| ÖNSÖZ 1979 yılı Şubat ayında neşir hayatına giren Sızıntı dergisinde çıkmış olan başyazıların bir araya getirilmesi ile bu kitap meydana geldi. Bu yazılar, süreli bir neşir organında yayınlanmakla birlikte, dar aktüaliteye temas etmediklerinden ötürü tazeliklerini kaybetmediler. İşte bundan dolayıdır ki kitap halinde neşri isabetli olmuştur. Sızıntı, yapısındaki küçültme sîgasının da belirttiği gibi iddiasız bir dergi. Özlemini çektiği diyarın sâdık bir mensûbu olarak mahviyet ve tevâzuu şiar edinmiş. Onda benlik, sertlik veya acelecilik ararsanız bulmakta zorluk çekersiniz. Sızıntı bazı nağmeler mırıldanıyor, işitip anlayanlar var, anlamsız bulanlar da. Birşeyler sızdırıyor, ilim ve irfandan sızan birtakım faziletler; farkında olan var, olmayan var. Şamata çıkarmıyor, sızdırdığı bile görünmüyor bazan. Köklerde, yapraklarda, toprakta gizlenen bir ıslaklıkla hayatiyet verdiği halde, gürültü ile, şırıltı ile akmıyor, belki de devamlılığı tercih ettiği için. Bazan onun ruh iklimi -hele pek az olmayan sembolik ifadelere bürününce- ağyârın, yani hazırlıklı olmayanların giremeyecekleri bir mahremiyet diyarı oluveriyor. Bu durumlarda, ancak aynı frekansa ayarlanmış “garipler” onun remizlerini doğru olarak anlayabiliyorlar. Aktüaliteden uzak durması da, devamlı aktüel olmak içindir. İşlenen konular, en az bir asırdan beridir bu milletin “gündeminde” olan ve olmakta devam edecek olan temel mes’elelerdir. Yazıları ilk defa okuyan kimse, onların âdet yerini bulsun diye yazılmayıp, mesajla yüklü, duygu ile dopdolu olduğunu görür. Belki bazı okuyucular, yazıların bir bütünlük teşkil etmediği zehabına kapılabilirler. Fakat bu makaleler topluluğunu oluşturan yazılar arasında yapacağımız şu seri gezinti, bu zannın yanlışlığını, aksine onların bütünlüğe doğru gittiğini göstermeye yetecektir. Töyle ki: Sızıntı, bitkin ve tükenmiş yeni nesillerin kaybından dolayı feryatla başlamakta, “yiğidi düştüğü yerden kaldırmaya” gayret göstermekte, bu nesillere örnek insanın ve cemiyetin nasıl olması gerektiğini anlatmakta; şefkatle yöneldiği bu nesle gerçek ilmin ve eğitimin nasıl uygulanması lazım geldiğini bildirerek, medeniyet mes’elelerimizin tahlilini yapmaktadır. Tesbit: Kuraklık İnsanı yücelten değerlerden habersiz yetiştirilmiş, hiçliğin koynunda süt emen nesillerin kayboluşu karşısında avuç avuç gözyaşı ile ortaya çıkan Sızıntı: “Senin için bu yola atıldık” diyerek bir feryadla işe başlar. “Neslimiz maddenin ağır baskısı altında ezilmiş ve tükenmiş bulunuyordu. Kendisinde ne bir iç derinlik, ne de duygu ve düşünce duruluğuna delâlet eden hiçbir şey kalmamış” yeni nesil yetiştirilirken “bin yıllık tecrübe, bin yıllık hars kumara verilircesine saçılıp savruluyor ve bunların yerine, yirmi devletten alınan ve herhangi bir tasfiyeye tâbi tutulmayan Sanskritçe gibi bir kültür yerleştiriliyordu.” “Asırlarca bayraklaştırıp, başımızda taşıdığımız bütün değerlerimizi bırakıp bin yamalı bohçaya sancak diye selâm durmak “entelijansiya” mızın anlaşılması çok zor taraflarından biridir. Bütün eğrilerin doğru ve doğruların eğri gösterildiği çarpık bir cemiyette her hakikati bir hayâl, bir üstûre görüyor ve kendini yüceltip millet yapan bütün değerlere, köhneleşmiş müesseseler nazarıyla bakıyordu. O halde yapılacak şey, özünden bu kadar uzaklaşdırılmış ve düşünce dünyasında tüketilmiş bir nesle, yeniden hayat iksiri aşılamak ve onu ruh yüceliğine ulaştırmak olacakdır. Bu nesle ciddî hiçbir şey verilmediğinden, ona şefkatle yaklaşmak gerekir. Bu nesilde yeni bir ilim anlayışının, bir ahlâkî iradenin; fevkalâde bir iç müşâhede ve hâdiselere nüfûzun; bir Hak eri olma ve rabbânîliğin geliştirilmesi yegâne çıkar yoldur. Düşüncede tevhîde, hayatta istikamete götürülmelidir.” İlk vazife: Yeşertme, canlılık verme Bu felâket karşısında katılaşan kalbleri ve kuruyan gözleri, “Hakk’ın rahmetinin insan gözünde damla damla akması demek olan gözyaşı” ile sulayıp yeşertmek ister: “Heybet, korku, saygı ve sevgi gibi insanı duygulandıran, gönül tasını yıkayan ve kalblerden sefil arzuları sıyırıp atan, ulvî hislerin çepeçevre rûhu sardığı ânın şehadet kanıdır gözyaşları.” Ağlamayı ve ağlatmayı küçümseyenler ve -heyhât!- ondan nefret edenler, bu çağrıyı marazî bir merhamet sanmamalıdırlar: “Gözyaşları ruh inceliğinin şahitleridir. İnce insan, yüzünü gözyaşları ile yıkayan insandır. İçi sızlamayanlar, kirpiği ıslanmayanlar, kem talih hoyratlardır. Bu incelik bir havârî inceliği de değildir. Şecaat ve cesaret arzedeceği yerde, o birden bire tunçlaşır, demirleşir; aşılmaz ve bükülmez hâle gelir. İşte o en büyük devlet adamı Ömer (ra), Peygamber hâlesinde en büyük devlet adamı; şiddeti, öfkesi ve nefretiyle beraber, bir kalbi kırığın yanında, bir ‘yerdeki yüz’ karşısında çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlar ve etrafını da ağlatırdı.” “Şimdi sizler, ey bütün tarih boyunca ağlamayı unutmuşlar! Gamsızlar, dertsizler ve ağlanacak hâllerine gülenler! Gelin; şu çıkmazın başında durup asırlık gamsızlığımıza bir son vererek beraber ağlayalım. Cehaletimize ağlayalım. Kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize ağlayalım. Kusurdan bir heykel haline gelmiş mâhiyetimize, duygularımızın dumura uğrayışına ve hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım. Bu vaziyette öleceğimize, öldüğümüz gibi dirileceğimize, tasmalı ve prangalı büyük imtihanda, en büyük merasimde fevc fevc geçecek olan mâzinin şanlıları arasında yer bulamayacağımıza ağlayalım.” Örnek insan ve toplumun vasıfları İnsanımızın muhtaç olduğu değerlere ve kendisini sürünmekten kurtarıp ayağa kaldıracak olan faziletlere fazlaca yer verilir: Şümûllü bir “Tevbe”, “Merhamet”, “İnsana Saygı” “Müsamaha”, “Sabır” ve “Ümit”. Bunlardan her biri, ayrı birer makale olarak, özlenen insana tekil verme gayesine yönelirler. Toplumun özlenen istikamette düzeltilmesi konusunda, Sızıntı yazarının açık tercihi kendisini göstermektedir: O da, yüceltilen faziletlerin, inanılan değerlerin, samimiyetle yaşanıp topluma sirayet etmesi sûretiyle, kendiliğinden bir inkılâbın olması ümididir. O, meyvesini devşirmeyeceği ağacı dikmeyi göze alan bir bahçıvan gibi sabır, teennî ve tevekkül tarafını tercih etmektedir. Yazarın fert olarak insan üzerinde fazlaca durması şundandır: “Her şey evvelâ fertte başlar, ailede küçük bir içtimâî bütünleşmeye ulaşır ve nihayet toplumun bütün kesimlerine hükmedecek hâle gelir.” “Evet, sıhhatli bir toplum, onu teşkil eden fertlerin iç derinliği ve kalbî, rûhî hayatıyla mevcut sayılır. Ve varlığını, canlılığını da ancak onlar sayesinde devam ettirebilme durumundadır. Denebilir ki, toplum, tamamen aile cüz-ü fertlerinin (atomlarının) ve fert izotoplarının hâl ve keyfiyetine göre şekillenmekte ve buna göre yönlenmektedir.” “Bu itibarla, fertlerde mevcud olan her güzellik, her kıymet ve her değer katlanarak topluma akseder. Aksine, onlardaki her uygunsuzluk, her yetersizlik de bir fezîa (skandal) ve bir fâcia olarak toplumun yolunu keser ve onu derinden derine yaralar.” Örnek topluma ulaşmanın yolu İşte “İnsanı Yükseltmek” için de, gayret göstermek, eğitip öğretmek gereklidir. “İlim, hars ve medeniyet mirasının yanında, mükemmel ve faziletli insan da, yine beşerî sa’y ve cehdin semeresidir. Onun istidâtlarını geliştirme, davranışlarını plânlama; iyiye ve fazilete sevketme, hep kendi nev’inin eliyle olmuştur. Bütün bir tarih boyunca bir nesil, diğer bir neslin terbiyesini derpiş etmiş(1) ve vazife bilmiştir. Bu itibarla öncekilerin sonrakilere en büyük armağanı da, iyi bir terbiye olmuştur.”“Terbiye, insanın hayvanî temayülleri dolayısıyla gayesinden, insanlığından ayrılmasına mâni olur. Hareket ve faâliyetlerinin hududunu tayin ederek başıboş bırakılmamasını ve yozlaşmamasını sağlar. Aynı zamanda terbiye, insanın beraberinde dünyaya getirdiği kabiliyetleri de inkitaf ettirir.” “Öğrenme ve öğretme, göklere dayalı iki yüce vazifedir. Bu vazife ile, insanın ruhundaki ehlîlîk ve ehliyet ortaya çıkarılır ve o, topluma armağan edilecek hâle getirilir. Öğrenme ve öğretme inbiğinden geçmemiş fertte, insanî meziyetler ve yükseltici hususiyetler gelişmediği için, içtimâî bir hüviyet aramak da beyhûdedir.” “Maarifimizde Muallim”de hayata şekil veren, cemiyeti yoğuran muallimin değeri, hususiyetleri ve hâiz olması gereken vasıfları özetlenir. Materyalist eğitim yapan ve insanlığa karşı büyük cürümler işlemiş kötü örneklerden sonra, “...yakın geçmişini kuşku ile karşılayan ve yeniden sebep ve neticeleri kurcalama lüzumunu duyan bu dönemin irfan ordusu, hürmet duyduğumuz muallimlik müessesesini bize iade edecek gibidir.” Zihinleri aydınlatan, kalblere kuvvet veren, “Mutlak Varlık”dan gelen mesajlarla ilhamları coşturan muallimler tebcil edilir. “...aslında “Mutlak”la temasa geçmeye yaramayan ilimle ne yüce terkiblere varılabilir ne de eşyanın yüzüne aydınlık getirilebilir. Böyle bir ilim, çok defa çıraklarını, varlıktaki esrarı inkâr ettiren bir ilhad veya kalbleri tereddüdlerle boğan bir şübheciliğe götürür. Talebesini bu hâle getiren üstad ise, ya bir mülhid veya bir septistdir; ama kat’iyyen ve asla bir muallim değildir.” Medeniyet Muhâsebesi “Yeni Tabu”da tekniğe perestiş etmenin, çağdaş insanlığı nasıl bir çıkmaza sürüklediği şöylece ifâde edilir: “Dün binbir heyecânla, ellerinin Yaratıcı’ya yükselmesini, dünya nimetlerinden istifade etmemeleri için bileklerine vurulmuş zincir sayan batılı; kalbiyle münasebetini kesdikten sonra eski hayâlî zincire bedel, bin halkalı hakîkî bir tasmanın, ateşden ağırlığını vicdanında hissetmeye başlamıştır.” Bununla beraber, bir hayâl âleminde, sırf reaksiyoncu ve pasif olan bir tutumun zararları da “İlim ve Tekniğe Küskünlük”de şöyle izah edilir: “Bazı kimseler, dünyayı ilme göre idare etmenin, insanın makinalaşması ve bir karınca topluluğu hâline gelmesi gibi, felâketler getireceğine inanırlar; bu kat’iyyen doğru değildir. İlimsiz bir geçmiş olmadığı gibi, ilimsiz bir gelecek de tasavvur edilemez. Her şey netice itibariyle ilme bağlıdır ve onsuz bir dünyanın insana vereceği hiçbir şey yoktur.” “Binaenaleyh, ilmin ve tekniğin getirdiği şeylere düşmanlık yerine, onu insanlığın saadetini hedef alacak şekilde kurmak gerekdir. İşte bugün insanoğlunun en büyük mes’elesi de budur. Yoksa ne feza asrının önüne geçmek, ne de atom düşüncesini beşerin kafasından silmek mümkün değildir.” “Dünya Muvâzenesinde Bir Millet” yazısında da bu dünyadaki yerimiz ve medeniyet tercihimiz hakkında şunları görüyoruz: “Şarktan garba şenâetlerin işlendiği, mazlumun hor görülüp zâlimin alkışlandığı; süper devletlerin kendi çıkarları hesabına, yeryüzünü anarşiye devir ve teslim edip, kargaşa ve herc ü merci körükledikleri bir dönemde, muvâzene unsuru olabilecek bir milleti, kendi elimizle bitirip tüketmiş olmanın hasretini bir kere daha çektik.” “Onun içindir ki, bu milletin kurtarılmasını ve yepyeni bir dünyaya hazırlanmasını üzerine alan zimâmdârlar, şuursuz ibdâ ve inşâlara kalkışmadan, onun kendi tarihi ve ruh köküyle temasa geçmesini temin etmelidirler.” Medenîliğin ölçüsü sayılan batı medeniyetinin sefâlet ve aczinin açığa çıktığı sırada, mâzisinde yüce değerleri büyük kitlelere mâl etmiş milletimizin ona kuyruk yapılmasının zararları “Cinnet Yolculuğu” ve “Hep Ağladık” gibi yazılarda dile getirilir. Bu makalelerde ifâde edilen yüce değerlere ve temennilere milletçe çok muhtaç olduğumuz bu zamanda, nefislerimizi ve nesillerimizi bu şuura erdirmesi, duâların sahibinden niyâzımızdır.
Prof.Dr. Suat Yıldırım |