| MA’RİFET
Herkesin elinden gelmeyen ustalık, mehâret; her yerde ve herkeste görülmeyen husûsiyet, hüner ve vasıtalı bilme diye ma’nâlandıracağımız ma’rifet; Hakk yolunun yolcularınca, bilmenin bilenle bütünleşip onun tabiatı haline gelmesi ve bilenin her hâlinin bilinene tercüman olması mertebesidir. Ma’rifeti, vicdânî bilginin zuhûr ve inkişâfı şeklinde tarif edenler de olmuştur ki, bu zuhûr ve inkişâf aynı zamanda insanın kendine has değerlerle zuhûr ve inkişâfı da sayılır. “Nefsini bilen Rabb’ini bilir” sözünün bir mahmili de bu olsa gerek. Ma’rifetin ilk mertebesi, dört bir yanımızda çakıp duran isimlerin tecellîlerini görüp sezmek ve bu tecellîlerle aralanan sır kapısının arkasında sıfatların hayret verici iklîminde seyahat etmektir. Bu seyahat esnasında sürekli Hakk yolcusunun gözünden, kulağından lisanına nurlar akar; kalbi, davranışlarına hükmetmeye başlar; davranışları Hakk’ı tasdîk ve ilân eden birer lisan kesilir ve bu lisan da âdetâ bir “kelime-i tayyibe” disketi hâline gelir.. derken her an vicdan ekranına “ -Ona ancak güzel kelimeler yükselir. Onu da amel-i sâlih yükseltir” (Fâtır, 35/10) pür-envâr hakîkatından ayrı ayrı ışıklar aksetmeye başlar. Artık böyle bir ruh bütün kötü duygu ve tutkulara karşı kapanır ve böyle bir gönül, öteden esintilerle sarılır. Sarılır da, ruhuna açılan bir sırlı menfezden, kalplerde kenzen bilinene -sığmam dedi Hakk arz u semâya, kenzen bilindi dil ma’deninden mealiyle anlatılmak istenen† “ ”2 bir müteşâbih beyânda ifâde edildiği gibi- ışıktan koridorlar açılır ve insan bir daha da ayrılıp geriye dönmeyi düşünmeyeceği bir temâşâ zevkine erer. Hakk yolcusunun bütün bütün ağyara kapandığı, tamamıyla nefsânîliğe karşı gerilime geçtiği ve kendini huzûrun gel-gitlerine saldığı bu nokta ma’rifet noktasıdır. Bu nokta etrafında dönüp durana irfan yolcusu, başı bu noktaya ulaşana da “ârif” denir. Ma’rifet mevzûunda söylenen sözlerin farklılığı, istidat ve meşrep ayrılıklarından kaynaklandığı gibi, seviye farklılığıyla da alâkalı olabilir; kimileri, ma’rifeti, sadece tecellîgâhta aramış; ârifteki heybet hissini ma’rifetin tezâhürü sanmış.. kimileri, ma’rifetle sekîneyi birbiriyle irtibatlandırmış ve ikincisinin vüs’ati ölçüsünde birincisinin derinliğine hükmetmiş.. kimileri onu, bütün bütün kalbin mâsivâya -Allah’tan gayrı herşeye- kapanması şeklinde anlamış.. kimileri de, onu, ilâhî tecellîlerin gel-gitleri arasında kalbin hayret ve hayranlıkları olarak yorumlamışlardır ki, böylelerinin -bulundukları makamın gereği- gönülleri her zaman hayretle atar, gözleri hayranlıkla döner ve dillerinde: “ -Zâtını senâ ettiğin ölçüde, Sen’i senâ etmekten âciz olduğumu itiraf ederim” sözleri.. zuhûr ve tecellîlerin ağında takdir soluklarlar... Ma’rifet iklîminde hayat, cennet bahçelerinde olduğu gibi dupduru ve âsûde; ruh, sonsuza ulaşma duygusuyla hep kanatlı; gönül itmi’nâna ermişliğin hazlarıyla bir çocuk gibi pür-neş’e, fakat tedbirli ve temkinlidir.. “ -Allah’a emrettiği şeylerde isyan bilmez ve emrolundukları şeyleri yerine getirirler” (Tahrîm, 66/6) ikliminde sabahlar-akşamlar ve hep meleklerle atbaşı olurlar. Duyguları tomurcuk tomurcuk ma’rifete uyanmış bu ruhlar, günde birkaç defa cennetlerin cuma yamaçlarında seyahat ediyor gibi yaprak yaprak açılır ve her an ayrı bir buudda dostla yüz yüze gelir, onunla hemhâl olmanın hazlarına ererler. Gözleri Hakk kapısının aralığında olduğu sürece, hergün, belki her saat birkaç defa visâlle mest ü mahmûr hâle gelir ve her an ayrı bir tecellî ile köpürürler. Âlim geçinenler, ilimleriyle emekleye dursun, felsefeden dem vuranlar hikmet hecelemeye devam etsin! Ârif nurdan bir menşûr içinde hep huzûr yudumlar ve huzûr mırıldanır. Hatta mehâfet ve mehâbetle sarsıldığı anlarda bile o, sonsuz bir haz duyar.. ve âdetâ gözleri ağlarken kalbi sürekli güler. Bu müşterek husûsiyetlerin yanında, mizaç ve meşrep farklılığıyla bir kısım ayrılıklar da göze çarpar ârifler arasında. Bazıları sessizlik ve derinlikleriyle girdapları andırırken; bazıları çağlayanlar gibi gürül gürüldür. Bazıları bir ömür boyu günahına-sevabına ağlar, ağlar da ne âh u vâhdan ne de Rabbi’ni senâ etmekten doymaz. Ve doymadan göçer-gider bu dünyâdan. Bazıları da hep, heybet-hayâ-üns atmosferinde seyahat eder-durur ve bu deryâdan ayrılıp sahile ulaşmayı aslâ düşünmez. Bazıları tıpkı toprak gibidir; gelip geçen herkes basar-geçer başlarına. Bazıları bulut gibidir; sâlih-tâlih alır herkesi şemsiyesi altına ve ona damla damla rahmet sunar. Bazıları da hava gibidir; her zaman duygularımız üzerinde binbir râyiha ile eser-durur. Ma’rifet ehlinin kendine göre emâreleri de vardır; ârif, Ma’rûf’tan başkasının teveccüh ve iltifâtını beklemez.. O’ndan gayrısıyla halvet olmaz.. göz kapakları ve kalp kapılarını O’ndan başkasına açmaz. Gerçek ârifin, başkasına teveccühü, başkasıyla halvet arzusu ve gözlerinin içine başka hayâlin girmesi onun için en büyük azaptır. Gerçek ma’rifete ermeyen yârı-ağyârı tefrîk edemez. Yârla hemdem olmayan hicrandaki azâbı bilemez... |