TAKDÎM

Çarpık zihniyetlerin ürettiği sorulara, çapraz ve ihâtalı cevaplar hazırlamak, beyninin maden ocağında düşünce kazması sallayan ve şakaklarındaki zonklamayı ancak bu şekilde dindirebilen her düşünür ve mütefekkirin en önde gelen vazîfelerinden biridir. Bir bakıma bu vazîfe onların varlık ve yaratılış gâyeleridir. İçinde mütefekkiri bulunmayan cemiyet ne fakir bir cemiyettir; ve içinde mütefekkirini barındırmayan cemiyet nasıl zâlim bir cemiyettir. Çünkü varlık gâyesini hiçe saymış veya hiç anlamamıştır da ondan. Âlim, bütün bir âlemdir. Mütefekkir ise âlimi ve dolayısıyla âlemi besleyen dâyedir. Tefekkürü olmayan âlim sadece kitap yüklüdür. Ma'nâ ve muhtevâya aldırış etmeyen bir kemmiyet taşıyıcısından farkı yoktur onun.

"Neden" ve "niçin" cümbüşü, dünyâ kurulduğu günden beri vardır. Zaten dünyâyı dünyâ yapan da bu sorulardır. "Dünyâ hikmet evidir" diyenler bunu söylemiş olmuyorlar mı? Sebep ve netice münâsebetini kurcalama hikmetin ta kendisi değil mi? İddiasız ama tecessüsü uyanık tutucu sorular olmasaydı "Hikmet"den ve "Hakîm"den bahsetmek nasıl mümkün olurdu? Halbuki bunların varlığı birer realite ve vâkı'adır. Öyleyse bundan sonra da bu vâkı'a her zaman ve zeminde var olacaktır.

Bu realiteyi görmezden gelme bir aldanmışlıktır. Şu kadar var ki, her önüne gelen soruyu cevaplamaya kalkmak da lüzumsuz bir cesarettir. Efendimiz'e (s.a.v) Cibrîlin sorduğu "Kıyâmet ne zaman kopacak?" sorusuna Allah Rasûlü'nün verdiği cevap ne kadar mânidârdır. Şöyle buyurmuşlardır: "Şu anda kendisine sorufan, soruyu sorandan fazla birşey bilmiyor.' Gerçi bu da bir cevaptır; ama ne kâmil bir cevap. Kıyâmete kadar hikmetin başında tâc ve tâcında sorguç olacak bir cevap! Muhâtabı meleklerin en büyüğü; cevabı veren de peygamberlerin ve bütün insanlığın... Fakat işte cevabı.

İmam Ebû Yûsuf, kendisine sorulan yüz sorudan altmışına "Lâ edrî" (bilemiyorum) cevabını verir. Soru sahipleri hayret içinde ve ham bir çıkışla "Sana bizim sorularımıza cevap vermen için maaş veriliyor. Halbuki sen soruların çoğuna "bilemiyorum" diyorsun. "Bu nasıl olur?" derler. Ve büyük imam şu cevabı verir:"Siz maaşı benim bildiklerime veriyorsunuz. Bilmediklerime de vermeye kalksanız bütün dünyâyı bana vermeniz gerekirdi!"

İşin bu tarafı biraz da kendisine soru sorulan ve kendilerinden cevap beklenenleri ilgilendiren kâide. Bir de soru sormanın kendine göre âdâbı ve erkânı vardır ki, bu edep çerçevesi içinde sorulan sorular kanaatimizce verilen cevaplar kadar mühim ve bir o kadar da zor ve müşkildir. Tembel beyinler soru soramaz. Düşüncesi nemlenmiş insanlarda düşünce aksiyonu olmaz. Bu edebi de bize yine Cibrîl hadîsi öğretiyor. Cibrîl edep içinde yaklaşıyor, evvelâ insanlardan bir insan olma hüviyetine bürünüyor, sonra da "Yaklaşabilir miyim?" nezâketiyle işe başlıyor, üç defa izin istiyor, dördüncüde diz çöküp ellerini dizlerine koyuyor ve sorularını öyle soruyor.. İmân nedir, İslâm nedir ve ihsân nedir?.. gibi en can alıcı soruları soruyor.

Soru çeşitli gâyeler için sorulur. Bildiğini bildirmek için veya karşısındakini imtihan etmek için soru sormak belli bir gâye ve hedefe makrûn değilse hiç tasvip görecek davranışlardan değildir. Ancak öğrenmek için veya kendisi bilse dahi orada bulunan diğer insanların öğrenmelerini te'min için sorulan sorulardır ki, edep çerçevesi içindedir. Bu gruba dâhil sorular birer hikmet fideliğidir. İşte Cibrîl'in soruları bu cinsten sorulara güzel bir örnektir.

Verilen cevapları tasdîk etmesi, kabullenme ma'nâsınadır. Yoksa soru soranın verilen cevabı doğrulama ma'nâsında tasdîk etmesi uygun değildir. Hem Cibrîl oraya dini öğretmek için gelmiştir. Efendimiz'in (sav) sözlerinin, getirdiği vahye mutâbık olduğunu Cibrîl o anda tasdîk etmiştir. Böyle bir tasdîk ancak o platformda güzeldir...

Hem niyet hem de şekil itibariyle güzel sorulan bir soru verilecek cevap için de önemli ölçüde ilhâm kaynağıdır. Sormak mahâret, doyurucu şekilde cevap vermek ise bir meziyettir. İşte bu kitap böyle mahâret ve böyle meziyetden terkîp edilmiş bir eserdir. Ona, "Soru-Cevap Ansiklopedisi" veya "Atlası" dense yeridir.

Verilen cevaplar kalabalık bir kitle önünde ve irticâlî olarak verilmiştir. Daha sonra da bu cevaplar asla ve öze dokunmayan küçük düzeltmelerle yazıya dökülmüştür. Muhtevâdaki bereket biraz da bu fıtrîlikten kaynaklanmaktadır.

Yayınevimiz, bu seriye âit üçüncü kitabı çıkarmanın sevincini sizlerle paylaşırken maarif adına ortaya koyduğu bu ve benzeri faydalı kitapları takdîm etmenin haklı mutluluğunu da yaşamaktadır. Ümîdimiz sizlerle daha nice sevinçler paylaşmak ve daha nice mutlu anlar yaşamaktır. Beyin teri ve göz nuru dökenlere en içten sevgi ve selâmlarımızla!...

[Geri Dön] / [MFG Külliyatı]