| RÜ’YÂLAR VE KADER
Doğru rü’yâlar da kaderin varlığına birer delildir. Ruh bahsinde nisbeten izah ettiğimiz gibi, ilerde meydana gelecek herhangi bir hâdisenin önceden rü’yâlarda görülmesi ve vakti gelince aynen zuhur etmesi, her hâdisenin önceden takdir edilmiş olduğunu ortaya koymaktadır. Evet, rü’yâda hayat kitabımızın bir sayfasını önceden okuyor ve sonra da okuduğumuzun pratikte gerçekleştiğini müşahede ediyoruz. Kur’ân’ın, Peygamberimiz’in ve evliyânın ilerde vukû’ bulacak bazı hâdiseleri şu veya bu şekilde haber vermeleri de, her şeyde kâderin hâkim olduğunu göstermektedir; öyle ya, yazılmamış, belirlenmemiş ve kararlaştırılmamış olsa, neyi nasıl bilecekler? Soru: Kader ve irade, neden altı iman esası arasına girmiştir? Cevap: İnsan, çoğu zaman ülfet ve ünsiyet sebebiyle, Allah’ın (cc) kendisine olan lütufları karşısında “ben yaptım, ben ettim, ben kazandım; bildim, öğrendim, düşünüp buldum...” gibi sözlerle, her şeyi kendi izafî kudret ve kuvvetine, irâde ve kabiliyetlerine verir. İşte böyle durumlarda kader hemen karşısına çıkıp, “Sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah’dır” (Sâffât, 37/96); öyleyse haddini bil! Elindeki o minik düğmeyle bütün bu işleri yapman mümkün müdür? Değildir” der ve onu gururdan kurtarıp, hayatında denge ve muvâzeneyi sağlar. İnsan ruhunda güzellik, meziyet ve semerelere sahip çıkıp, bunlarla övünme, iftihar etme, hattâ daha da ötesinde gururlanıp kendinden geçme duygusu vardır. İşte böyle bir duyguya karşı, bütün güzellik ve hayırların gerçek sahibinin nefis değil, ancak Allah (cc) olduğunu, buna karşılık, bütün kötülük ve günahların nefisten kaynaklandığını ifade için, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, sana gelen her kötülük de kendindendir. Seni insanlara elçi gönderdik (buna) şahit olarak Allah yeter.” (Nisâ,4/79) ihtarını çeken kaderdir. Hafızanızın şeridini şöyle geriye doğru sardırıp, geçmişinize bir bakın, bakın da, günahlar içindeyken, kader’in sizi en güzelim arkadaşlar arasına katıp, sohbetlerle kafa ve kalbinizi nasıl tedâvi ettiğini, bunun neticesinde kalbinizde ve dilinizde rahmet tomurcuklarının açtığını ve göksünüze ibâdet ve ahlâk madalyalarının takıldığını görmeye çalışın; sonra da düşünün, seyredin ve diyebilirseniz “ben yaptım” deyin!... Mes’elenin ikinci bir yönü daha var: İnsan zaman zaman, “madem beni de, yaptıklarımı da yaratan Allah (cc)’dır; madem O dilemedikçe ben dileyemem ve madem ben, adeta kaderin programladığı bir robotum, öyleyse yaptıklarımda ne dahlim var ki, mes’ûl ve günahkâr olayım!” diyerek, ‘Cebrî’lik çukuruna da düşebilir. Böyle bir tehlike karşısında da hemen irade karşısına çıkar ve terazinin karşı kefesine binerek, “Hayır, mükellefsin ve mes’ulsün! Evet, imân ve kullukla mükellef olduğun gibi, yaptığın bütün kötülük ve işlediğin bütün ma’siyetlerden de mes’ulsün; çünkü ben de varım” der ve dengeyi sağlar. Öyleyse, ne kader imân, küfür, mükellefiyet, tevbe ve günahların doğrudan kendisine havale edileceği bir mesnet ve nefsin çirkinliklerini örtecek bir kılıf, ne de irâde, kişinin Allah (cc)’ın kendinde yarattığı meziyet ve güzelliklere sahip çıkıp, firavunane “Ben!” demesi ve bütün acz, za’f ve fakrına rağmen, karşılıksız sağanak sağanak lûtfedilen nimetleri sahiplenmesi için bir vasıta ve sebeptir. Biz, iradenin bütün güzellik ve hayırlara iki elini birden atıp, üzerinde emanet bir gömlek gibi duran faziletlerle gururlanıp çalım satması tehlikesinden ancak kaderle; buna karşılık, nefsin mes’uliyet ve mükellefiyetlerden kurtulmaya kalkışması tehlikesinden de ancak irâdeyle halâs olabiliriz ki, irade ve takdirin bahis mevzûu edildiği yerde ‘sırat-ı mustakîm’ işte budur. İnsanın iyilik ve güzelliklere karşı gayet kısa, günah ve tahribata karşı ise oldukça uzun iki eli vardır. Bu ellerden birine tevbe ve istiğfar verilip, nefsin şerre ve günahlara meyli kesilmeli, tecavüzleri kırılmalı ve bütünüyle Cehennem’e giden yollar kapatılmalı; diğer eline ise duâ, Hakk’a teveccüh ve tevekkül verilip, hayır istikametinde şahlandırılmalı; güzelliklere karşı güç, kuvvet ve şevki artırılıp, Cennet yolunda coşturulmalıdır. Mühim Bir Hatırlatma: “Mazî ve musibetlere kader, istikbâl ve ma’siyetlere ise irâde açısından bakılır”. Böyle bir bakışla, hem insan geçmişte başa gelen belâ ve musibetlere karşı “kaderimmiş” diyerek rızadîde olur, ye’se ve ümitsizliğe düşmez; hem de geleceğini tayin ve takdir noktasında mükellef ve mes’uliyetinin şuurunda olduğunu gösterir. Geçmişe ve musibetlere kader açısından bakamayan insanın, her ümit kırıcı ve onu kahredici hâdiseler karşısında apışıp kalması, sürekli halinden şikâyet etmesi, kafasını şuraya-buraya vurması, hattâ neticede günâh ve sefahet bataklığına düşmesi bir bakıma kaçınılmaz olduğu gibi; geleceğe irâde açısından bakamayan insanın da, kötülük ve günahlarını kadere yükleyip, saplandığı sefahet bataklığına daha da saplanıp gitmesi de aynı şekilde kaçınılmazdır. İnsanın “felek, zâlim felek, kaderimin oyunu...” gibi sözlerle kader’den şikâyeti, nasıl musîbetini ikileştirir ve kalb dünyâsını ve ruhî hayatını soldurup kurutursa, iradesini devreden çıkarması da, aynı şekilde büyük bir hata ve kendi rağmına kafa ve kalbini nefse, şeytana ve ma’siyetlere teslim etmesinden başka bir şey olmaz. O halde, bir kefesinde irade, diğer kefesinde kader bulunan teraziyi daima dengede tutup, hayatımızı ona göre tanzim etmek mecburiyetindeyiz. Soru: İnsanın kaderi, elindeki veya yüzündeki çizgilerden okunabilir mi? Cevap: Ruh mes’elesiyle ciddî meşgul olan kimseler, ruhun insan dublesi veya misalî bedene sahip olmasının yanında, onun, sergüzeşt-i hayatına dair kitabeti, tayinat ve takdiratının mevcudiyetinden de haber vermektedirler. Ruhun belirli şekildeki mahiyet ve fonksiyonlarına muttalî olunduğu zaman, insanın başından geçeceklere de belirli oranda ıttılâ olunabileceği ileri sürülmektedir ki, Allah (cc) dilerse gösterir ve bildirir. Ve yine, ilm-i kıyafetle, yani maddi yapının ifâde ettiği ma’nâlarla uğraşanlar, elin içindeki çizgilerden, kaderin cisme çizgiler halinde aksedişinin ifâdesi olarak, kişinin başından geçecek şeyleri kısmen de olsa söyleyebilmektedirler. Yanlış anlaşılmasın, bu, gaybı bilmek demek değildir; sadece, Allah (cc)’ın cismaniyetimize yerleştirdiği işaret ve alâmetlerden istifadeyle, kişinin hayatına aid bazı yönleri bilebilme fonksiyonudur. Gaybı tam ma’nâsıyla ancak Allah (cc) bilebilir; ve gayb, sadece bu kabil haberlerden de ibaret değildir. Allah (cc)’ın cismaniyetimize yerleştirdiği işaret ve alâmetlere bakarak kaderi okumaya çalışmak, Devr-i Saadet’te de var olan mes’elelerdendir. O zaman, bunu yapan kimselere ‘kâif’ denirdi. Aleyhissalatü vesselâm Efendimiz, azadlısı Zeyd bin Harise’nin oğlu Üsame hakkındaki dedikoduya karşı, bir kâif getirtti. Babası ile çocuğu, üzerleri örtülü olarak yatıyorlardı; sadece ayakları açıktı. Kâif, birarada yatan baba ve oğulun a- yaklarına bakmış ve birbirleriyle alâkalı olduklarını söylemişti ki, Efendimiz de bu suretle, bildiği bir gerçeği bir de kâif dilinden anlayanlar için tescil ve tesbit buyurmuş ve Hz. Aişe’ye: “Ya Aişe, Üsame Zeyd’dendir” diyerek beşaşet ve bişaret izhar etmişlerdi. Allah (cc)’ın bildirmesiyle daha neleri bilen Efendimiz’in (sav) Üsame’nin durumunu bilmemesi düşünülemezdi. Fakat bir kâif getirmekle, halka mal olmuş bulunan ve içtimaî hayata yerleşmiş olan bir müesseseyi, halkın bakış açısına uygun bir delil olarak kullanmak istemişti. Kâifin söylediğiyle kendi bildiği birbirine mutabıktı; çünkü, Kur’ân’ın sarih beyanıyla, o Kâmet-i muâlla ne söylemiş, ne yapmışsa hiç biri hevasından değildi:“O, hevadan konuşmaz”. (Necm, 53/3). Sözünü ettiğimiz hadisede, ihtisas ehline müracaata teşvik de olabilir. Nitekim, ağaçların aşılanması hâdisesinde de “Siz dünyâ işlerinizi bilirsiniz” buyurmuştu. Bu sözde, “ben bilmem” ma’nâsı yoktur. -Nebi bilmeyecek de kim bilecek?- İzahı çok uzun sürebilecek bu sözle şunlar kastedilmiş olabilir: a. Belki, ashabına bir iltifattır. b. İhtimal o zamanlar, bir kısım sahabî arasında sebeplere te’sir-i hakikî verme gibi Tevhid’e münafî bir takım inanç ve anlayışlar hâlâ sürüyordu. Nitekim, Hudeybiye musalâhası gecesi de benzer bir hâdise vuku bulmuştu. Yağmur yağmış, Efendimiz (sav) “Bu gün bazıları mü’min sabahladı, bazıları ise kâfir” buyurmuş; “Nasıl olur?” denince de, “Kim ki, yağmuru Şira yıldızı yağdırdı demişse, işte o kâfir olarak sabahlamıştır; kim de, Allah yağdırdı demişse, o da mü’min olarak sabahlamıştır” açıklamasında bulunmuşlardı. Bunun gibi, o dönemde hurmalar aşılanmakla mutlaka iyi hurma alınacağına inanılırdı. Efendimiz (sav) her şeyin Allah’ ın (cc) elinde olduğunu ve sebeplerin neticeler üzerinde fazla te’siri bulunmadığını böyle pratik bir hâdiseyle ders vermek istemiş de olabilir. “Siz dünyâ işlerinizi bilirsiniz” demekle de, ihtimal sebeplerin mutlaka göz ardı edilmesi gibi bir kaidenin olmadığını da göstermek istemiştir. c. Efendimiz’in (sav) kıyamete kadar gelecek insanlara nebî ve imam olması hasebiyle, bu sözü teşrî’ maksadına matuf olarak alınabilirdi. Halbuki, insan hayatında mutlaka teşrî’ gerektirmeyen veya sükut geçilmesiyle mübah olup, tecrübe ve zamana bırakılan bir sürü mes’ele vardır. Günümüzde ilimler o kadar ilerledi ki, artık civcivin çıkması için, yumurtalar tavuğun altında 21 gün bekletilmiyor. Şimdi kuluçka makinaları, daha ucuz, daha pratik yolla civciv üretiyor. Yine, bitki ve meyvelerin verimini artırmak ve en kısa zamanda en bol ürün almak için seracılık geliştiriliyor. Kimbilir, belki ilerde değişik enerji kaynaklarının keşfiyle, meselâ uzaya yerleştirilecek dev aynalarla güneşin ısı ve enerjisi kış mevsiminde dahi dünyânın belirli bölgelerine yansıtılıp, Kur’ân’ın ifâdesiyle her mevsim meyve veren ağaçlar misali, yılın dört mevsiminde de ürün alınabilecek ve bunun neticesinde de zekât verilecek kimse kalmayacak derecede bolluk ve zenginlik artacaktır. d. Efendimiz, “dünyâ işlerinizi siz bilirsiniz” demekle geleceğe açık kapı bırakmış olmaktadır! Bir diğer yönüyle de, “Aşılayın” veya “Aşılamayın” dememekle, vicdanlara, irâdelere zincir vurmayıp, çalışma ve araştırmaya teşvikte bulunmuştur. Hasıl-ı kelâm, kadere iman tam mü’min olmanın gereğidir. Allah’a, Rasûlü’ne, peygamberlere, meleklere, kitaplara, haşr’e nasıl inanıyorsak, kader’e de aynı şekilde inanmak mecburiyetindeyiz. Bu iman esasları, ebedî hayatı kazanma adına burada yaşayacağımız hayatın kaideleri ve sütunları mahiyetindedir. Bu kaidelerden bir tanesini sarstığımız zaman, kurmak istediğimiz şeyi sarsmış,belki de tamamen yıkmış oluruz. Kur’ân ve hadîsler, kader etrafında ciddi tahşidat yapmaktadır. Haşir’den sonra belki de en fazla üzerinde durulan Allah’ın (cc) meşieti, ilmi ve takdiridir. Kader, pek çok hadîslerde, sair iman esasları içinde değil de, ma’nâ ve ehemmiyetine binaen daha çok Zat-ı Ulûhiyet ve O’nun sıfatlarının anlatıldığı yerde ve onların içinde ele alınmaktadır. Bu demektir ki, Allah’a, Allah’ın istediği ma’nâda iman etmek isteyen mü’minin kadere de iman etmesi mecburidir. Bir başka deyişle, kadere iman, Cenâb-ı Hakk’ın Zatı’na imanın kemâlinin muktezasıdır; yani, kadere iman etmeyen, Allah’ın Zâtına ve azametine de gerektiği şekilde iman etmiş sayılmaz. Kadere herkes seviyesine göre inanır, zira Allah (cc) hakkındaki ma’rifet ve Allah (cc) ile olan münasebetler farklı farklıdır. Henüz işin başında olan veya başladığı yerde kalan biri, kadere dinî bir formül olarak, taklidî ma’nâda kendisini mecbur hissettiğinden dolayı ve bir ön şart derecesinde iman etmesi gerektiği için inanacaktır. Çok katmanlar aşmış, derinlere inmiş, mesafeler kat’etmiş bir müntehî de, vicdanının derinliklerinde her şeyin üzerinde gerçekten Allah’ın (cc) tasarrufunu görme noktasına ulaştığı için, kudsî hadiste ifâde edilen“gören gözü, işiten kulağı, tutan eli... olurum” tecellisinin mazharı olarak, aksine hiç ihtimal vermeden “sanki parmağımı dahi Allah’ın oynattığını görüyorum” diyecektir. Bu da, bir idrak, seviye ve zâviye mes’elesidir. Kader, ilmî ve amelî değil, vicdanî ve halî bir mes’eledir. Hiç bal tatmamış bir insana, tadı, muhtevası ve faydalarıyla balı ne kadar anlatırsanız anlatınız veya bu mevzûda ne yazarsanız yazınız, bunun, balın tadını tanıma noktasında ağzına sürülecek bir parmak bal kadar tesiri olmayacaktır. Allah’ın (cc) varlığı, nübüvvet ve Kur’ânî mes’eleleri ilmî tahlillerle anlatmak mümkün olduğu halde, kaderi ihsan şuuruyla, Allah’ın (cc) icraatından görüyor gibi tanıyabilmek için vicdan sayfalarını karıştırmak lâzımdır. Kader, ayakları kaydırabilen hassas bir mevzûdur. İnsanın çok kaygan bir zeminde her an sürçüp düşmesi muhtemel olduğu gibi, kader de, aynı şekilde kayıp düşülebilecek kaygan bir zemin mahiyetindedir. Öyle ki, bazı âlimler talebelerini kader mevzuunda konuşmaktan men etmişler, “sen konuşuyorsun ya!” diyenlere de, “Konuşmasına konuşuyorum ama, başımda bir kuş var gibi konuşuyorum; kaçırırım diye de tir tir titriyor ve endişe ediyorum” karşılığını vermişlerdir. Kader mevzuunda bir fikir verebilmek veya bir fikir edinebilmek için şu dört ana hususun çok iyi anlaşılması gerekmektedir. Kaderle ilgili her mes’elenin bu dört esas ile izah edilebileceği kanaatindeyiz: 1) Kaderin mertebeleri: İlmî plân, kitabet, meşiet, halk. 2) Allah’ın (cc) sonsuz ilmi; geçmişi, hal-i hazırı ve geleceği bir nokta gibi bilmesi. 3) Cüz’î irâde: Ma’nâsı, mahiyeti ve varlığının delilleri. 4) Kader ile irâde-i cüz’iyyenin te’lifi ve münasebetleri. |