Karşı Şefkati

Müslim-i Şerif’in rivayet ettiği bir hadiste Allah Rasulü’nün hizmetçisi olma gibi en yüksek payeye ulaşan ve on sene ara vermeden, fasılasız, kemal-i sadakatle bu hizmetini yürüten Enes b. Malik diyor ki: “Aile fertlerine karşı, Hz. Muhammed (sav)’den daha şefkatlisini görmedim.”15

Evet, o kadar şefkatli o kadar içten davranır ve öylesine açık hareket ederdi ki; O’nun gibi bir ikinci aile reisi ve baba göstermek mümkün değildir.

Bu itiraf sadece bize ait olsa, belki ehemmiyeti sınırlı kalırdı. Ancak, karıncayı daha incitmeyecek kadar re’fet ve şefkatle derinleşmiş milyonlarca insan, ilan ve itiraf ediyorlar ki, bütün varlığı şefkatle kucaklamada Allah Rasûlü’nün bir eşi daha yoktu.

Evet, herkes gibi O da bir insan olarak yaratılmıştı ama Allah (cc), insanlarla münasebet kursun diye O’nun kalbine bütün varlığa karşı derin bir alâka vaz’ etmişti. Ondandır ki, Allah Rasûlü, hem aile fertlerine karşı hem de diğer insanlara karşı görülmemiş bir alâka ile dopdoluydu.

Erkek evlatlarının hepsi daha önceden vefat etmişti16. En son Mâriye Validemiz’den bir erkek çocuğu dünyaya gelmiş o da yaşamamıştı. Allah Rasûlü, onca önemli işlerinin arasında sık sık dâye himayesindeki çocuğunun yanına gider, onu bağrına basar, öper, okşar, sever, kucağına alır sonra da döner evine gelirdi17. Vefat ettiği zaman da yine onu kucağına alıp, bağrına basıp, gözleri dolu dolu hüznünü ifade etmişti. O’nun bu durumuna hayretle bakanlara da: “Gönül mahzun olur, gözler ağlar; fakat inşaallah Allah’ın dediğinden, Allah’ın hoşnut olduğundan başkasını söyleyemeyiz” demişti ve ardından da dilini işaret ederek: “Allah şununla muâhaze eder”18 buyurmuşlardı. Bir kere daha hatırlatalım O, insanların en merhametlisi, en şefkatlisiydi.

Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i sırtına alır şurada-burada dolaştırırdı. O seviyedeki bir insan çocuğu sırtına alır ve halkın içine öyle çıkar mıydı? O, alır ve çıkardı. Böyle yaparken de, onların gelecekte kazanacakları şerefi âdeta istikbal ederdi. Bir gün Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin sırtında iken hane-i saadetten içeriye Hz. Ömer girdi. Onları böyle şerefli bir yerde görünce “Ne güzel bineğiniz var” dedi. Ve hemen Allah Rasûlü şöyle buyurdu: “Ya ne güzel süvariler onlar!”19 Onlar bu meselenin şuurunda veya değildirler. Fakat Allah Rasûlü onları işte böyle onure ediyordu. Bir başka defasında da Hz. Hasan’a: Ê  “Ne güzel bineğin var” diyene karşı:   “O ne güzel binici!”20 cevabını yetiştirmişti. Evet O, kıyamete kadar gelecek bütün evliyanın babası ve bütün evliyaya ait şerefin, haysiyetin, izzetin ve onurun nüvelerini mahiyetinde taşıyan Ehl-i Beyt’in bu iki mühim imamına hususi teveccühte bulunarak zaman zaman onları omuzunda taşıyordu. Onlara gösterdiği bu ilgi ve alâkanın altında, şüphesiz temsil edecekleri Ehl-i Beyt ve bütün evliyanın da hissesi vardı. Onun içindir ki, Ehl-i Beyt’in mühim bir ferdi olan Abdülkadir Geylanî, haklı olarak, atalarının, Allah Rasûlü’nün omuzlarında taşınması itibariyle, şöyle der: “Allah Rasûlü’nün mübarek ayakları, benim omuzumda; benim ayağım da, bütün evliyanın omuzundadır.” Herhalde bu durum kıyamete kadar da böyle devam edecektir.

Bir başka defasında, torunları omuzlarında çıkagelecek ve bizzat kendisi onlara şöyle diyecektir: Altıaıa ?öyle diğiniz ne güzel binek ve üstündeki yük olarak sizler ne güzel yüksünüz!”21 O, evlat ve torunlarını böyle aziz tutmuş, onların kalbine taht kurmuş ve babalar, dedeler üstü bir sevgiye mazhar olmuştu.

Allah Rasûlü, her hususda olduğu gibi, çocuk terbiyesinde de daima orta yolu takip etmişti. Bütün evlatlarını, torunlarını canı kadar sever hem de bu sevgisini onlara hissettirirdi. Ne var ki, bu sevgisinin kötüye kullanılmasına da asla fırsat vermezdi. Zaten O’nun evlat ve torunları arasında, böyle bir davranışa yeltenen de yoktu. Ancak bilmeden yaptıkları hatalar karşısında, Allah Rasûlü’nün takındığı bir tavır, o derin sevgiyi bir vekâr buğusuyla sarar ve ılık bir görünümle onları şüpheli zeminde dolaşmakdan alıkordu. Mesela bir defasında Hz. Hasan veya Hüseyin, henüz yaşları çok küçük olduğu için elini sadaka hurmasına uzatır. Allah Rasûlü hemen harekete geçer ve o hurmayı onun elinden alarak: “Bize sadaka hurması haramdır”22 der. Daha o yaştan itibaren, onları harama karşı duyarlı yetiştirme, terbiyede dengenin güzel örneklerinden biri olsa gerek.

Medine-i Münevvere’ye her girişinde bindiği merkubun üzerinde, Allah Rasulü’ne sarılmış, birkaç çocuğu birden görmek mümkündür23. Demek ki Allah Rasulü (sav) sadece kendi torunlarına karşı değil, hanesinde, hanesine yakın hanelerde ve daha ötede oturan bütün çocukları, kemal-i şefkat ve samimiyetle bağrına basıyor ve onların gönüllerini sevgiyle fethediyordu.

Evet, O’nun sevgi hâlesine dahil olanlar sadece erkek evlat ve torunları değildi. O nasıl Hz. Hasan ve Hüseyin’i seviyordu, aynı şekilde torunu Ümame’yi de seviyordu. O kadar ki, bazen sokağa çıkarken Ümame’nin O’nun omuzlarında olduğu görülüyordu. Hatta, bazen kıldığı nafile namazlarda dahi Ümame’yi sırtında taşıdığı olurdu. Secde yapacağı zaman onu yere kor secdeden kalkarken de yine omuzuna alırdı.24

Allah Rasûlü, Ümame’ye olan bu sevgisini öyle bir toplum ve cemiyet içinde izhar edip açığa vuruyordu ki, bu insanlar daha düne kadar kız çocuklarını diri diri gömüyorlardı. İşte böyle insanlar arasında, Allah Rasûlü’nün kız torununa gösterdiği bu ilgi ve alâka, oldukça değişik ve o güne kadar kimsenin görmediği orijinallikte bir hareket tarzıydı.

2. Hz. Fâtıma’ya Karşı Sevgi ve Şefkati

İslâm’a göre kız-erkek ayırımı yoktur. Ve Allah Rasûlü bunu bizzat kendileri göstermiştir. Nasıl ayrım olabilir ki, birisi Hz. Muhammed ise diğeri Hz. Hatice’dir. Biri Adem ise diğeri Havva’dır. Biri Ali ise diğeri Fatıma’dır.

O Fatıma ki, Allah Rasûlü’nün kızıdır. Kıyamete kadar gelecek bütün Ehl-i Beyt’in anasıdır. O bizim de anamızdır..!

İşte Allah Rasûlü, bu incelerden ince Fatıma yanına gelince hemen ayağa kalkar, onun elinden tutup getirir ve kendi oturduğu yere oturturdu. Halini-hatırını sorar, onu sever, okşar ve gönderirken de yine aynı iltifatlarla gönderirdi.25

Bir ara Hz. Ali, Ebu Cehil’in kızıyla evlenmek istemişti. Gerçi bu mübarek kadın da ağabeyi İkrime gibi İslâm’a girmiş ve sonsuzluk kervanına katılmıştı; fakat bu evlilik muhtemelen Fatıma’yı rahatsız edecekti. Belki de Hz. Ali böyle bir evliliğin Hz. Fatıma’yı bu şekilde rahatsız edeceğini hiç ama hiç düşünmemişti. Fatıma gelip durumu Allah Rasûlü’ne arzedip üzüntüsünü dile getirince, O’nu mahzun gören İki Cihan Serveri, çok üzülmüş ve hemen minbere çıkmış ve şu hutbeyi irad buyurmuşlardı:“Duydum ki, Ali, Fatıma’nın üzerine evlenmek istiyormuş. Eğer Ali bu düşüncesinde kararlı ise, Fatıma’yı boşamalıdır. Zira bu durum Fatıma’yı üzmektedir. Fatıma ise benden bir parçadır. Onu üzen beni üzmüş olur. Onu sevindiren de, beni sevindirmiş demektir.” 26

Bu sözleri dinleyenlerin arasında Hz. Ali de vardı... Derhal evvelki düşüncesinden vazgeçti ve Fatımasının yanına döndü.27

Zaten Hz. Ali, Allah Rasûlü’nün kızını gözünün akı gibi aziz tutuyor, onun kendisine karşı böylesine bağlı olduğunu bilen Fatıma da hiç şüphesiz O’nu canından artık seviyordu. Aslında bu ince kadının, sanki, evliyâ ve asfiyaya nüvelik etmesinin dışında da bir misyonu yok gibiydi.. gözleri hep babasında ve O’nun davasındaydı. Allah Rasûlü, son demlerinde O’na vefatını haber verdiğinde cihanı velveleye veren ağlamasının; ve ilk vefat edip kendisine kavuşacak olanın da, o olduğunu söyleyince bayram sevinciyle gülmesinin başka türlü izahı da mümkün değildi28. Evet, baba onu, o da babasını çok seviyordu. Ancak, Allah Rasûlü, Fatıma’yı severken de dengeyi korumasını biliyor, hep ölçülü hareket ediyor ve onu, insan ruhunun yükselmesi gereken âlemlere göre hazırlıyordu. Çünkü ebedî beraberlik ancak orada olacaktı. Kızı Fatıma ile Allah Rasûlü, ancak 25 sene beraber olabilmişlerdi. Evet, Hz. Fatıma, Allah Rasûlü’nün irtihalinden altı ay sonra vefat etmiş ve vefat ettiğinde de ancak 25 yaşındaydı.29

3. Çocuklarını Ebedî Hayata Hazırlaması

Allah Rasûlü ebediyete, yani insanların yaratılış itibariyle talip oldukları şeye talipti. Evet insan, ebed için yaratılmıştır. Ebedden Ebedî Zât’tan başka bir şeyle de tatmin olması mümkün değildir. Binaenaleyh O’ndan başka bir şey istemez.. bilerek-bilmeyerek hep O’nu arzular. Bu itibarla da insana ebediyeti vereceğiniz âna kadar onun doyup tatmin olması mümkün değildir. Evet, insanın sonsuz emelleri ve arzuları vardır. Ona ne verseniz tatmin edemezsiniz! Zaten bütün dinlerin ve peygamberlerin mesajlarının esası da işte bu ukba buudlu nizamdır. Bu itibarladır ki, Allah Rasûlü (sav) bir taraftan avuç avuç ve kucak kucak onlara huzur taşırken, diğer taraftan da onları ebedî huzura, ebedî saadete hazırlamayı hiç mi hiç ihmâl etmiyordu. Bunun en çarpıcı misallerinden birini şu vak’ada görmek mümkündür: Fatıma Validemiz, boynunda bir gerdanlıkla Allah Rasûlü’nün huzuruna gelir. Allah Rasûlü (sav), bir rivayette (Neseî’nin rivayeti) Fatıma Validemiz’in boynundan gerdanlığı alır. Başka bir rivayette gerdanlık Fatıma Validemiz’in elindedir ve Allah Rasûlü ona şöyle buyurur: “İster misin ki halk desin? -burada, halkdan maksat, insanlar veya rûhâniler, melekler sema sâkinleri olması arasında fark yoktur- Peygamberin kızı elinde cehennemden bir zincir, bir kolye taşıyor?” Evet bir taraftan onları aziz tutuyor, diğer taraftan da teveccühlerini bütünüyle ahirete, Allah’a, ebedî ve uhrevî güzelliklere çeviriyordu. Bu söz Hz. Fatıma’ya yetmişti. Zira bu söz, onun gönlünde taht kuran ve onu bütün letaifiyle fetheden insandan geliyordu. Onun için Hz. Fatıma diyor ki: “Hemen kolyeyi sattım.. bir köle aldım.. o köleyi de hemen hürriyete kavuşturdum ve sonra da Allah Rasûlü’nün huzuruna geldim.. geldim ve yaptıklarımı kendisine bir bir nakledince mesrur oldu, sevindi. Sonra da ellerini açıp Allah’a şöyle hamd etti: «Ó‰ÚÕÓÂڜԆ‰k‰ÒÓÁy††«‰ÒÓ–m͆«ÓÊÚÃÓ͆·Ó«?dÂӅӆ ÊÓ†«‰ÊÒÓ«—h†me“ hırıiyete ıav’şıurdum ve sonra da Allah R’sûlü’nün huz”runaElbette ki, Hz. Fatıma, boynuna taktığı bu kolye ile harama girmiş değildi. Ancak Allah Rasûlü onu mukarrebîn dairesinde tutmaya çalışıyordu. Efendimiz’in ikazı takva ve kurb buudluydu. Bu bir cihetle dünyaya karşı alâkasızlık, ama daha çok da, bulundukları yer ve kıyamete kadar temsil edecekleri cemaat itibariyle, “Ehl-i Beyt”in anasına düşen bir titizlik ve hassasiyet örneğiydi: Evet, Hasan’a, Hüseyin’e ve daha sonra gelecek Zeynelâbidin gibi âbidlerin, ziya kaynağına ana olmak elbette kolay değildi. Allah Rasûlü onu önce Ehl-i Beyt’e, sonra da Şah-ı Geylanîlere, Muhammed Bahauddin Nakşibendîlere, Ahmed Rufaîlere, Ahmed Bedevîlere, Şâzelîlere ve daha nicelerine ana olmaya hazırlıyordu. Sanki ona: “Kızım sen, öyle bir koca evine giriyorsun ve öyle bir eve gelin gidiyorsun ki, senin o mübarek hanenden teselsülen ortaya çıkacak dünya kadar altın halkalar var. Bırak boynundaki şu altın kolyeyi, sen onlara ana olmaya bak!” diyordu. Nakşîlerin, Rufaîlerin, Şazelîlerin ve daha yüzlerce turûk-u âliye ricalinin altın halkası... Evet, evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabîne ana olmak kolay değildi. Onun için Allah Rasûlü bu hususta, kendi hanesine karşı daha hassas ve daha sert idi. Evet, O, bu davranışlarıyla şefkat ve re’fetin yanında onların nazarlarını uhrevî âlemlere çevirme itibariyle de sırat-ı müstakimin ayrı bir yönünü hatırlatıyor ve büyük-küçük bütün fenalıklara karşı kapı ve pencereleri kapatıp onların nazarlarını sadece ahirete çeviriyor ve “size Allah gerek, Allah!” diyordu. Zira onların yolunda öyleleri zuhur edecekti ki,

“Cennet cennet dedikleri
Üç-beş köşkle birkaç huri
İsteyene ver onlarıBana
Seni gerek Seni.”

diyecek ve bütün ömürlerini ukba televvünlü, kurbet buudlu yaşayacaklardı. Bu itibarla da Allah Rasulü, bu en sevdiklerini, gerçek sevginin gereği olarak dünyevî bütün kazurattan temizliyor, dâmenlerine dünyevî tozun-toprağın bulaşmasına fırsat vermiyor, onların nazarlarını ulvî âlemlere çeviriyor ve onları oradaki beraberliğe hazırlıyordu. “Kişi sevdiğiyle beraberdir”31. Hz. Muhammed’i seviyorsanız, yolunda olacaksınız, yolunda olanlar ötede O’nunla beraber olacaklardır. İşte bu beraberliğe hazırlama yolunda Allah Rasulü bir taraftan onları seviyor, bağrına basıyor, diğer taraftan da bu sevip bağrına basmayı çok iyi değerlendiriyordu. “Sevdim, bağrıma bastım, seni azizim bildim. Allah seni ümmetin azizi kıldı. Sen beşerin başında Hz. Meryem gibisin.” Bir zayıf rivayette Hz. Meryem nasıl izzetiyle, Allah Rasulü’ne şöyle dedirtti: “Kadınlar içinde bir peygamber olsaydı, Hz. Meryem olurdu. Sen de başı o büyüklüğe ulaşan bir kadınsın.. öyleyse en azından onun kadar dünyaya karşı aziz ve dengeli olmalısın.” Şefkat olacak, re’fet olacak, kalble ve hisle kucaklama olacak fakat ahiret adına da kat’iyen bir gevşeklik olmayacak. İşte Sırat-ı Müstakim; orta ve en doğru yol! Bir yol ki Allah Rasulü de bu yolun Başyolcusu...

4. Hz. Fatıma’nın Hizmetçi İstemesi

O’nun terbiye sisteminden bir diğer kesiti de İmam Buharî ve Müslim veriyor... Hadiseyi bize Hz. Ali (ra) anlatıyor ve diyor ki: “Evimizde hizmetçimiz yoktu. Bütün işlerini bizzat Fatıma kendisi yapıyordu. Zaten, bütünü bir tek odadan ibaret olan bir hücrecikte kalıyorduk. O hücrecikte, Fatıma ocağı yakar ve yemek pişirmeye çalışırdı. Çok kere, ateşi alevlendirmek için eğilip üflerken, ateşten çıkan kılvılcımlar benek benek elbisesini yakardı. Onun için elbisesi delik-deşik olmuştu. Yaptığı sadece bu değildi. Ekmek yapmak, evin ihtiyacı olan suyu taşımak da onun yüklendiği işlerdendi. Ayrıca değirmen taşını çevire çevire eli; su taşıya taşıya da sırtı nasır bağlamıştı.

Bu arada bir harp dönüşü Medine’ye esirler getirilmişti. Allah Rasulü bu esirleri, müracaat eden Medine halkına dağıtıyordu. Fatıma’ya, babasına gidip ev işlerinde kendisine yardımcı olabilecek bir hâdim (hizmetçi) istemesini söyledim. O da gitti ve istedi...

Şimdi, hâdisenin gerisini Hz. Fatıma Validemiz’den dinleyelim: “Babama gittim; fakat evde yoktu. Hz. Aişe: “Geldiğinde ben haber veririm” dedi, ben de geri döndüm.

Yatağa uzanmıştık ki, az sonra Allah Rasûlü birdenbire çıkageldi. Ben ve Ali yataktan doğrulmak istedikse de O, buna mâni oldu.. ve aramıza oturdu. Öyle ki sadrıma temas eden ayağındaki serinliği göğsümde hissediyordum. Arzumuzu sordu. Ben de durumu aynen naklettim. Allah Rasûlü birden uhrevîleşti ve şöyle dedi: “Ya Fatıma, Allah’tan kork ve Allah’a karşı vazifende kusur etme! Allah’ın omuzuna yüklediği farzları hakkıyla yerine getir. Kocana da daima sadık ve itaatkâr ol! Onun hakkını da gözet! (Yani, senin iki vazifen var: Allah’a karşı kulluk etmek ve sonra da kocana itaatde bulunmak.) Sana ayrı bir şey daha söyleyeyim. Yatağına girmek istediğin zaman, otuz üç defa Sübhanallah, otuz üç defa Elhamdülillah, otuz üç defa da Allahüekber de32. İşte bu senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.” Bunun ma’nâsı şu idi: Ben senin nazarını uhrevî âlemlere çeviriyorum.. ve orada senin, bana ulaşman ve benimle beraber olman için de iki yol var: Birincisi Rabbine karşı kulluk vazifende kusur etmemen. İkincisi de; kocana karşı vazife ve mükellefiyetlerini yerine getirmen. Eğer bir hâdim, senin kocana karşı vazifelerinde senin yerini alır ve senin yapman gerekenleri o yaparsa, bu bir ölçüde senin eksik kalmana sebebiyet verebilir. Oysaki senin zülcenaheyn olman lazımdır. Bir insan nasıl en mükemmel kul olur ve Allah’a kulluğunu en mükemmel şekilde yerine getirir? Bir insan nasıl en mükemmel insan olur ve üzerindeki mükellefiyetleri kusursuz ve arızasız yerine getirir? İşte sana düşen bunları araştırmaktır.

Sen evvela, Rabbine karşı kulluğunu en mükemmel şekilde eda et ve mükemmel bir kul ol! Sonra da Ali gibi kıyâmete kadar gelecek ehlullah’ı sulbünde taşıyan büyük bir insana karşı, mükellefiyetlerini yerine getir ve mükemmel bir insan ol! Ol ki, bütün mükemmeliyetlerin ve mükemmellerin toplanma yeri olan cennette benimle beraber olabilesin!

Burada, Hz. Ali ile ilgili, istidrâdî bir hususu arz etmeden geçmeye gönlüm razı olmuyor. Hz. Ali ki, Allah Rasûlü ona, kızını hem de hiç tereddüt etmeden vermişti. Çünkü onda, Hz. Fatıma gibi bir Nebi kızına koca ve bir nebiye damat olma liyakatı vardı. Zira o şâh-ı evliya idi.. ve evliyaya baba olabilecek mahiyette yaratılmıştı. Öyle ki, Allah Rasûlü bir gün ona şöyle buyuracaktı: “Yâ Ali! Her peygamberin nesli kendinden devam etmiştir; Benim neslimi ise, sen devam ettireceksin”33. Yani Benim soy ağacımı sen sulayacak, sen yetiştirecek ve sen tımar edeceksin. Neticede semerâtı toplayanlar da benimle beraber, Ehl-i Beyt içinde seni de anacaklar binaenaleyh, meseleye bu yönüyle bakılacak olursa, Hz. Ali’ye itaat, aynen Allah Rasûlü’ne itaattir. Allah Rasûlü’ne itaat da Allah’a itaat demektir.

Zaten umumî ma’nâda kocalık hakkı için, Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Eğer Allah’tan başkasına secde bahis mevzuu olsaydı, kadınlara, kocalarına secde etmelerini emrederdim.”34 Eğer böyle birşey caiz olsaydı, Hz. Ali bunu çoktan hak etmişti. Evet, eğer erkeğe secde bahis mevzuu olsaydı, başta Hz. Ali gelirdi. Hz. Fatıma’nın zü’l-cenâheyn olması için Hz. Ali ve ona hizmet bu denli önemli olunca Hz. Fatıma’nın hizmetçi kullanması, onun kanatlarından birinin kırılması demektir. Böyle tek kanatlı biri ise Hz. Hasan’a, Hz. Hüseyin’e, Şah-ı Geylanî’ye.. ve kıyamete kadar gelecek bütün aktâba, müceddidîne, müçtehidîne ana olamazdı. Allah Rasûlü onu bu büyüklükte bir ana yapmak için, âdeta dünyaya ait bütün alâkalarını kesiyor onun nazarını tamamen ahirete çeviriyordu. Zira Allah (cc) da O’nu böyle yapmış ve böyle terbiye etmişti: Evet, dünyaya gelmeden babasını almış.. ve O, gözünü dünyaya açtığında, baba adına dayanacak birşey bulamamıştı. Altı yaşına gelince de diğer desteğini çekip almış.. ve daha hayatının mebdeinde O’na nur-u tevhîde, sırr-ı ehadiyete giden yolları açmıştı. Vakıa, belki bir süre, izzet ve azamete perde, bakıp himâye edene de şeref, Abdulmuttalip vesâyeti yaşanmıştı ama, bu O’nun nazarında artık, delik deşik olan sebepler adına hiçbir şey ifade etmiyordu. Ebu Talib’in bakımı görümü ise, amcalık himayesini aşamamış bir vesayet.. ve uhrevî buuduyla Hz. Ali’ye baba olmaya bahşedilmiş külfet suretinde bir nimetti. Bu yakınlık sayesinde bir gün gelecek O da Ali’yi alıp yanında yetiştirecek, şâh-ı merdân, haydar-i kerrar ve şah-ı evliya haline getirecekti35. Allah (cc), O’na böyle davranmış, esbabı bütün bütün çekip almış.. ve O’nu bütün hissiyatıyla kendine tevcih etmişti. Sen sebepler âleminde gezemezsin, sen her noktada  (Mümtehine, 60/4) hakikatini temsil etmelisin. Allah’a güvenmeli ve Allah’a dayanmalısın.

Fatıma O’nun kızıydı. Hakk’ın terbiye adına kendisine lütfettiği ve ihsanda bulunduğu şeyleri o kızından esirgeyemezdi. O kız ki, Hz. Hasaneyn’den hâtemü’l-evliyaya kadar, birçok velinin anası olacaktı. Bu itibarla onun bu mübarek meyvelere çekirdek olabilecek mahiyette yetiştirilmesi lazımdı. İşte bundan dolayı Efendimiz, bir taraftan fevkalâde re’feti, şefkati, sevgisi ve gönüllerinde taht kurmanın yanında, diğer taraftan da Fatıma’nın nazarını hep uhrevî âlemlere çeviriyordu.

5. Terbiyede Saadet Hanesinin Umumî Atmosferi

Allah Rasûlü’nün saadet hanesinde sürekli bir haşyet, tüter dururdu. Orada oturmalar, kalkmalar hep haşyet televvünlüydü. Allah Rasulü’nün bakışlarını yakalayabilenlerin, o bakışlarla her zaman cennetlerin imrendiriciliğine veya cehennemlerin ürperticiliğine ulaşmaları, hatta görüp hissetmeleri mümkündü. Namaz kılarken O’nun titreyip ürpermeleri, kâh ileriye kâh geriye gidip gelmeleri; cehennem endişesiyle sarsılmaları; cennet arzusuyla üveykler gibi kanatlanmaları o hânenin hususiyetlerindendi ve o evde daima görülüp, bilinen şeylerdi. Evet, O’na bakan her zaman Allah’ı hatırlardı. İmam Nesaî naklediyor: “Allah Rasulü (sav) namaz kılarken içinde bir güveç kaynıyor gibi ses duyulurdu.”36 O, daima ağlamalı, kaynamalı bir içle Allah’a teveccüh eder ve namazını öyle kılardı. Âişe Validemiz kaç defa O’nu Rabbi’sinin huzurunda, başı yerde titreyerek, irkilerek secde eder vaziyette bulmuştu.37

Tabii ki, O’nun bu hali, ev halkına da müsbet yönde tesir ediyor, ve terbiye adına onlara çok şey kazandırıyordu. Allah’tan çok korkan bu Nebiler Sultanı’nın, hanım ve evlatlarında da aynı haşyet, aynı korku vardı. Çünkü Allah Rasûlü, hep yaşadığını söylüyor ve söylediklerini de yaşadıklarıyla misallendiriyordu. İnsanın yaşadığını söylemesindeki tesiri, en bariz şekli ve en çarpıcı keyfiyetiyle ancak O’nun hanesinde görebiliriz. Yeryüzünde mevcud bütün pedagog ve terbiyeciler, bütün terbiye sistemleri adına, bildikleri ne kadar malumatları varsa hepsini seferber etseler, insan yetiştirme adına, o hanedeki müessiriyete ulaşamazlar.. ve ulaşamamışlardır da.

Evet, Allah Rasûlü (sav), yapmak ve anlatmak istediği şeyleri daha ziyade davranışlarıyla temsil ve ifade etmiş, sonra da davranışlarından dökülen bu şeylere tercüman olmuştur. Allah’a karşı nasıl haşyet duyulacak, nasıl mahviyet içinde olunacak, secdeler nasıl bir derinlikle eda edilecek ve nasıl iki büklüm olunacak.. rükû nasıl yapılacak.. ka’dede nasıl büklüm büklüm olunacak, gecelerde nasıl feryad edilecek, Allah Rasûlü bütün bunları evinde yapmış, sonra da, arkadaşlarıyla sohbetlerinde: “İnsanlar şöyle yapmalıdırlar. Çocuklarına şu şekilde sahip çıkmalıdırlar. Hak ve hakikata şu denli tercüman olmalıdırlar” demiş.. ve dedikleri de hem kendi hanesinde hem de dışarıda, hemen hüsn-ü kabul görmüş ve inanan insanların sinelerinde makes bulmuştur.

Her şeyden evvel O, eşi ve menendi olmayan bir baba ve dedeydi. Hayat adına bize çok basit gibi görünen bu husus, esasen her insan için aşılması gereken en zor engel ve engebelerden biridir.. ve Allah Rasulü bu engeli en kolay şekilde aşmış en birinci baba ve dededir.

Hem O, öyle evlat ve torunlar yetiştirmiştir ki, onların sulbünden gelen ne kadar altın halkalık insan varsa, hepsi de insanlığın ufkunda, adetâ asırlara saçılmış güneşler, aylar ve yıldızlar gibidirler. Bu husus, sadece Allah Rasulü’ne mahsus bir mazhariyettir ki, Cenâb-ı Hakk O’nu bu mazhariyette de tek ve yektâ kılmıştır. İçlerinde tek bir mürted barındırmayan.. veya başka bir ifadeyle, içlerinden tek bir mürtedin çıkmadığı tek nesil, hem de milyonlara varan sayılarıyla Allah Rasulü’nün neslidir.

Nice Hakk dostları vardır ki, kendileri çok büyük olmalarına rağmen, evlerinde yetiştirdikleri evlatları itibariyle fevka-lâde fakirdiler. Onların evlatları veya evlatlarının evlatları, azıp sapmış ve şeytanın ağına takılmışlardır. Günümüzde dahi bunun yüzlerce misalini gösterip anlatmak mümkündür. Ancak Allah Rasûlü’nün evlat ve torunlarıdır ki, hiçbirisi yetiştikleri haneye, o hânenin mâna köklerine ihanet etmemişlerdir. Değil ihanet etmek, her fırsatta bu cibilli alâkayı göstermiş ve vefa misali olmuşlardır.(*)

Evet, işte bu da yine Allah Rasulü’nün risaletinin bir delilidir ki, insan ne kadar dâhi de olsa bu ölçüde bir terbiyeci olması kat’iyen mümkün değildir.

[Geri Dön] / [MFG Külliyatı]