KADER VE İRÂDEYLE ALÂKALI MÜTEFERRİK MES’ELELER

Bu yeni başlık altında, şimdiye kadar yaptığımız izahların belki değişik zaviyeden tekrarı olmakla birlikte, kader hakkında çokca sorulan sorulara cevap vermeye çalışacağız.

SORU: Allah (cc), beni neden bana sormadan, işin başında irademe danışmadan yaratıp, kaderin mahku-mu yapmış? Sonra, benim kaderim neden zengin ve müreffeh olmak değil de, belâ ve musibetlere maruz kalmak şeklinde tecelli ediyor?

Cevap: Kader zorlayıcı, zulmedici ve hele asla çirkin değildir.

Şimdiye kadar yaptığımız izahattan anlaşıldığı üzere, insanın irâdesi hesaba katılmadan yapılan bir takdir yoktur; kaldı ki, peygamberler gönderip, kitaplar indirmekle Allah (cc) bizi devamlı surette ikaz da etmiştir.

İnsan bir işe irâdesiyle sahip çıkmadan herhangi bir çirkinlik ve günah meydana gelmez. İnsan, nefsinin tesiriyle irâdesini kötüye kullanıp, kötülüklere davetiye çıkarmakla düğmeye dokunmuş ve düşeceği çukurun kapağının açılmasına sebep olmuş olur; sonra da gider o çukura yuvarlanır. Meselâ, bembeyaz nur parçası güneşimiz kirsiz, lekesiz olduğu gibi, hayat için mutlaka gerekli olan ısı ve ışığın kaynağı, aynı zamanda çiçeklerin simasında akseden renk ve güzelliklerin de menbaıdır. Fakat, insan onun altında saatlerce oturur ve gerekli tedbiri de almazsa hastalanır, hattâ ölebilir de. Şimdi, bu durumda suç güneşin midir? O kendi su-i istimaliyle sebep olduğu hastalığı veya ölümü karşısında, “Güneş olmasın, neden yaratıldı ki?” deyebilir mi? “Altında kaldık, hasta olduk; yemeklerimiz güneşin harareti altında kalıp bozuldu” gibi tamamen irâdî hatalarımızdan kaynaklanan cüz’î şerlerden dolayı güneşin yaratılması ve varlığı şer kabul edilebilir mi?

Evet, kadere yüklenen günah, zarar ve çirkinlikler, esasen kulun irâdesini su-i istimal etmesinin neticesidir. İrâdemizi hesaba katmadan bir takım zulüm ve çirkinlikleri kadere yüklersek, hem musibeti ikileştirmiş, hem de kadere karşı küstahlık etmiş oluruz.

Meselâ, insana hem bir lezzet, hem de neslin çoğalması gibi hayırlı bir neticeye götürücü bir sebeb olarak şehvet hissi verilmiştir. İnsan, irâdesini kötüye kullanarak bu hissini fuhuş gibi yanlış ve haram yollarda tatmine çalışırsa, bu takdirde suç kaderin mi, yoksa bizzat o insanın mı olacaktır? Burada insan, hayra vesile olsun diye verilen ve yerinde kullanılması için her imkânın hazırlandığı bir vesileyi şerre âlet etmekle, şer işleyip günaha girmekte ve neticede kendisine zulmetmektedir. Cinayet gibi benzeri mes’eleleri de buna kıyas edebilirsiniz... Şu kadar ki, insanın sû-i istimali olmadan içine düştüğü bir kısım belâ ve musibetler de vardır ki, bunların hikmet, fayda ve güzelliklerini yeri geldikçe anlatmaya çalıştık ve çalışacağız da.

Kader, netice ile beraber sebeplere de bakar. İnsan ise, yaratılışı icabı ve kaderi de tam ma'nâsıyla anlamayadığından, ancak zahirî ve görebildiği netice ve sebeplere atf-ı nazar etmekle, yanlış hükme varır ve zulmeder. Meselâ, yaşlı birinin, bir çocuğun kulağını çektiğini gördüğünüzde, hâdise yakışıksız olduğundan, hemen çocuğa zulmedildiği neticesine varırsınız. Oysa kulağı çeken kişi belki de çocuğun babasıdır ve sizin de yapabileceğiniz gerekli bir şeyi yapmaktadır. İlerde dizini dövmemek, testinin kırılmasını daha baştan önlemek için, yani çocuğunun mânevî hayatı mahvolmasın ve ebedî hayatı ölmesin diye ahlâk dışı bir hareketinden dolayı böyle bir te’dibe tevessül etmiştir... Ama, siz zahire bakıp, görünüşe göre hüküm verdiniz ve o babayı zulümle itham ettiniz; böylece ona değil, kendinize zulmettiniz. Halbuki kader, bütün sebeplere birden bakar ve hakiki, görünmeyen sebepleri de bilir; dolayısıyla hükmünü tam ve adâletli verir.

Bir avcı görürsünüz, bir arslanı vurur ve öldürür. Arslana acırsınız ama, bilmezsiniz ki, o arslan bir ceylanın yavrularını anasız bıraktığından, kader ona o cezayı vermektedir. Beri yanda, bir gün gelir, avcının ayağı kırılır; o da, arslanı öldürmesinin cezasını bulur. Bir insan bir başkasını bıçaklar ve yaralar; cezasını görmez ve hâdise unutulur gider. Fakat, bir gün bu şahıs zina iftirasıyla mahkemeye düşer.. böyle bir isnat itibariyle o suçsuzdur; fakat, hâkim zahiri sebeplere bakarak kendisini mahkum eder. Şimdi siz, “hâkim zulmetti” dersiniz ama, o kimse hakkında Kader, hakiki sebebe bakarak adâletle hükmetmiş ve o şahıs da, unutulup giden bıçaklama suçunun karşılığını görmüştür. İşte kaderdeki güzellik ve bizim hükümlerimizdeki çirkinlik! Evet, kaderin her hükmü ya bizzat güzeldir veya neticesi itibariyle güzeldir.

Yeri gelmişken, Musa Aleyhisselâm’la alâkalı olarak rivayet edilen bir hâdiseyi anlatmakta fayda mülâhaza ediyorum:

Musa Aleyhisselâm, “Ya Rabbi, bana adâletini göster” diye duâ eder. Cenâb-ı Allah da kendisine, “Falan çeşmenin yakınında bekle ve olup bitecekleri gözetle” diye vahyeder. Derken, çeşmenin başına bir atlı gelir, atını sulayıp giderken bir kese altın düşürür. Arkadan hemen bir çocuk gelir ve o bir kese altını alıp uzaklaşır. Sonra, çeşmeye bir âmâ gelir ve o esnada altın kesesini düşürdüğünü farkeden atlı geri döner. Altınlarını âmâdan ister; âmâ, ne kadar ben almadım derse de dinletemez ve atlı âmâyı öldürür. Hep zulüm gibi görünen bu hâdiselerdeki adâleti Hz. Musa, Cenâb-ı Hakk’tan sorar ve şu cevabı alır:

“Atlı, vaktiyle çocuğun babasının bir kese altınını çalmıştı; böylece o bir kese altını sahibine iâde etmiş olduk. Âmâ ise, vaktiyle atlının babasını öldürmüştü, onu da atlıya öldürterek, kısas uyguladık.” Evet, hakiki sebepler bilinmeyip, dıştan bakılınca serâpâ zulüm görülen hâdiseler zinciri, hakiki sebepleriyle serâpâ adâlet olup çıkıyor. İşte kaderin hükmü de böyledir; onda en ufak bir zulüm ve çirkinlik olmayıp, her hükmü mahza adâlet ve mahza güzelliktir.

İnsanın zâhire bakarak kerih gördüğü şeylerde Allah (cc) onun için pek çok hayırlar murad etmiştir. Buna karşılık, insanın fayda mülâhaza ettiği pek çok şeyde ise, kendisi için şerler vardır.(Bakara, 2/216). Meselâ, bilhassa soğuklarda insana abdest almak zor gelebilir, fakat abdestin gerek kendisi, gerekse neticesi pek güzeldir. Cihad, âyetin ifâdesiyle ağır ve kerih gelebilir; fakat netice itibariyle pek çok lûtuf ve mükâfatlar getirir. Öyle olur ki, Allah (cc) sevdiği bir kulu iflâs ettirir; ama o kul bilmez ki, mal kendisinin Sırat-ı Müstakim’den sapmasına vesile olacaktı. Kul duâ eder, fakat, duâda istediklerinin verilmemesi karşısında ümitsizliğe düşer; oysa, ya istediği aleyhinedir; ya da ilerde veya Ahiret’te çok daha fazlası ve güzel şekliyle karşılanacaktır.

Öyleyse, Allah (cc)’ın hakkımızdaki her hükmünde bilemediğimiz pek çok fayda ve hikmetler vardır. Allah (cc), mutlaka kulunun faydasını esas alarak ona hikmetiyle muamele etme mecburiyetinde değildir; fakat nasıl o Hâlık’tır ve Alîm’dir, aynı şekilde Hakîm’dir de; hiç bir zaman abes iş yapmaz; ne var ki, biz çok zaman onun ef’alindeki hikmetleri bilemeyebiliriz. O halde bize düşen, kadere razı ve Cenâb-ı Hakk’a teslim olmak ve O’na teveccüh etmek, “lutfun da hoş, kahrın da hoş” anlayış ve inancıyla, hakkımızdaki her takdirine boyun eğip, itirazda bulunmamaktır.

SORU: Son derece basit, küçük ve zayıf bir iradeye mukabil, sonsuz bir Cennet veya Cehennem’in verilmesi nasıl izah edilebilir?

Cevap: Daha önce temas edildiği üzere, aslında bizler Cennet gibi gelecekle ilgili lûtf-u İlâhîye nâil olmayı değil, daha çok, başımızdan aşağı sağnak sağnak dökülen nimetlerin şükrünü nasıl eda edebiliriz diye düşünmeliyiz. Karşılıksız ve peşin verilen nimetlerin şükrünü yaptığımız kullukla eda etmemiz asla mümkün değildir. Dünyâ hayatında bir gün yaşamak için bir gün çalışırız; altı ay yaşamak için altı ay çalışırız ve “Keşke altı ay çalışıp, bir sene yaşasaydım” der ve iki günlük hayat için bir günümüzü seve seve vermeye razı oluruz. Gerçek bu iken, dünyâ nimetleriyle asla kıyaslanamayacak kadar muhteşemlerden muhteşem Cennet’i kazanmak için, çoğu uyku, çocukluk ve dünyâlık çalışmalarla geçen kısacık hayat nasıl yeterli olabilir? Bir de bu kazançta insanın yaptığı sadece düğmeye dokunmak ve parmağını uzatmak kadar ehemmiyetsiz bir fiil olursa?.. Ya, bu kadar basit bir meyil ve niyetle ebedî Cehennem’e nasıl müstahak olur insan? Şimdi mes’eleye birkaç cihetle ışık tutmaya çalışalım:

a. Niyet Yönünden:

Ebedî Cennet, ebedî nimetler ve ebedî Cemâlullah.. Bütün bunlar, şu fâni, kısacık hayatımızın neticesi olamaz ve bizim maddî yönümüzde ebediyeti kat’iyyen kucaklayamaz. Fakat, ‘ebedî iman niyeti’ dir ki, bizi ebediyete sahip kılabilir. Elhamdülillâh, Rabbimiz’e iman ediyoruz; bu imanda sebata ve sadakata kararlıyız. İrâde düğmemizi bu istikamette kullandık ve yine irâdemizle bu ebedî imana niyet yönünden sahip olacağız. Rabbimiz’in kalbimizde bir meş’ale halinde yakıp tutuşturduğu bu hidayet yoluna da yine bizzat O’nun tarafından sevkolunmuş bulunuyoruz. Yetmiş yıl yaşayacaksak eğer, yetmiş yıl imanlı olmaya niyetliyiz; Rabbimiz yetmiş değil, yüz yetmiş yıl ömür verse, hattâ bin yetmiş yıl ömür verse, yine dönmeyecek ve imanımızda sadakatle sebat edeceğiz. Yaşadığımız müddetçe, hatta ebediyen dünyada kalsaydık, yine imanımızdan dönmeyecek ve ebedi olarak Allah (cc)’a inanacaktık. İşte, Cennet ve Cehennem’e girmekte aslolan da bu niyettir. Zaten, Allah’ın Rasûlü de (sav) “Ameller niyetlere göredir” buyurmuyor mu? Herkes, niyetinin karşılığını görecektir. Niyetimiz ebedî iman çizgisinde kalmaksa, mükâfatımız da ona göre olacaktır. Ceza ve mükâfat, amelin cinsine göredir; ebedî imana ve ebedî iman niyetine ebedî Cennet. Bunun tam karşısında ebedî küfre ve ebedî küfür niyetine de ebedî Cehennem. Allah (cc) suretlerimize, şeklimize ve şu fâni dünyada maddemizle ne kadar süre kaldığımıza değil, taşıdığımız niyete, sahip olduğumuz azme, kalbimizdeki imana, bu imandaki devamlılık niyet ve düşüncemize bakar.

Evet, niyet, yaşanan kısacak ömürde, imandaki sadâkat ve sebat düşüncesiyle, yaşanmasa da, yaşanmış gibi ebedlere kadar zamanları aydınlatan bir ışıktır. Buna karşılık, herşeyi karanlık gören, karanlık niyetli kâfirin de ebedî hayatı, Cehennem ma’nâsına kapkaradır. Çünkü kâfir, ebedî iman nurunu yakmamak, daha doğru bir deyişle, irâde düğmesini Allah (cc)’ın kalb sarayının iman âvizelerini yakmasına vesile kılmamak inat ve ısrarı içindedir ve milyonlarca yıl da yaşasa, bu inat bu ısrarında devam edecek ve bir defa olsun o düğmeyi aydınlık yolunda kullanmak istemeyecektir. Böylece de kalbini, dünyâsını ve ebedî hayatını karartan kara niyetinin kurbanı olacaktır.

Ebede uzansın niyetleriniz, ebede uzansın da, ebedler size bağrını açsın. Has niyetle geçen her saniyeniz, mukabele sırrıyla binlere ulaşsın...

b.Cezada takdir, suçun ağırlığına ve işlenmesindeki kasıt, niyet ve neticeye bakar; işlenme süresine değil:

Cevap: Dünyada 5 dakika süren bir adam öldürme suçuna ceza olarak bazen 25 yıl, yani 13 milyon dakika, bazen müebbed hapis, hattâ bazen de idam veriliyor ve hiç bir zaman bu cinayetin ne kadar sürede işlendiği hesaba katılmıyor; belki, suçun ağırlığına, suçu işlemekteki kasıt, niyet ve neticeye bakılıyor. Küfür ve inkârın sırtında taşıdığı cinayetler, bir insanı öldürmekten çok daha fazla, çok daha ağırdır. Kâinatın Yaratıcısı’nın varlığına zerreler, hücreler, melekler, yağmur damlaları, atomlar ve moleküller adedince.. kısaca, sayılamayacak kadar çok şahitler vardır ve küfür, bu kadar şahidin şehâdetini bir anda yok saymak demek olduğu gibi, bütün kâinatı karanlığa mahkûm etmek ve aynı zamanda bu kadar şahide adeta yalancılık ithamında bulunmak demektir. Hem küfür, Yüce San'atkâr'ı tahkir, onun kâinattaki nakışlarını tezyif ve sayısız delîllerini tekziple, kâinatın zerreleri adedince büyük bir cinayet sayılır. Dahası, hayatlarında yalanın mümkün olmadığı binlerce peygamberi, milyonlarca evliyayı ve en önemli hususiyetleri sıdk olan milyarlarca mü'mini inkârdır, yalanlamaktır. Böyle bir suçun cezası da, herhalde kendi cinsinden, dolayısıyla da ebedî Cehennem olmak gerektir.

c. Cüz'i irâde gerçekten küçüktür ama, neticesi pek büyük olup, Allah (cc) da cezayı neticeye göre verir:

Bir düğmeye basmakla bir anda milyonlarca lambayı söndürüp, çok büyük bir memleketi karanlıklar içinde bırakabilirsiniz. Veya, bir davranışınızla -Birinci Cihan Harbi'nde olduğu gibi- milyonlarca insanın ölümüne, milyonlarca ailenin yıkılması- na, şehirlerin yerle bir olmasına, asırlık emeklerin bâd’u heva gitmesine ve dünya çapında pek büyük değişikliklere sebep olabilirsiniz. Aynı şekilde, bir kibritle koca bir ormanı yakabilir veya bir tuğlasını çekmekle büyük bir sarayı yerle bir edebilirsiniz. Küfür, tahrip demektir ve tahrip ise pek kolay ve netice îtibariyle pek şümullü, pek şediddir. İşte, kâfir irâdesini küfür istikametinde kullanmakla, neticesi böyle pek büyük bir tahribata sebep olduğu içindir ki, ebedî cehennem'i hak eder. Buna karşılık mü’min, irâde düğmesini müsbet yöne çevirmekle hem dünyâsını, hem de ahiretini aydınlatır.

d. Hadsiz nimetlerin sahibine sırtını çeviren insan, elbette tokatlar yemeye müstehaktır:

Allah (cc)'ın sonsuz azamet ve kudretini gösteren ve varlık adına sonsuz ağırlığı ve kıymeti bulunan o hadsiz nimetlerin sahibine sırtını çeviren.. sonra, vicdan gibi, Allah (cc)'ın varlığının sessiz şahidi bir kitabı dürüp kapatarak akıl, şuur ve ebede aşık his ve duygularını öldüren.. ayrıca, Kâinat kitabını Kur’ân’la dile getirerek, saadet yolunu gösteren Nebî’ye gözlerini kapayan ve kalbinin kapısını sürmeleyen bir insan, kâinat çapındaki bu ağırlığa hüviyeti pek zayıf olan irâdesini alet etmek; yaratmada ve icrada hiç bir ağırlığı olmayan bir takım hayâlî ve îtibarî şeylerin tüy kadarcık ağırlığını, tercihte kullanıp, nefsinin ve şeytanın iğvalarına kapılmakla, elbette kâinat ağırlığında tokatlar yemeğe müstehak olacaktır.

e. Emanete ihanetin cezası, emanetin ve sahibinin değeriyle doğru orantılı olarak verilir:

Bir pencere camını kıran çocuğa verilecek ceza ile, Sultanın kristal tacını sû-i istimalle ziyan eden bir yaverin cezası bir olmaz. Yine, bir askerle bir ordu komutanına, rütbelerine uygun sermaye verilse ve her ikisi de gidip bu sermayeyi çarşı-pazarda çar-çur etseler, elbetteki komutan Divan-ı Harpte mahkeme edilecek ve askere verilecek cezanın çok üstünde bir cezaya çarptırılacaktır. Ve yine, ömrünü dağlarda koyunlarının arkasında geçiren bir çobanla, hayatını büyük keşiflerle geçiren bir ilim adamına durumlarına ve vazifelerine göre sermaye verilse ve ilim adamı o sermayeyi tıpkı çoban gibi koyunların bakımı ve yemi için harcasa, herhalde çobana nazaran çok daha başka şekilde cezalandırılacaktır.

Misâlllerimizde olduğu gibi, dünya hayatında hayvanlara verilen ömür sermayesi ve daha başka sermaye ve nimetler, kendi çapları ve fonksiyonlarına göre tayin ve tesbit edilmiş olup, onlar da bu sermayeyi hiç su-i istimal etmeden kullanmaktadır. Evet, bu sermayeleri kimi yük taşımada, kimi et ve süt vermede, kimi de daha başka vazifelerde kullanır. Halbuki insan, ne bir hayvandır, ne de sermayesi hayvanlara verilen gibidir; bir insan eli, bin örümcek elinden, bir insan parmağı bin serçenin kanadından kiymetlidir. İnsan, kendisine verilen onca kıymetteki sermayeyi, vicdan, akıl, şuur, idrak, düşünce, muhakeme, binlerce his, duygu ve kabiliyet gibi nimetleri sû-i istimal ettiğinde, elbette cezası da aynı ölçüde olmak gerektir. Hele, Allah (cc)'ın marifeti, saygı ve muhabbeti ile dolup doyması ve başkasına karşı sürmelenmesi gereken has tecelliler yurdu kalb, nefse ezdirilecek olursa, bu takdirde o kalbin sahibi elbette, yakıtı insanlar ve taşlar olan Cehennem için taştan bir yakıt olma seviyesine düşecektir. Öyleyse, irâdeyi yerinde kullanıp, kalbi kalbin Sahibi'ne has kılarak, O'na kalb-i selimle gitmelidir.

SORU: Ruhların yaratılışı esnasında veya daha anne karnında cenin safhasındayken insan için saîd veya şakî, ya da cennetlik veya cehennemlik yazılması nasıl olur?

Cevap: Bu mes’ele, yerinde yeterince izah edilmiş olmakla beraber, burada da bir kaç satırla açıklamaya çalışalım:

Her şeyden önce Allah (cc), kulunun ilerde irâdesiyle nasıl davranacağını, cennetlik ameller mi yoksa cehennemlik ameller mi işleyeceğini, sonsuz ilmiyle ezelde bilir ve bildiği için yazar; yoksa kul, Allah (cc) öyle yazdığı için Cennet'lik veya Cehennem’lik, saîd ya da şakî olmaz.

İkinci olarak, Allah (cc), kulunun irâdesini hangi yönde kullanacağını bildiği gibi, fiillerine tesir eden bütün sebepleri de bilir ve ona göre yazar. O insan üzerinde ailesinin tesir ve terbiyesi nasıl olacak, muhiti kendisini ne yönde etkiliyecek, imana ya da küfre götürücü vesileler neler olacak ve o irâdesiyle bunları nasıl aşacak, bütün bunları Allah (cc) bilir ve ona göre yazar.

Biz, insanın cennetlik mi cehennemlik mi olacağını bilemeyiz; çünkü kaderden habersiziz. Hadîsin beyanı içinde, sadece zahirdeki davranışlarına, söz ve fiillerine bakar, bunları din ölçüsüne vurur, küfrünü gerektiren zahir söz ve davranışları varsa, en fazla ‘kâfir’ der, fakat cehennemlik diyemeyiz. Çünkü, zahire göre davranma mecburiyetindeyiz. İşin hakikatına, o kişinin kalbine ve son nefesini nasıl vereceğine vâkıf bulunmamadığımızdan, bu hususları Allah’a havâle ederiz. Bugün ateist bildiğiniz birisi, bakarsınız bir zaman sonra imanı bütün bir insan oluvermiştir. Burada yeri gelmişken, Almanya'da bir hoca arkadaşımızın şahid olduğu hâdiselerden birini nakledeyim: Mescidler herkese açık, sohbet yapılıyor ve önemli bazı mevzular arzedilmeye çalışılıyor. Dinlemeye gelen gençlerden bir tanesi “Biliyor musunuz?” diyor, “ben komünisttim.” Bu gence hemen ‘cehennemlik’ der misiniz? Bu genç, bir kısım temiz arkadaşlarla tanışıyor, kendisine usulüne uygun olarak iman mes'eleleri takdim ediliyor ve bir cumartesi bu genci, yanında yabancı bir arkadaşıyla yatsı namazında görüyoruz. Ona da bir şeyler anlatılsın diye arkadaşını da getirmiş...

Evet, bu gence “ben komünisttim” dediğinde hemen ‘cehennemlik’ yaftası vurup reddetseydiniz ne kazanacak ve son halini gördüğünüzde utanmayacak mıydınız? İnsanlar hakkında hüküm vermek ne vazifemizdir, ne de selâhiyetimiz dahilindedir.

Bir başka gencin, neslimizin hissiyatına tercüman olan şu sözlerine bakalım:

“Ben Köln’de kızıl bayraklar altında yürüyüşlere katılıyordum. Bir gün arkadaşlarımın yanına geldim. Sorular soruluyor, cevaplar veriliyordu. Komünizm sempatizanı olduğum için de bir tedirginlik duyuyor, konuşulanları can kulağı ile dinlemekle beraber, “acaba totemlerime saldıracaklar mı, aleyhte söz söylenip, sloganlar atılacak mı?” diye teyakkuzda duruyordum. Bunların hiç biri olmadı; fakat, hiç duymadığım imanî mevzûlar anlatıldı. Aksi halde, tatmin olmayacak ve içki, kumar gibi alışkanlıklarımı da bırakmayacaktım.”

Yine soralım: Şu anda, hizmet için arabasıyla sağa sola koşturan bu genci, o haliyle ve o yaşında nasıl Cehennem’e mahkum edecektiniz? Efendimiz (sav)'in yaptığı şekilde, ismi fıtratına uygun olarak ‘Yasir’ yapılan bu yiğidi hemen gayyâlara mı atacaktınız?

İşte, verdiğimiz misâllerde görüldüğü üzere Allah (cc), insanın irâde düğmesini bütün sebepleriyle hangi istikamette kullanacağını ve hangi istikamet üzerinde son nefesini vereceğini bildiği için, ruhlar âleminde veya anne karnında onun şakî-saîd, cennetlik veya cehennemlik olacağını yazar. İnsan da, hadisin ifâdesiyle “Nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle haşrolur.” Bize düşen, Allah (cc) ’tan ümit kesmeden ve neslimizin geleceğini de karanlık görmeden çalışmak ve imana, hidayete vesile olma yolunda gayret göstermektir.

Soru: İslâm fıtratı ne demektir? Hidâyet nedir ve hidâyete nasıl vesile olunur?

Cevap: Sahih bir hadiste, “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu hristiyan, yahudi veya mecusi (günümüzde de falan filan.....izm'den) yapar” buyrulmaktadır.

a. Her insan, yaratılış itibariyle lekesiz, tertemiz, iman ve İslâm’a en müsait bir hüviyette doğar.

Fıtrat, yani yaratılış ve mahiyet itîbâriyle her insan, lekesiz, tertemiz ve iman ve İslâm'a en müsait bir hüviyettedir; evet, doğuşunda insan lekesiz, bembeyaz, üzerine her şey yazılabilecek bir kağıt veya üzerine hiç ses kaydedilmemiş bir bant, her şekle müsait bir macun, kalıplara dökülmeyi bekleyen maden cevheri veya eğilmeye müsait bir rüşeym, bir fidan gibidir.

Nasıl dupduru, saf ve berrak bir pınar suyu, kaynağı ve mahiyeti îtibâriyle tertemiz olup, en faydalı, en şifalı, en yararlı kalmaya müsaitse, ya da üzerine toz-toprak saçmak suretiyle bulandırılıp başka bir mahiyete sokulabiliyorsa, aynen öyle de her doğan çocuk, fıtrat ve kâinat kanunlarına göre hakikatları kabule, bulanıklık ve dalâleti de reddetmeye muvafık ve müsait bir halde doğar. Bu sebeple, 5-15 yaş grubu çocuklara ne anlatırsanız, onlar hemen onu hâfızalarına kaydedip, iman ve İslâm adına kalb dünyalarına yerleştirirler. Sözgelimi, “Bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız olmaz; öyleyse, şu koca kâinat da sahipsiz olamaz. O’nun sahibi de Allah (cc)'tır.” dediğinizde, karşınızdaki alıcı o kadar lekesiz ve bu tür mesajların öylesine frekansındadır ki, hiç parazitsiz söylediklerinizi hemen kaydediverir. Yaratılış vakumu, fıtratın manyetik sahası, mesajı hemen çeker. Öyle sîmalar görürüz ki, aşinası bulunduğumuz ma'nâ ve ölçülere binaen kendileriyle karşılaşır karşılaşmaz, “temiz fıtratlı, iyi ahlâklı, çok müsait ve müsbet bir insan” deyiveririz.

b. Temiz ve selîm fıtrat, küfür ve günahlarla kirletilip, köreltilebilir.

İnsan, küfür ve inkârla, kâinat çapındaki delillere gözlerini yummuş, kulaklarını tıkamış, vicdanını söndürmüş ve fıtratını da köreltip, kendini bütün bütün ışık kaynaklarından mahrum bırakmış, karanlıklar içine gömülmüş ve temiz olan fıtratının üzerine Allah (cc)'ın sevmediği kapkara lekeler sürmüş sayılır. Buna karşılık insan, iman ve amelle, aslında temiz olan fıtratını muhafaza eder ve saffetini korur. O halde denebilir ki, insanın fıtratında iman aslî, küfür ise ârizî bir husustur. Yaratılışta temiz olan fıtrat, sonradan kirletilebilir. Şayet, fıtratın ilk baştaki hali korunmaz, imdadına koşulmaz ve bu yolda gerekli tedbirler alınmazsa, insanın ya hristiyan, ya yahudi, ya da mecûsî olması veya aklınıza gelebilecek küfür cereyanlarından herhangi birisine yem olup gitmesi mümkün ve muhtemeldir.

c. Temiz fıtrat kirletilip bozulunca, insan ikinci bozuk bir fıtrat kazanmış olur...

Yumurtadan çıkan yavru kuş, uçamasa da yine kuştur. O, yaratılıştan uçmaya müheyyâ ve elverişlidir. Palazlanma döneminde koşup sıçradığını, düşe kalka uçmaya çalıştığını görür, “bu kuş, uçacak” deriz. Ancak, haricî bir sebep devreye girer de kuşun uçma kabiliyetini götürürse, o zaman ne kadar kuş da olsa, uçamaz. İşte küfür de böyledir; yani küfür, uçmaya müsait bir kuşun kanatlarını kırma, güdük bırakma ve kümeslerde onun kabiliyetlerini öldürme gibi, insandaki ilk fıtratı köreltip, onu ikinci bozuk bir fıtrat ile uçamayacak hale getirir. İrâdenin su-i istimaline ve dış sebep ve saiklere binaen fıtratı köreltilen bir insan, ikinci bir fıtrat kazanmış, temiz ve selim yaratılışını da kirletmiş olur. Nasıl kuşun ilk haline bakıp da, “kuştur bu, uçar” diyorsak, aynı şekilde yeni doğan bir çocuğa da “müslüman bu” veya “müslüman olur bu” deriz. Ne var ki, zamanla o yavrunun üzerinde muhalif sam yelleri eser ve o da irâdesini suiistimalle bunların üzerine tuz biber ekerse, işte o zaman kolu kanadı kırılır ve fıtrat çekirdeği küfür toprağının karanlıklarında gömülü ve örtülü kalır.. çimlenip filiz çıkarmak ve neticede her mevsim meyve veren bir ağaç olmak için gerekli ısı, ışık ve yağmuru alamaz ve dolayısiyla da hiçbir zaman sünbüllenemez, boy atıp gelişemez ve başak salamaz.

d.Tahşidatta bulunduğumuz bütün bu mes'elelerde kader mevzuuyla alâkalı iki hususun her zaman karşımıza çıkma ihtimali vardır: Dış sebepler ve irâde.

Evet, her doğan İslâm fıtratı üzerine doğar fakat, anne-baba, arkadaş, muhit, toplum ve okul gibi dış etkilerle, bunları lehinde veya aleyhinde değerlendirecek olan irâde, fıtrata müsbet veya menfi yönde müdahelede bulunur. Kaderde ise, bütün bunlar hesaba katılarak, “bu insan, ya fıtratını temiz tutup saîd olacak, ya da fıtratını köreltip küfre batacak ve şakî olacak” diye yazılır.

Hidâyet: Hidâyet, cüz’î irâdesini kullanmasının neticesinde insanın içinde Allah (cc)'ın yaktığı bir nur ve ışıktır. Daha evvel de işaret ettiğimiz gibi, dalâlet de hidâyet de tamamen Allah (cc)'ın yaratması ile meydana gelir. Bir âyet-i kerimede, “Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa hepsi topyekün iman ederdi” (Yunus,10:/99); bir başka âyette ise, “Allah dileseydi, onları hidâyet üzere toplardı” (En'am,16/35) buyurulmaktadır. Hatta Peygamber Efendimiz (sav)'e, “Şüphesiz sen ölülere söz dinletemezsin, sağırlara da işittiremezsin... ve sen, körleri de dalâletlerinden hidâyete iletici değilsin” (Rum, 30/52-53) denmektedir. Zaten biz de, her namazın her rek'atında hidâyeti Rabbimiz'den diler ve günde kırk defa “İhdinâ's-sırata'l-müstakîm” deriz.

“Sen sevdiğin kişiyi hidâyete erdiremezsin; fakat Allah, dilediğine hidâyet eder” (Kasas, 28/56) âyeti de, bu mevzûda zikredilecek âyetlerden biridir. Allah (cc)ın Rasulü (sav) de, “Ben insanları hidâyete, imana davet edici olarak gönderildim. Hidâyete sevkedip, kalplere imanı koyacak Allah (cc)'tır” buyururlar. Şeytan da küfür, dalâlet ve günahları süslü gösterir, kalbe vesveseler atar; fakat dalâleti ve günahları yaratan yine bizzat Allah (cc)'dır.

Hidâyete vesile olma:

Bir âyette, “Şüphesiz sen, doğru yola hidâyet edicisin” (Şura, 42/52); bir diğer âyette ise, “Şüphesiz sen onları doğru yola çağırıyorsun, davet ediyorsun” (Mü'minun, 23/73) buyurulur. Birinci âyette “hidâyet edicilik” bahis mevzûu iken, ikincide “davet etme” söz konusudur. Âyetlerden anlaşıldığına göre Efendimiz (sav), hidâyete vesile, şeytan da dalâlet ve günahlara vesiledir; fakat yukarıda ifâde ettiğimiz gibi, dalâleti de hidâyeti de yaratan Allah (cc)'dır.

Allah (cc), başta peygamberler olmak üzere çeşitli hidâyet vesileleri yaratmıştır. Şayet kullar bu vesilelere sahip çıkmaz ve irâdelerini hidâyet istikametinde kullanmazlarsa, Allah (cc) onlar için hidâyeti yaratmaz; yani, vesileleri yaratır da neticeyi yaratmaz. Meselâ, bu mevzûda Kur'ân'da, “Semûd kavmini hidâyet etmiştik; fakat onlar, körlüğü hidâyete tercih ettiler” (Fussilet, 41/17) buyurulmaktadır. Demek oluyor ki, işin bir yanı insana aid olup, onun meyillerine ve irâdesine bakarken, öbür yanı tamamen Allah (cc)'ın hidâyet veya dalâleti yaratmasına bakmaktadır.

Hidâyete Götürücü Vesileler Araştırılmalıdır:

Kur’ân, bir yandan küfre götürücü ve hidayetin önüne set çekici sebep ve vesilelere karşı tahşidat yaparken, diğer yandan da hakka götürücü vesilelere teşvikte bulunur. Yani, bir taraftan imana mani kibir, gurur, istiğna, kendini beğenme, çalım satma, şartlanmışlık, karşısındakini hafife alma, dünyayı tercih ve cehalet gibi vasıflardan uzak bulunmayı tâlim ederken, diğer taraftan da okumayı, düşünmeyi, kâinatı araştırmayı, ibret almayı, muhakemeyi, Hak adına konuşanları dinlemeyi ve onların aydınlık yollarını takip etmeyi terğib ve teşvik eder.

Kur’ân’da iki yerde ‘vesile’ kelimesi geçer. Bunlardan biri olan Maide Sûresi 35. ayette mealen, “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. (Kur’ân ve kâinat kitabını mütalâa ile tanımaya çalıştığınız) Rabbinize karşı saygılı olun ve O’na yaklaşmaya vesile arayın; (sizi görmek istediği şekilde, küçüğüyle-büyüğüyle nefis, şeytan ve isteklerinize karşı olduğu kadar, dış dünyada sizi siz olmaktan çıkaracak ve her plânda içinize sızabilecek maddî düşmanlara karşı da) cihad edin ki, kurtulasınız” buyrulur. Daha başka âyetlerde ise,“Ve, Bizim yolumuzda cihad edenleri Biz de mutlaka hayır yollarımıza erdiririz” (Ankebut, 29/69); “Kim Allah’tan korkarsa (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır” (Talâk, 65/2) buyurulmaktadır.

Âyetlerden anlaşıldığı üzere, kalbin derinliklerine doğru yolculuk yapıp, Allah (cc)’a seyr ile ermiş kimseleri, Allah (cc) katiyyen şaşırtmaz. Tasavvuf erleri ve erenler, hepsi de Allah (cc)’a giden değişik yollardan ve değişik usullerle cehd edip, Allah (cc)’a yürümüşlerdir. Hidâyet yolları olan bu yollarda, Allah (cc) onların gören gözleri, işiten kulakları ve tutan elleri olmuştur. Yani, Allah (cc) adına görmüşler, Allah (cc) adına duymuşlar ve Allah (cc) adına yürümüşlerdir; Allah (cc) da onlara başka yollara aid şeyler göstermemiş, duyurmamış ve ayaklarını başka yollara çekmemiştir.

Günümüzde ise, Hak ve hakikata tercüman olan, Din’e omuz verip sahip çıkan ve gönüllerde Allah (cc) adının, Rasûlül- lah (sav)’ın yâdının duyulması istikametinde çalışanları , Allah (cc), -İnşâallah- hidâyet ettiği yolunda şaşırtmayacak, yanıltmayacak, günahlar içine atıp helâk etmeyecek.. ve bugün artık inişe geçmiş bulunan mukaddes emanetin taşıyıcısı cemaatleri zayi etmeyerek, hedeflerine ulaştıracaktır.

Alllah Rasûlü (sav), hayatı seniyyelerinde -O’na bir ma‘nâda ölmüş diyemiyoruz- son nefeslerine kadar daima bu vesilelik vazifesini eda etmişlerdir. Allah (cc), Habibini “En yakın akrabalarını inzâr et” (Şuara, 26/214); “Hatırlat, öğüt ver” (Gaşiye, 88/21); “Sana emredileni (başlarını çatlatırcasına) açıkça anlat” (Hicr, 15/94) fermanlarıyla imana davet adına harekete geçirmiştir ki, onun bütün eza ve cefalara, eziyet, işkence ve hakaretlere katlanması; dünyâ adına cezbedici bütün teklifleri reddederek, vazifesine -yine Kur'ân'ın beyanı içinde- nerdeyse intihar edecek ve kendisini mahvedecek derecede hırs, istek ve arzuyla koşup durması; gezip seyran eylediği Cennetleri bile ümmetinin kurtuluşu ve onları da alıp oraya götürmek için bırakıp, kavminin arasına dönmesi, evet bütün bunlar, onun da’va düşüncesi adına ne başdöndürücü fedakârlık örnekleridir..!

Mübarek ayaklarına taşların atılması ve bütün vücudunun kan revan içinde bırakılması pahasına Taif'e gidip Hakk'a tercüman olması, kendisine her türlü kötülüğü yapan insanları, bilhassa Mekke fethinde “Gidiniz, serbestsiniz!” diye affetmesi ve Ashab-ı Kiramı’na, kılıçların kından çekilip, başların vücutlardan ayrılacağı dakikalarda, önce düşmana “iman ve İslâm” davetinde bulunulmasını tavsiye etmesi; ayrıca, “Ey Ali, senin elinle bir kişinin hidâyete ermesi, yeryüzünde bulunan ve güneşin üzerine doğduğu her şeyden, (başka bir rivayette- vadî dolusu koyun ve develerden) daha hayırlıdır” irşadı ve emsali daha başka pek çok hadîseler ve hadîs-i şerifler, hidâyete vesileliğin ne derece ehemmiyetli olduğunu göstermektedir.

Vesile olan, o işi yapan kadar sevap kazanır. Bu mevzûda Söz Sultanı, “Kim iyi bir çığır açar da hayra vesile olursa, onun açtığı bu çığırda yürüyenlerin sevabları eksiksiz olarak yürüyenlere verildiği gibi, o yolu açana da verilir; kötü ve günah çığırı açanlara da, o yolda yürüyenlerin günahları kadar günah yazılır” buyurmaktadır. Bir mescid bina etmişseniz, bir cami yapmış veya yaptırmışsanız, o mescid veya camide namaz kılanların sevabı kadar bir sevap sizin defterinize kaydedilecektir; aynı şekilde, o mescid veya camiyi dolduracak nesilleri yetiştirme yolunda sa’y ü gayret etmiş, bu maksatla müesseseler kurmuş, burs vermiş, defter-kitap almış ve cihad etmişseniz, yetiştirdiklerinizin sevapları kadar bir sevap size de verilecek ve amel defterleriniz kapanmayacaktır. Kalbi imanlı, kafası aydın, anne-babasına itaatkâr, vatan ve milletine hizmetkâr fertleri bu millete kazandırma yolunda atacağınız her adım, alıp-vereceğiniz her soluk, ibâdet ve vesilelik adına yapıp geride bıraktığınız her amel, sizin için ahiret azığı ve saadet vesilesi olacaktır.

Vesilenin sadece bir vesile, buna karşılık, yapan ve yaratanın Allah (cc) olduğu çok iyi bilinmeli ve kat’iyen akıldan çıkarılmamalıdır. Bir kimse, imanımızın kurtulmasına, kuvvetlenmesine ve ibâdetlere alışmamıza vesile olabilir. Bu durumda, vesile olanın “ben olmasaydım sen kurtulamayacaktın; ben alıştırmasaydım sen namaz kılmayacaktın; imanını ben kurtardığım gibi, seni namaza alıştıran da benim” demesi ne derece tehlikeli bir tefrit ve yanlış bir yol ise, aynı şekilde bizim de, “sen olmasaydın, ben küfür içinde yüzüyor olacaktım; ibadet nedir bilmeyecektim” şeklinde düşünmemiz, o derece tehlikeli bir ifrattır. Bunun yerine, hidâyete vesile olan kişi şöyle düşünmelidir: “Allah (cc)'a hamdolsun; benim gibi nâehil, liyakatsiz ve muhtaç birini böylesi bir güzelliğe vesile kıldı. Ben, belki bir üzüm çubuğuyum ve Allah (cc) benim gibi kara, kuru ve çelimsiz bir dal parçasında şerbet tulumbacıklarını var etti.” Birinin vesile olmasıyla hidâyete eren kişi de şöyle demelidir: “Sultanımın benim aczimi ve ihtiyacımı görüp, bir kapıcısı ve hizmetkârı ile bana elmastan hediyeler göndermesi karşısında, benim O Sultan'ı unutup, kapıcının ellerine sarılmam, ona temennâ durmam ve hediyeleri ondan bilmem, O’na karşı su-i edebdir. Hamd ve minnet ancak Sultanım'adır, yani Allah (cc)'adır.”

Burada şu hususun belirtilmesinde de yarar var: Hamd ve minneti Sultan'a verip, hidâyeti O'ndan bilmek, hiç bir zaman, hidâyete vesile olan kişiye hürmet gösterip, şükran hisleriyle dolu bulunmaya mânî değildir. Her mevzuda olduğu gibi bu mevzûda da Kâinat'ın Efendisi (sav)'nin getirdiği ölçüler içinde hareket edip, mutlaka dengeyi korumalıyız. Meselâ, en büyük hidâyet vesilesi olan Peygamberimiz’i (sav) yahudi ve hıristiyanların peygamberlerini yaptığı gibi ‘ulûhiyet’ mertebesine çıkarmamalı; buna karşılık, onun için “abdühû ve rasûlühû” derken, bütün bir beşeriyetin ona medyûn bulunduğunu unutup, “Medyûndur ona bütün bir beşeriyet/Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret” duâ ve inancından da uzak olmamalıyız. Çünkü, onun yolunda ve onun aşkıyla yaşanmayan bir hayata hayat değil, ancak ‘mevt’ olarak bakılır; Kur'ân'ın ifâde ve benzetmesiyle, belki de olanca hakikatıyla, onu kalplerinde taşımayanlara ve hayatlarında rehber ve getirdiklerini de hayata hayat edinmeyenlere ancak kabirdekilere bakıldığı gibi bakılabilir.

Evet, kaderde temiz fıtratların bozulup bozulmayacağı ve hayat boyu insanın karşısına çıkacak vesile ve sebeplerle birlikte, irâdenin bu vesile ve sebeplere karşı tutumunun da çok öncelerden bilinip kaydedilmesi, hayır ve şerrin Allah (cc) tarafından yaratılması mes’elesinden farklı değildir. İnsanın irâdesiyle devreye girdiği her yerde Allah (cc), hayrı da şerri de yaratır; fakat bazen atâ kanunuyla tecelli edip, şerri yaratmaz; çünkü O'nun şerre rızası yoktur. Buna rağmen, kul irâdesini şer yönünde kullanmada israr ederse, razı olmamakla beraber şerri de yaratır; zira dünyâ bir imtihan, bir müsabaka ve kulluk dünyasıdır.. Kaldı ki, şerrin yaratılmasının değil, kesbinin şer olduğunu, bizim şer bildiğimiz pek çok şeyde mühim hayırlar bulunduğunu, melekût cihetiyle, her şeyin hayır ve hikmet dairesinde olup bittiğini, dolayısıyla da şerri yaratmaya şer denemeyeceğini daha önce belirtmiştik.

[Geri Dön] / [MFG Külliyatı]